şükela:  tümü | bugün
  • delicesine bir mutluluk arayışı içinde yaşıyor insanlar. öyle ki, çoğunluk için hayatın amacı=mutlu olmak. ve bu mutlu olmak ideali, amerikan rüyasının da temelini oluşturan “iyi” yaşam fikriyle öylesine iç içe sokulmuştur ki, iyi yaşayamayanın mutlu olamayacağı fikri içimize işlemiş adeta. iyi ama, insan sadece mutluluk hissinin vücut bulduğu bir canlı mıdır? acı, hüzün, burukluk, şaşkınlık, empati ve daha sayısız his… bunlar da en az mutluluk kadar bizi biz yapan, bizi insan yapan, hayatımızı anlamlı kılan parçalarımız değil midir? kuşku yok ki öyledir. o halde şu sorunun üzerinde durmak gerekiyor: diğer bütün hislerimizle birlikte insansak, kapitalist dünya düzeni neden sadece mutluluk hissimizin reklamlarını yapıyor. bizim çok mutlu olmamızı mı istiyor gerçekten… aslında küresel ekonominin masaya yatırıldığı dünya ekonomik forumu’nun yıllar önceki bir oturumu, kapitalizmin neden bizim mutluluk hissimiz üzerine odaklandığını anlamamız için çarpıcı veriler sunuyor:

    dünya ekonomi forumu (def), 1971’deki kuruluşundan bu yana küresel ekonomiye ilişkin yönelimlerin belirlendiği bir oluşum olageldi. yani meta-para-emek ilişkisi üzerine bina edilmiş mevcut sosyo-ekonomik sistemin aksaklıklarının masaya yatırılıp çözümlerin arandığı bir organizasyon olarak… bu nedenle örneğin 1970 yılında (dünya ekonomik forumu’nun avrupa yönetim forumu olduğu dönemde) bu forumun temel tartışma konusu; avrupa’daki üretim verimliliğinin büyüme hızında gözlemlenen sert düşüştü. 1980’lerde piyasanın serbestleştirilmesine yoğunlaşılırken 1990’larda inovasyon ve internet gündeme oturdu. ekonominin hararetli olduğu 2000’lerin başında daha “toplumsal” nitelikli bazı sorunların varlığı kabul edilmeye başlandı. 2008’deki banka iflaslarını takip eden beş yıl boyunca ise davos toplantılarında esasen düzenin imajının ve denge noktalarının onarılacağına odaklanıldı.

    2014 yılındaki toplantının bir konuğu, yeni bir yönelimin işaret fişeği gibiydi. bu toplantıda milyarderler, pop yıldızları ve devlet başkanlarının yanında çok sıra dışı bir konuş boy gösteriyordu: budist bir rahip. delegeler her sabah oturumlar başlamadan onunla meditasyon yapıp rahatlıyordu. rahip, üzerinde sarı kırmızı bir cübbesiyle dinleyicilerine, “düşüncelerinizin kölesi değilsiniz, onlara uzaktan bakmakla yetinmek de bir yöntem... çayırların tepesinden sürüsünü izleyen bir çoban gibi.” rahip bunları söylerken, muhtemelen orada bulunan milyonerler, yıldızlar ve devlet başkanları; zihinsel otlaklarında ise muhtemelen hisse senedi portföyleri ve memleketlerindeki bakanlara verilecek gayrimeşru hediyelere dair yüzlerce düşünce dolaşıyordu.

    itiraf etmek gerekiyor ki bu kusur, rahibin yetersizliğinden ileri gelmiyordu. zira davos organizatörleri öyle sıradan bir rahip seçmemişti. eski bir biyolog olan fransız matthieu ricard, hakikaten seçkin bir rahipti. dalai lama’nın fransızca çevirmenliğini yapan ve ted talks’ta mutluluk üzerine söylevler veren ricard aynı zamanda kendi çapında bir şöhretti. “dünyanın en mutlu insanı” ünvanını taşıdığı için mutluluk konusunda özel bir söz hakkına sahipti. ricard’ın 2014 davos zirvesi’ndeki varlığı, geçmiş yıllara nazaran daha kapsamlı bir öncelik değişimi olduğuna işaret ediyordu: genelde insanların, özelde ise çalışanların “mutlu” edilmesi ve bu suretle toplumsal hareketlerin önlenmesi ihtiyacına… öyle ki, bu konuya ilişkin, o yıl tam 25 ayrı oturum gerçekleştirilmişti.

    “beyni yeniden yapılandırmak” gibi başlıklar taşıyan oturumlarla katılımcılara beyin fonksiyonlarının geliştirilmesine yardımcı olabilecek en yeni teknikler tanıtıldı. “sağlık zenginliktir” adlı oturumda, çoğunluğun esenliğinin nasıl daha bilindik bir sermaye türüne dönüştürülebileceği araştırıldı. dünyanın dört bir yanından bu kadar fazla üst düzey yöneticiyi bir arada bulmanın yarattığı benzersiz fırsat düşünülünce, bu zirvenin “farkındalık” düzeyi yüksek, stres düzeyi düşük yaşam tarzlarını destekleyen cihaz, uygulama ve danışmanlık hizmetleri satan pek çok şirketin pazarlama gösterilerine de sahne olması şaşırtıcı değildi. buraya kadar farkındalık yerindeydi. fakat konferans konuşmalarla sınırlı kalmadı. vücuda bağlanan ve bağlandığı kişinin en son bedensel faaliyetlerini sağlık açısından değerlendirip sürekli güncellenen bildirimler olarak o kişinin akıllı telefonuna gönderen aygıtlar bütün delegelere dağıtıldı. kullanıcılar yeterince yürümediğinde ya da uyumadığında bu değerlendirmelerle ilgili bildirimler aldı. davos katılımcıları yaşam tarzları ve zindelikleriyle ilgili yeni bakış açıları kazanma fırsatı buldu. dahası, tüm davranışların zihin ve bedene etkileri açısından değerlendirilebilir hale geldiği bir geleceği kısa bir süre deneyimleme imkânı yakaladılar. evet, o gün kullanılan cihazlar, o gün varılan sonuç; bugün bileklerimizdeki akıllı bilekliklerin, akıllı saatlerin yaratılış amacı oldu. elbette bu bize, bizim bir ihtiyacımız, konforumuz için gerekli bir teknolojik nimet olarak pazarlandı. böylece milyonlarca kişinin koluna takılan bu cihazlarla, eskiden sadece laboratuvar ya da hastane gibi uzmanlaşmış kurumlarda elde edilebilen sınırlı düzeydeki bilgi türleri, çok daha hızlı ve yoğun miktarda toplanıp işlenebildi.

    bu zirveyle birlikte mutluluk denilen olgu/his, dünyadaki milyarlarca insana, en temel amaç olarak ezberletildi. bu ezberletme süreçlerinde reklamlar en etkili araç olarak kullanıldı. bisküvi yerken mutlu olan insanlar, saat alırken mutlu olan insanlar, parfüm kokuları ile mutlu olan insanlar, hamburgerlerle mutlu olan insanlar, cep telefonları ile mutlu olan insanlar, like’larla mutlu olan insanlar, arabalarıyla mutlu olan insanlar…

    farklı kisveleriyle mutluluk, artık para kazanmak gibi hayati bir meseleye ilave edilen hoş bir uğraş olmaktan çıkartılarak ölçülebilir, görünür ve geliştirilebilir bir varlık olarak hayatlarımızın merkezine kondu. elbette bu aynı zamanda, bizim hayatımızın merkezine konulan mutluluğun, doğrudan küresel ekonominin de merkezine oturtulması anlamına geliyordu. üç nedenden dolayı bu böyleydi:

    1- mutlu olmak için sürekli bir tüketimin gerekli olduğu bilinçlere işlenerek kapitalist pazarlamada nirvana’ya ulaşılmış, sürekli tüketim için bir devinim sağlanmıştı.
    2- çalışan milyarlarca kişinin, bir sonraki çalışma günündeki veriminin artması için bedenen olduğu kadar ruhen de mutlu olması, daha doğrusu mutlu olduğu aldatmacasına kendisini kaptırması gerekiyordu. aksi durumda stres ve mutsuzluk verimliliği negatif yönlü olarak etkiliyordu. örneğin kamuoyu yoklama şirketi gallup’ın tahminine göre abd’deki çalışan mutsuzluğu, neden olduğu verimlilik kaybı, vergi kaybı ve sağlık masrafları ile abd ekonomisine yıllık beş yüz milyar dolara mal oluyor.
    3- mutluluğunu yitirdiğini düşünen insanların kontrol dışına çıkmaları, nedenler üzerine odaklanmaları ve sisteme doğrudan ya da dolaylı olarak eleştiri/saldırılarda bulunmaları güçlü bir ihtimal haline geliyordu.

    işte bu kilit nedenlerden ötürü, “bireysel mutluluğumuzu” başarmamızı sağlayacak teknikler, önlemler ve teknolojiler günlük hayatımızı kuşattı ve işyerlerine, çarşılara, evlere ve bilinçlere hükmetmeye başladı. tüketim bu önlemlerden ilki olsa da, en az bunun kadar önemli ve tehlikeli olan bir başka yöntem daha girdi hayatlarımıza: mutluluk dışındaki duygularımızı, örneğin mutsuzluğu, hüznü ve bunlar gibi duygu ve hatıraları baskılamayı salık veren öğretiler. öyle ki, temelinde toplumsal, sosyal, ekonomik çarpıklıklardan kaynaklan hoşnutsuzlukların bulunduğu olgular bile psikolojik birer hastalık halini aldı ve bu sorunların kaynaklarına dokunmak yerine yanıltıcı mutluluk formülleri sunulmaya başlandı.

    oku müfredatlarına, çocukları bu “mutluluk” için kodlayacak eğitimler eklendi, işyerlerine “mutluluk amirleri” atandı, bizi mutlu etmek için “yaşam koçları” hayatlarımıza sokuldu… bilimsel tüm imkanlar bu alanda seferber edilerek, beynimiz üzerinde araştırmalar yapıldı ve mutluluk hissi uyandıracak etkileri olan yöntemler gizli/örtülü araçlarla bizlere uygulandı. ardından, insanların günlükler ve akıllı telefon uygulamaları yardımıyla kendileri için özelleştirilmiş bir biçimde “ruh hali takibi” yapabilmesini sağlandı. bu alandaki istatistiki veriler biriktikçe zihinsel esenlik sağlamak konusunda en çok hangi bölgelerin, yaşam tarzlarının, çalışma biçimlerinin ve tüketim türlerinin başarı gösterdiğini itinayla belirleyen “mutluluk iktisadı” da büyüyüp tüm bu yeni verilerden istifade ediyor. umutlarımız stratejik nedenlerle bu mutluluk arayışına kanalize ediliyor; hem de güdümlü, nesnel ve ölçülebilir bir yaklaşımla. bir zamanlar “öznel” sayılan ruh haline dair sorular artık nesnel verilerle yanıtlanıyor. mutluluğu irdeleyen bu bilim, aynı zamanda iktisat ve tıp uzmanlığıyla da iç içe geçmiş durumda. şu çok açık ki mutlulukla ilgili gerçeklerin üretilmesini sağlayan teknolojilere sahip olanlar epey nüfuzlu bir konumda; güç sahipleri de bu teknolojilerin vaatlerine gitgide daha fazla kapılıyor.

    aslında friedrich nietzsche’nin söylediği, “insanlar mutlu olmak için çabalamaz; bu sadece ingilizlere özgü bir davranıştır” sözü bugün çok daha fazla önem kazanıyor ve insan olmanın yolunu gösteriyor. çünkü mutluluk bilimi, diğer duygularımızı baskılayıp bizi insan yapan niteliklerimizi köreltmekle kalmıyor, son noktada çektiğimiz ıstıraplardan ötürü de bizleri sorumlu tutup –ilaçla tedavi ederek– sorunu oluşturan koşulları yok sayacak bir konuma gelme riski taşıyor. dahası bu sahte bilim, mutluluğun kişisel bir “tercih” olduğu amentüsünü tekrar ederek bizleri tüketimci ve benmerkezci hale getiriyor.

    “mutluluk bilimi” gücünü, her şeyden önce mutluluk iktisatçıları, ıstırap ve yabancılaşmaya parasal bir değer biçme becerisine sahip. yukarıda da belirttiğim gibi, kamuoyu yoklama şirketi gallup’ın tahminine göre abd’deki çalışan mutsuzluğu, neden olduğu verimlilik kaybı, vergi kaybı ve sağlık masrafları ile abd ekonomisine yıllık beş yüz milyar dolara mal oluyor. bu durum duygularımızın ve mutluluğumuzun daha geniş çaplı bir ekonomik verimlilik hesabına dahil edilmesine neden oluyor. bu doğrultuda teknolojinin ne kadar etkin kullanıldığını göstermek adına iki örnek sunmak yerinde olacaktır:

    facebook, haziran 2014’te yayınladığı bir akademik makalede, haber akışlarıyla oynayarak milyonlarca kullanıcısının ruh halini nasıl başarıyla değiştirdiğini ayrıntılarıyla anlattı.

    yine 2014 yılında british airways, sinirsel izleme yöntemiyle yolcu memnuniyetini gösteren “mutluluk battaniyesi” ürününü denedi. yolcular rahatladıkça rengi kırmızıdan maviye dönen battaniyeler, havayolu ekibine yolcuların iyi ağırlandığını bildiriyordu.

    kol saatlerinden akıllı telefonlara, hatta sıvı alımınızın sağlığınıza etkisini izleyen vessyl adlı “akıllı” fincanlar gibi mutluluk izleme araçları günlük yaşamımızı kuşattıkça hisleri gerçek zamanlı olarak ölçen başka yöntemler de ortaya çıkıyor. bu yöntemler, piyasalara kıyasla yaşamımızın çok daha geniş bir alanını kuşatabilir. bugün artık sağlık, mutluluk, memnuniyet ya da duyusal haz düzeyimizi artırma amacıyla önemli ölçüde gözetleme faaliyeti sürdürüldüğü gerçeğiyle yüzleşmek durumundayız. bunlar hangi niyetle yapılırsa yapılsın, uzmanların yaşamlarımız üzerindeki kontrolünün bir sınırı olması gerektiğini düşünüyorsak, hayatımızda ulaşmaya çalışmamız gereken psikolojik ve fizyolojik iyimserliğin de bir sınırı olmalı, bu denli mutluluk peşinde koşmayı bir kenara bırakmalıyız. diğer duygularımızla birlikte insan olduğumuzu unutmamalı, sisteminin kendisini yeniden üretme aracı olarak kullandığı çarpık mutluluk olgusuna kuşkuyla yaklaşmayı öğrenmeliyiz.
5 entry daha