şükela:  tümü | bugün soru sor
  • playstation 3 ve xbox 360'a çıkarılmış olan oyun tarihinin hakkında en karar verilemeyen oyunu. evet, bu yönüyle kült olmuş. bir oyun dergisi 2 verirken, diğeri 8 verince dikkatler tekrar oyuna toplanmış ve sonunda oyun geçtiğimiz aylarda deadly premonition the director's cut olarak yeniden piyasaya çıkmıştır. grafiklerin eskiliği ve diyalogların gülünç olması korku teması ile buluşturulmuş ve ortaya ara sıra gerilip genelde absürdlüklere gülünen bir deneyim çıkmış.

    not: henüz oynamadım, yukardakiler derleme.
  • oyun hakkında; hikaye ilginç, ana karakter yaratılmış en orjinal karakterlerden, müzik kullanımı çok hoş, diyaloglar güldüren cinsten. eksileri kontroller berbat (karakteri hareket ettirmek bile bir başarı) ve görsellik bir nesil önceden ve ses effektleri hangi nesilden kalmış karar veremedim. oturup bu oyunu tamamen remake yapmalılar (hd versiyonu değil tamamen baştan yeni oyun motoru ile) gerçekten çok orjinal fikirleri çok berbat sunumla piyasaya atmışlar yazık olmuş.
  • oynanması gereken bir oyun. grafikleri göz ardı ederseniz, karşınızda muhteşem bir oyun bulacaksınız.
  • az önce deneyip kaldırmaya karar verdiğim oyun. animasyonlar felaket. aslında seslendirmeyle olan kombinasyonları felaket. karakter ağlıyor hesapta ama kafası zerre kıpırdamıyor.

    o kadar çok ara video var ki oynamaya fırsat vermiyorlar.

    grafikler katlanılabilir seviyede ama efektler gerçekten kötü. birini öldürdüm morumsu partikül efekti eşliğinde yok oldu. ha bir de zombiler arkası dönük ve geriye doğru eğilmiş vaziyette yaklaştılar bana. şunun yürüyerek size doğru gelen versiyonunu düşünün. gülsem mi küfür mü etsem karar veremedim.

    oyunda grafik ayarları yok. evet yok. varsa da ben bulamadım, çok iyi gizlemişler. ha bir de oyundan çıkmak isterseniz, ana menüye dönmek ya da doğrudan exit butonunu bulmak için baya uğraşacaksınız. ben bulamadım. evet. çıkmak isteyip de çıkamadığım, ctrl+alt+delete kombinasyonu kullanmak zorunda kaldığım tek oyun bu. hayatımda böyle acayip bişey görmedim.

    ve geçirdiğim onbeş dakikadan sonra, "ben az önce ne yaşadım lan?" dedim. oyun mu oynadım, video mu izledim, bir bilgisayar oyunuyla doğrudan güreş mi yaptım hala karar verebilmiş değilim. volfied oynasaydım bu kadar boşlukta hissetmezdim kendimi.
  • guinness rekorlar kitabı'na eleştirmenleri en çok kutuplaştıran oyun olarak girmişti zamanında. ya çok seversiniz ya da çok nefret edersiniz, oyunlardaki sanat esansını alabiliyorsanız hazine bulmuş gibi hissedebilirsiniz. ama teknik detaylar yüzünden esansı alamayacak kadar inhibe olabilecek bir tipseniz oynamayın, animasyonları ve grafikleri cecilia gimenez'in elinden fırlama gibi dismorfik görebilirsiniz. ben o bardağın içindekinden ziyade bardağa önem veren tipleri de anlamıyorum ama, neyse, farklı bir zaman konuşuruz onu da.. 'oyunlarda sanat' başlığı altında salık veriyorum, oynayın.
  • çok acayip bir oyun bu.

    eleştirmenleri ve oynayanları bıçak gibi ikiye bölmesi bence hiçbir şey değil. bu oyun beni bizzat ikiye böldü. oynarken oyundan nefret mi ettim yoksa sevip de mi bağlandım epeyce çözemedim ama başından sonuna dek elimden bırakamadım.

    ps plus'ta ücretsiz olarak verilen bu oyuna şöyle bir bakayım dedim. 12gb dosyayı görünce ufaktan bir afallamadım değil. oyunun teknik detayları hakkında yazılıp çizilenlere de önceden göz gezdirdiğim için yapımcıların o 12 gb'ı nereye harcadıklarını merak ettim açıkçası. neyse. oyun son derece demode görünümlü bir videoyla başlıyor. ağaçlar, karakterler, kaplamalar filan kesinlikle günümüze ait değil. burası oyunu elimden bırakmak için ilk güçlü dürtüyü duyduğum yer aynı zamanda.

    deadly premonition'ın konusu, kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce vahşice öldürülen genç bir kızın ve cinayeti aydınlatmaya çalışan fbi ajanının-yani biz- etrafında geçiyor. küçük, sakin ve gizemli bir kasabaya adım atıyor ve yerel yetkililerin de yardımıyla anna'yı kimin öldürdüğünü bulmaya çalışıyoruz-twin peaks esintileri alan?- geçirdiğimiz araba kazası sonrası kabus gibi bir sahnede abuk sabuk hayaletimsi zombileri öldüre öldüre ilerlediğimiz prolog bölümü sırasında hep böyle mi gidecek acaba diye dertlenirken oyun ilk sürprizini yapıyor ve kendimizi bir anda devasa bir haritaya yayılmış bir kasabada arabayla özgürce gezerken buluyoruz. bu noktadan sonra da open world bir korku/gerilim/gizem macerası bizleri bekliyor.

    öncelikle belirtmeliyim ki bu kasabada serbest dolaşma stili bana fazlasıyla ilk silent hill oyununu anımsattı. orada yollar yıkık dökük olduğu için önümüze engeller filan çıkıyordu ama kasaba bir ps one ve de korku oyunu için fazla büyüktü ve serbestlik sunuyordu. buradaki kasaba çok daha geniş ve önümüzde pek de engel yok ve bir noktadan bir noktaya gitmek gerçekten çok vakit alabiliyor-allah'tan ilerledikçe çeşitli kolaylıklar sağlanmış-. kasabadaki belirli sosyal mekanlar, evler, çiftlikler, malikaneler vs. serbestçe dolaşılabiliyor, ancak oyunun oldukça yavaş akan bir 24 saati, hava durumu gibi gerçek zamanlı detayları var ve bazı mekanlar saat ve havaya göre açılıp kapanıyor, kasabadaki bir dolu insan bir görünüyor bir kayboluyor, günlük işleri için oradan oraya hareket ediyor, gece olunca yatıp uyuyor falan filan. her saat farklı şeyler olabiliyor, siz de hareketlerinizi buna göre ayarlıyorsunuz. gecenin bir yarısı deli gibi yağmur yağarken arabanıza atlayıp ıssız yollardan geçerek kasabanın mezarlığına gitmek yaptığınız en mantıklı şey olmayabilir mesela: bu kasaba yaşıyor. böyle anlatınca kulağa bir gta v gibi geliyor olabilir ama siz bu anlattıklarımı 10 yıl öncesinin teknik imkanlarıyla yapılmış gibi algılayın.

    bununla birlikte oyundaki ana görevlerin çoğu zaman ayarlı işliyor ve bu görevleri yapıp yapmamak tamamen oyuncunun keyfine bırakılmış. saat 15:00-17:00 arasında bir toplantıya katılmanız gerek diyelim, katılmazsanız görevi o gün için kaçırmış oluyorsunuz ve bir sonraki güne kadar beklemek ya da başka işlerle uğraşmak durumunda kalıyorsunuz. bu tarz, gta'dan ziyade her gün düzenli olarak derslere katılmamız gereken, ancak dersleri asıp kasabada özgürce aylak aylak dolaşabildiğimiz ve sonra da cezalandırıldığımız bir okulda geçen ve yine rockstar'ın elinden çıkma bully oyununu anımsatıyor.

    gta ve bully'ye benzeyen bu serbest dolaşma stili deadly premonition'a cuk oturmuş. korkuya ek olarak bir dedektiflik öyküsü şeklinde de ilerlediği için, kasabada dolaşıp mekanları ziyaret etmek, şüpheliler-ki bütün kasaba halkı diyebiliriz- ile konuşup cinayete yönelik ipuçları toplamak ve arada da yan görevler ile uğraşmak gerçekten çok eğlenceli. yan görevlerin bir kısmı klasik şunu yap, bunu getir şeklinde hamallık muhteva ederken bir kısmı oyunun ilginç sürprizlerini barındırıyor ve bazısı ana hikayeyle doğrudan bağlantılı. bu yüzden her yan görev her an yapılamıyor ve hikaye çok ilerlerse bazısını kaçırabiliyorsunuz. yan görevleri yapmak ise kıytırık bir trophy/achievement yerine oyunda kullanabileceğiniz ve hayatınızı kolaylaştıran ıvır zıvırla ödüllendirdiği için hiçbirini kaçırmak istemiyorsunuz.

    hikaye alabildiğince gizemli ve etrafta anlam veremediğiniz çok fazla şey oluyor. benzer oyunlardan benim gibi tecrübesi olanlar, oyun size sunmadan önce bazı şeyleri tahmin edecektir. zaten her şey o kadar sürreal ki ister istemez her şeyin altında bir bit yeniği aramaya, her diyalogtan manalar çıkarmaya başlıyorsunuz. oyunun senaryosu ve diyalogların bu atmosferi başarıyla yarattıklarını söylemeliyim. karakterler ise tek kelimeyle mükemmel. her biriyle tek tek uğraşılmış ve tüm kasaba birbirini tanıdığı için ortaya ilginç bir ilişkiler ağı çıkmış. hepsi orijinal, tuhaf, gizemli tipler ve hepsi katil olabilecek gibi. yalnız bu durum garip biçimde oyunun aleyhine de işliyor. olaylar iyice zıvanadan çıktığında katil kim sorusu hikayenin en büyük merak unsuruyken, herkesin bu kadar acayip olması, sonunda gerçek ortaya çıktığında zaten herkesten şüphe etmeniz sebebiyle o kadar şoke etmiyor.

    bu arada oyundan aldığımız tanıdık tat gta ve silent hill ile sınırlı kalmıyor. hikayeyi ilerletirken bir yandan da karakterimiz ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmek durumundayız. tıpkı bir sim gibi. benim gibi the sims'i sevmeyenler hemen ürkmesin, karakterimizin yeme içme, uyuma, temizlik vb. bir takım ihtiyaçları var ancak bunlar oyundan aldığımız zevki etkilemeyecek ölçüde minimumda tutulmuş ve giderilmeleri de çok basit. dolayısıyla rahatsızlık verdikleri ve işinize engel oldukları söylenemez. buna rağmen karakterinizle ilgilenmezseniz enteresan şeyler olabiliyor.

    oyun ilerlediğinde-aslında daha ilk bölümde- peşinize bir de gizemli manyak bir katil takılıyor ve oyun bir anda clock tower'a dönüşüyor. bilmeyenler için açıklamam gerekirse: kaç oğlum kaç! kaçanın anası ağlamaz! evet, öldüremediğimiz bu katille karşılaştığımızda tek yapabildiğimiz kaçıp saklanmak ve bizi saklandığımız yerde bulup baltasıyla kabak gibi ortadan ikiye yarmaması için dua etmek. bilimum clock tower, haunting ground ve fatal frame gibi stalker'lı oyunu oynamış biri olarak karakterimizin tamamen aciz olduğu bu tür korku oyunlarından son derece ürktüğümü belirtmem gerek. oyunun ise bu kadar fazla ve farklı türü bir araya getirebilmiş olması ve işin tuhafı hepsinin gayet işliyor oluşu büyük bir başarı. clock tower demişken oyunun kilit sahnelerinden birinin bir saat kulesinde geçmesi kasıtlı bir tercih mi yoksa bir tesadüf mü ben emin olamadım.

    deadly premonition'ın kötü yanları da var tabii. oyun teknik olarak pek iyi değil. bahsettiğim gibi grafikler kötü. müzikler yer yer tekrar ediyor. karakterin kontrolleri, nişan alma vs. demode. araba kontrolü adeta tank gibi. çeşitli bug'larla karşılaşmak da mümkün. bir de oyun sonlara doğru bana kalırsa şansını fazla zorluyor. diyalogların giderek sıklaşması ve ara sahnelerin uzun sürmesi-bir metal gear solid 2 olmasa da epey uzun- ve sanırım en kötüsü de bitmek bilmeyen boss savaşları ki bu sonuncusu beni fazlasıyla yordu. sonlara doğru peş peşe tam 7 kez boss savaşına giriyoruz ve bir tanesi saç baş yolduran bir qte içeriyor. bununla birlikte hikaye ve atmosfer o kadar iyi ki bu devirde bu özelliklere sahip olarak bu oyunu çıkarıp harcamaları yazık olmuş. neyse ki oyun yarattığı tartışmalarla adından söz ettirip kült konumuna erişti de insanlar merak edip baktılar. zaten oyun eleştirmenlerinin çoğundan yüksek puanlar aldı. bana göreyse japon yapımcıların elinden çıkmış bu oyun: sembolik hikayesi, karakterlerin başka bir dünyaya aitmiş gibi durması, alakasız sahnelerde çalan alakasız müzikler, bir ton garip, absürt ve rahatsız edici diyaloğu ile 99 yılında piyasaya sürülen silent hill'ı bir hayli anımsatıp nostalji yaşatıyor. bütün bu sepeplerden ötürü de kusurlarını görmezden geliyorsunuz.

    yazıda bahsini ettiğim oyunlardan herhangi birini oynayıp sevenler ya da yazıdaki öğeleri ilginç bulanlar dp'ye bir şans verebilirler. oyunda bahsettiklerimden çok daha fazlasını bulacağınızdan ise emin olabilirsiniz. sürprizleri bozmamak için bu kadar anlatabildim. gerisi keşfinize kalmış.
  • yaratıcısı swery65'in (namı diğer hidetaka suehiro) şehir ve karakterler konusunda çok bariz bir şekilde twin peaks'ten etkilendiği, kahvede f.k yazmasıyla ünlü kült oyun.
  • oynadığım en garip oyunlardan biridir.
    oyunu oynadıktan sonra hakkında ne hissetmeniz gerektiğine karar veremiyorsunuz.
  • (bkz: twin peaks the video game)

    ancak bu kadar olur.
  • şu oyunun haklarını doğru dürüst bir firma mesela remedy entertainment alsa oynanışı düzeltip, bugları silip grafikleri yeni nesile uygun hale getirse gelmiş geçmiş en iyi oyun ortaya çıkardı. ama bu haliyle en kötü oyunların arasında.

    aynı yapımcı d4 dark dreams don't die diye bir oyun daha yapmış ama o episodik telltale oyunlarına benziyor, bu oyundaki gibi açık dünya falan yok zannedersem. listemde ama oynamaya fırsat bulamadım bir türlü. bunu sevenler ona da baksınlar.