şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: öztürkçe).
  • (bkz: #822476)
  • türkçenin evrim öncesi dönemleri. (bkz: evrime uğrayan sözcükler)
  • şu anda gagavuz turkleri ve azerilerin türkçesine benzeyen türkçe. türkçe'nin farsça ve arapça ile etkileşime girmeden önceki dönemi ifade edilir.
  • osmanlıca*yla karıştırılır. arap ve fars dillerinden etkilenmediği, karahanlılar ve öncesi dönemlerdeki türkçeyi belirtir. kesinlikle ilkel değildir. orhun yazıtları bu türkçe ile yazılmıştır.

    (bkz: göktürk alfabesi)
  • türkçe'nin diğer ural-altay dilleriyle*** olan benzerliklerinin daha bir belirgin olduğu dönemdeki durumu.
  • kanimca, osmanlicadan ayri tutulmasi gereken bir konsepttir. eski turkce deyince bunu orta asyanin kurak yaylalarina kadar tasimak mumkun olsa da; bu kavrami, gundelik hayatta harf inkılabindan sonraki turkcenin hali icin kullanmak daha dogrudur. bu henuz "oz"lestirilmemis, farsca ve arapca kelimlerden arindirilmamis bir turkceydi. cunku cumhuriyetin ilk nesli, osmanlinin son nesliyle birlikte; latin harflerine gecildiginde "nasil bir turkce" konusup yazacaklarini tartismis, hatta bu alanda ciddi anlamda bocalamislardir. bu bocalama devresinde, dedelerimiz kelimelerin dogru yazilislarini genetik olarak kodlanmiscasina bilemediler. ancak imla alanindaki standart yoksunlugu, onlarin bu kelimelerin nasil soylendigi konusunda saskinlasmalarina yol acmamistir. genetik olarak kodlanmiscasina bildikleri bu kelimeleri her zaman dogru yazamadilarsa da, dogru soylediler.

    her ne kadar "eski turkceye donelim" gibi bir serzeniste bulunmasam da, uydurma kelimelere duydugum nefret ve osmanlica alanindaki uzmanligim bazen bana bu dilin daha zengin oldugunu dusundurur.
  • kalıtları orhon yazıtları, en eskisi 8. y.y., en yenisi 17. y.y.'dan kalma turfan el yazmalarından oluşan, henüz islamdan ve dolayısıyla arapçadan etkilenmemiş, yazılı tarihinin doruk noktası 8. ve 14. y.y.'lar arasında yer alan ve anılan dili konuşanların kendilerini türk, uygur ya da türk-uygur diye tanımladıkları günümüz anadolu türkçesinin atası.

    tarihsel gelişim bakımından en eski türkçenin z-lehçesinden kök alır. en yakın kardeşi en eski türkçenin r-lehçesi çıkışlı çuvaşçadır. büyük amca oğlunun moğolca olduğu kuvvetle muhtemel olup, dedesinin eltisinin ebesinin torununun korece olduğuna dair çok zayıf sinyaller de alınmaktadır. bu dilin daha sonraki gelişimi üzerine bilgiler türki diller başlığından edinilebilir.

    bundan sonra bu dilin yapısını inceleyeceğiz; dilbilimle ilgilenmiyorsunuz benden uyarı, yeter bu kadar okuduğunuz, başka başlıklara gidin ya da ne bileyim gezin, gezdirin...

    1. adlar

    hemen hemen bildiğimiz gibi. her iki sözün arasına arapça veya ingilizce bir şeyler sıkıştırmazsanız konuştuğunuz türkçe ile 8. y.y. orta asya bozkırlarındaki konuksever eski türkler arasında aç kalmanız olası değil: su deyin su gelsin, aş deyin yemek gelsin, karı kız deyin kellenizi uçursunlar; çoğul yapmak için de hiç çekinmeden ünlü uyumuna uygun olarak -lar, -ler soneklerini kullanabilirsiniz.

    iş bu bildik adları çekmeye gelince ortalık biraz karışıyor ama çok değil:

    diyelim ki taş:
    yalın durum: taş (taş)
    belirtme durumu: taşıg (taşı)
    yönelme durumu: taşka/taşa (taşa)
    bulunma durumu: taşta (taşta)
    çıkma durumu: taştın (taştan)
    tamlama durumu: taşıng (taşın)

    eski türkçede günümüzde işlekliğini yitirmiş aracı durumu sonekini (gündüzün, öğleyin'deki -in soneki) gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz: taşın (taş ile).

    2. sıfatlar

    günümüz anadolu türkçesinde olduğu gibi, eski türkçede de bir sözcük yerine göre hem sıfat, hem de ad olabiliyor. ancak, kimi sözcüklerin sıfat yönü daha ağır basmakta: kızıl, adalığ (tehlikeli), ilkisiz (başlangıçsız) gibi. tabii yeri gelmişken eski türkler davarını nasıl sayarmış yazmadan olmaz:
    bir, iki, üç, tört, biş, altı, yiti, sekiz, tokuz, on. eh, ne var bunu ben de sayarım diyorsanız, on sayısından sonra dikkat ediniz, çünkü dil atalarımız oldukça cins adamlar olup bizim gibi onbir, otuzüç falan değil bir yigirmi (11), üç kırk (33) demekte imişler.

    3. adıllar

    a) kişi adılları

    ben, sen, o; biz, siz, onlar. ama bu yenisi. eski türkçe ile nasıl "ben senin..." diye başlayan tümceler kurabilirim diye uyku uyuyamadıysanız bugüne değin, işte hizmet ayağınıza geldi:
    ben/men, sen (ben, sen)
    bini/mini, sini (beni, seni)
    banga/manga, sanga (bana, sana)
    minte, sinte (bende, sende)
    minitin, sinitin (benden, senden)
    bening/mening, sening (benin, senin)

    biz, siz (biz, siz)
    bizni, sizni (bizi, sizi)
    bizke/bizinge, sizinge/size (bize, size)
    bizinte, sizinte/sizde (bizde, sizde)
    biznidin, siznidin (bizden, sizden)
    bizing, sizing (bizin, sizin)

    "o ve onlar"a ne oldu diye soracak olursanız, tabgaç'a yağmaya gittiler birazdan dönecekler, demem elbette. eski türkçede, bir çok arkaik dilde de öyle olduğu üzere, bağımsız bir üçüncü kişi adılı bulunmamakta, tersine bu kavram halen kullanmakta olduğumuz işaret sıfatları ile karşılanmakta. bunun niye böyle olduğu konusunda, yenilen aşların çıkmakta direttikleri yöre kaynaklı kuramıma göre: insan algısı kendisi dışındaki varlıkları soyutlama yetisini aşamalı olarak kazandığından, eski dillerin çoğunda ben ve senin ötesinde üçüncü aşamadan bir soyutlama gerektiren bir üçüncü kişi adılı bulunmamakta, bu boşluk da daha önceden bilinen gösterme sıfatları ile doldurulmaktadır:

    ol/bo, olar/bolar (o/bu, onlar/bunlar[bu sıfatı devamında anılmayacaktır])
    anı/bunı, olarnı/bolarnı (onu, onları)
    anga(r)/munga, olarka/bolarka (ona, onlara)
    anta/bunda/munta, olarda/bolarda (onda, onlardan)
    antın/bunda/munta, olardın/bolardın (ondan, onlardan)
    anıng/bunung/mongun, olarnın/bolarnıng (onun, onların)

    b) soru adılları

    bir eski türke "hocam ben bu obaların yabancısıyım, kankilerle tabgaç ortamlarına nasıl akabilirim" sorusunu kurgulamak için kimi yararlı sözcükler:

    kim: kim, kayu
    ne: ne
    hangi: kanyu
    nerede: kanta
    nereden: kandın
    ne kadar: kança
    kaç: kaç
    niçün (büyük türk ressamlarının başımız üzerimde yeri vardır netekim): ne üçün, nede ötrü
    nasıl: naçük
    ne zaman: kaçan

    4. eylemler

    geldik eski türkçenin en karmaşık söz öbeği olan eylemlere:

    a) şimdiki ve geniş zaman

    eski türkçede şimdiki ve geniş zamanı kurgulayabilmek için yapmanız gerekenler: bir baş soğan alınır, sonra yerine konur, onun yerine eski türkçe bir eylem bulunur, diyelim ki ukmak (anlamak), bunun da kökü alınır (uk), sonra da:

    uk-ar-men (anlıyorum, anlarım)
    uk-ar-sen (anlıyorsun)
    uk-ar/uk-ar-ol (anlıyor)
    uk-ar-biz/uk-ar-miz (anlıyoruz)
    uk-ar-siz (anlıyorsunuz)
    uk-ar/uk-ar-lar (anlıyorlar)

    barmak (gitmek), kelmek (gelmek), kalmak, bilmek ve diğer bazı eylemlerde -ar eki yerine ünlü uyumuna göre -ır/-ir eki kullanılır.

    b) geçmiş zaman

    (aa) birinci biçim

    burada pek bir şey değişmemiş:

    uk-tu-m (anladım)
    uk-tu-ng/uk-tu-ğ (anladın)
    uk-tı (anladı)
    uk-tu-mız (anladık)
    uk-tu-ngız (anladınız)
    uk-tı/uk-tı-lar (anladılar)

    (bb) ikinci biçim

    sadece el yazmalarında geçen ikinci bir geçmiş zaman biçimi de mevcuttur ki geçmişte olup bitmiş, yaşanıp kapanmış olayları ifade etmek için kullanılır. kullanım kılavuzu: eylemin kökünü alınız yukarıda anılan şimdiki zaman -ar eki yerine ünlü uyumuna göre -yuk, -yük eki getiriniz, alın size geçmiş zamanın ikinci biçimi: tüşe-yük-men (düş gördüm), karı-yuk-biz (kocadık) vb.

    (cc) mişli geçmiş zaman

    anadolu türkçesinin sevimli kahramanı eski türkçede de maceradan maceraya koşmayacak değil ya. ancak, bu yiğidimiz eski türkçede henüz oldukça utangaç; yani, yalnızca eylemden sıfat yapım eki olarak ya da üçüncü kişi ile kullanılabiliyor: bo yir emgeklig yir ermiş (bu dünya acılı bir dünya imiş), edgüg anığağ kop tengri yaratmış (iyiyi de kötüyü de tanrı yaratmış).

    (dd) mişli geçmiş zamanın hikayesi

    mişli geçmiş zamanın ardından ermek (var olmak), bolmak (olmak) eylemleri gelince oluyor size mişli geçmiş zamanın hikayesi:
    ün-miş erdim (kalkmıştım), ağaz-la-n-mış boldı (söylenmişti).

    c) gelecek zaman

    eski türkçede gelecek zamanın birbirinden bağımsız üç ayrı biçimi bulunmakta. kronolojik sırayla gidecek olursak:

    (aa) birinci biçim

    orhon yazıtlarında kullanılan en eski gelecek zaman, ünlü uyumu ve ses benzeşmesi kurallarına göre -taçı, -teçi, -daçı, -deçi eklerine şimdiki zamanda kullanılan soneklerin bağlanması ile türetilmekte:
    öl-teçi-sen (öleceksin), kel-teçi-miz (geleceğiz) vb.

    (bb) ikinci biçim

    el yazmalarında rastlanan başka bir gelecek zaman biçimi ise eylem köküne ünlü uyumuna göre -ğay ya da -gey ve bunların ardından şimdiki zaman ekleri getirilerek yapılıyor:
    kel-gey-men (geleceğim), bar-ğay-man (gideceğim).

    (cc) üçüncü biçim

    doktora tezi mi yazıyoruz arkadaşım burda? yazmaktan gözlerim ağırmış zaten. yok üçüncü biçim falan. çok eski ve uzak asyadan dört nala gelen bir dörtlükle kapatıyorum dükkanı:

    biliglig er bilinge*
    taş kurşanza*, kaş* bolur*.
    biligsizning yanınga
    altun koyza, taş bolur.

    dipnot: ben tüm bunları annemarie von gabain'in alttürkische grammatik adlı kitabından yararlanmadan yazdım diyen densizi eski türkler ok talimlerinde nişangah olarak kullanıyorlarmış diye duymuştum altay yaylasında koyun otlatırken. bitigüçi tigin kutlug künler tiler.
  • türkçenin v-xiii yuzyıl arasındaki aşamasıdır. orhun abidelerinden kısa br süre önce başlayıp 13. yuzyıla kadar gelmektedir.
    1.dönem: v-viii göktürk türkçesi
    2.dönem: viii-x uygur türkçesi
    3.dönem: x-xiii karahanlı türkçesi

    xiii-xv: eski anadolu türkçesi
    xv-xx: osmanlı türkçesi
    xx-> : türkiye türkçesi