şükela:  tümü | bugün
  • horasan’da yetişmiş, 12. yy'da yaşamış, meşhur din ve fen âlimi. pek çok öğrenci yetiştirmiş ve bir medrese yaptırmıştır.
  • tefsir, kelam, dilbilimi, fizik ve tıp alanında çok önemli eserler vermiş, müslüman türk allame.
    yalnız eserlerinde dünyanın bir tepsi gibi dümdüz olduğunu iddia etmiştir.
  • ölüm döşeğindeyken hizmetini gören kadına hitaben " keşke senin gibi saf bir imana sahip olsaydım " dediği rivayet edilir. kelam ilmiyle haşir neşir oluşundan kaynaklı bir itiraf olsa gerek .
  • asıl adı muhammed bin ömer olan büyük islam müfessiridir. rey'de vefat ettiği söylenir.
  • ismi muhammed bin ömer'dir. künyesi ebû abdullah ve ebu'l-meâlî, lakabı fahreddîn'dir. babasının vazifesi dolayısıyla "ibn-i hatîbi'r-rey (rey hatîbinin oğlu)" diye de tanınmıştır. soyu kureyş kabîlesine ulaşmaktadır. 1149 (h.544) senesinde iran'da bulunan rey şehrinde doğdu. "râzî" lakabını doğum yerine nisbetle almıştır. 1209 (h.606) senesinde herat'ta vefât etti.

    fahreddîn-i râzî önce, büyük bir âlim olan babası ziyâüddîn ömer'den ders aldı. babası muhyî's-sünne muhammed begavî'nin talebelerinden idi. gayet fasih, beliğ ve tesirli hutbe okurdu. fahreddîn-i râzî, fen ilimlerini mecd-i cîlî'den, fıkıh ilmini kemâl simnânî'den öğrendi. imâm-ı harameyn'in şâmil adlı kitâbını ezberledi. bunlardan başka, asrının büyük âlimleriyle görüştü ve onlardan ilim aldı.

    tahsilini bitirip, ilimde yüksek derecelere ulaştıktan sonra, bazı yolculuklar yaptı. harezm'e gidip orada bozuk bir îtikâda sâhib olan mûtezileye mensup kimselerle münâzaralarda bulundu. bu münâzaralar netîcesinde harezm'den ayrılma lüzûmunu gördü. buradan mâverâünnehr'e gitti.

    fahreddîn-i râzî, fakir ve yoksul bir kimseydi. sonra her şeyin sâhibi ve mâliki olan allahü teâlâ kendisine ihsânlarda bulundu. mâverâünnehr'den memleketi rey şehrine dönmüştü. burada mütehassıs ve zengin bir doktor vardı. iki kızını fahreddîn-i râzî'nin iki oğlu ile evlendirdi. bir müddet sonra doktor vefât etti. külliyetli mikdârdaki serveti fahreddîn-i râzî'nin âilesine geçti.

    fahreddîn-i râzî bu servetin büyük bir kısmını, sultan şihâbüddîn'e ödünç verdi. daha sonra, ödünç verdiği malını teslim almak için gazne'ye gittiğinde, sultan şihâbüddîn kendisine çok ikrâm ve iltifâtta bulundu. buradan horasan'a giden fahreddîn-i râzî ilimdeki yüksekliği sebebiyle, sultan-ı kebîr alâüddîn harzemşah muhammed'in sevgi ve saygısını kazandı. sultan sık sık ziyâretine giderdi. bir müddet herat'ta da bozuk bir inanca sâhib olan kerrâmiyye ve mensuplarının îtikâdlarının yanlış olduğunu delîlleriyle isbât etti. bu hususta müslümanları aydınlattı.

    fahreddîn-i râzî, yalnız arabî ilimlerde değil, zamânının bütün ilimlerinde mütehassıstı. bu sebeple, gittiği yerlerde sultanların iltifât ve teveccühlerini kazandı. sultan gıyâsüddîn onun için, herat'ta bir medrese yaptırdı. kerrâmiyye îtikâdında olan halk, sultânın ona olan iltifatlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından buradan da ayrılmak zorunda kaldı. fahrüddîn-i râzî gittiği her yerde ilim ile meşgûl oldu. ilim ve irfâna susayanlar, âlimler, o nereye giderse peşinden geldiler.

    ne zaman bir yere gitmek için atına binse, âlim ve talebelerden üç yüz kadarı da beraberinde giderdi. talebeleri kendisine çok hürmet ederlerdi. onun yanında tam bir edeb ve terbiye dâiresinde bulunurlardı. bütün talebelerinin kalbinde heybeti yerleşmişti. hizmetinde kusur etmemek için çok gayret gösterirlerdi.

    fahreddîn-i râzî kitap mütâlaa etmeyi çok severdi. hatta yemek yerken kitap okumadan geçirdiği zamanlara pekçok acıdığını her zaman söylerdi. fahreddîn-i râzî'nin vâz ve nasîhattaki şöhreti, ilmî şöhretinin çok üstündeydi. pek tesirli vâz ederdi. vâzlarında coşardı. allahü teâlânın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken, çok defâ gözlerinden yaşlar akardı. bir gün vâz ediyordu. sultan şihâbüddîn gaznevî de orada bulunuyordu. allahü teâlânın aşkı ile kendinden geçerek şöyle dedi: "ey dünyânın sultânı! ne senin saltanatın kalır, ne de râzî'nin bu hâli." deyip, meâlen: "hepimizin dönüşü allahü teâlâ'yadır." (gâfir sûresi: 43) âyet-i kerîmesini okudu. sultan ve câmide bulunan herkes ağladılar.

    fahreddîn-i râzî'nin kitaplarını okuyanlar, hep onunla meşgul oldular. onun ilminin yüksekliğine hayran kaldılar. hirat'ta kendisine şeyh-ül-islâm denirdi. edîb şerefüddîn muhammed uneyn şöyle anlatır: "gençliğimde bir defâsında fahrüddîn-i râzî hazretlerinin dersinde bulundum. o gün çok soğuktu. çok kar yağmıştı. bu sırada, imâm'ın kucağına bir güvercin düştü. onu yırtıcı bir kuş kovalamıştı. güvercin yanımıza düşünce, o yırtıcı kuş geri dönüp gitti. fakat güvercin uçamıyordu. çünkü çok korkmuştu. imâm dersi bırakıp ayağa kalktı ve o güvercinin yanında durdu. güvercinin bu hâline acıyıp eline aldı. yarasını şefkatle sığayınca, hayvan kendine geldi.

    ibn-i uneyn der ki, bu hâdise üzerine ben şu şiiri söyledim:

    sür'atli kanadıyle ölüm saçan hayvandan,
    vaktin süleymân'ına şikâyete geliyor.
    korkanların melcei sensin, yok inanmayan,
    güvercinin haberi, bunu teyîd ediyor inan."
    ondan sonra ibn-i uneyn, fahreddîn-i râzî'nin yakınlarından oldu.

    mevlânâ musannifek, tuhfe-i muhammediyye isimli eserinde şöyle der: fahreddîn-i râzî, sultan muhammed harzemşâh'a, mektup yazıp bâzı sâlih kimseler hakkında istirhâmda bulundu. mektubunda şöyle diyordu: "bu mektubumu zâhirde sebeb siz olduğunuz için size gönderdim. fakat bu durumu, hakîkatte hep var olan ve yokluğu mümkün olmayan allahü teâlâya arz etmiş bulunmaktayım. isteğimi verirseniz, hakikâtte veren allahü teâlâdır. bu vesîle ile siz de teşekkür edilmeye müstehak olmuş olursunuz ve sevap kazanırsınız, vesselâm." bu fakîr derim ki: fahreddîn-i râzî'nin hâli ve sözü, işlerinde tevhîd, kalbiniallahü teâlâdan başka şeylere bağlanmaktan kurtarma mertebesine eriştiğinin delîli ve şâhididir.
    ebû abdullah hasan vâsıtî de der ki: hirat'ta bulunduğum sırada imâmı dinledim. zaman zaman minberde, sitem şeklinde halka şu beyti okurdu.

    "diri iken insanı gerçi herkes tahkîr eder.
    zor olur ayrılığı, ol dem ki, dünyâdan gider."

    fahreddîn-i râzî, herat'a gittiği zaman, orada bulunan âlimler, sâlihler ve devlet ileri gelenleri, onun ziyâretine geldiler. kendisine pekçok hürmette bulundular. imâm, bir gün acabâ görüşmediğimiz kimse kaldı mı? diye sordu. yanında bulunanlar, evet sâlih bir zât var, o gelmedi, dediler. ben müslümanların imâmı olayım, herkesin bana hürmeti vâcib olsun da, o beni niçin ziyâret etmesin, diye belirtti.

    bu durumu, o sâlih zâta ulaştırdılar. fakat o zât hiç cevap vermedi. şehrin ileri gelenlerinden birisi, fahreddîn-i râzî ile o sâlih zâtı bir yemeğe dâvet etti. her ikisi de bu dâveti kabûl ettiler. ziyâfet bir bahçede verildi. orada imâm, o sâlih zâta: "niçin ziyâretime gelmediniz?" diye sorunca: "ben fakîr bir kimseyim. bu sebeple, ziyâretinize gelip gelmemem, sizin şerefinizi ne arttırır, ne de ondan bir şey eksiltir."

    bunun üzerine imâm; "bu söz edeb sâhiplerinin yâni ehl-i tasavvufun sözüdür. işin iç yüzünü bana anlat da merâkım gitsin." dedi. o sâlih zât; "seni ziyâret hangi bakımdan vâcibdir?" dedi. imâm; "ben müslümanların hürmet etmeleri lâzım olan birisiyim." dedi. bunun üzerine o sâlih zât; "mademki, ilimle iftihâr ediyorsun, ilmin neticesi, mârifetullahdır. şimdi sana soruyorum: "allahü teâlâyı nasıl tanıdın ve matlûbuna nasıl yol buldun?" dedi. imâm: "yüz bürhân ve delîl ile ilim ve yakîn elde ettim." dedi. o zaman o zât:
    "bürhân, şüpheyi gidermek içindir. allahü teâlâ benim kalbime öyle bir nûr verdi ki, onun olduğu yerde şüphe bulunmaz. nerede kaldı ki, bürhân ve hüccete ihtiyaç duyulsun." buyurdu.

    bu söz, imâm'a çok tesir etti. o mecliste, herkesin gözü önünde, o sâlih zâtın elini öpüp tövbe etti. o zâta tâbi oldu. çok yüksek mertebelere ulaştı. ondan sonra tefsîr-i kebîr adlı eserini te'lif eyledi. bu büyük zât, necmüddîn-i kübrâ hazretleriydi. fahreddîn-i râzî, necmüddîn-i kübrâ hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. ondan çok istifâde etti.

    fahreddîn-i râzî, vefâtına yakın, talebelerinden ibrâhim bin ebû bekr isfehânî'ye şu nasîhatta bulundu: "her katı kalbi yumuşatan âhiret yolculuğu yaklaşmış ve dünyâ hayâtının sonunda bulunan, rabbinin rahmetini uman, mevlâsının keremine güvenen bu kul muhammed bin ömer bin hasan râzî der ki: peygamberlerin, meleklerin en büyüklerinin yaptıkları, bildiğim ve bilmediğim, lâyık olduğu hamdler ile allahu teâlâ ya hamd ederim. allahu teâlâ nın rahmeti, resûlullah efendimize, diğer resuller, nebîler (aleyhimüsselâm), mukarreb melekler ve sâlih kimseler üzerine olsun.

    insanlar derler ki: "insan vefât ettiği zaman, ameli kesilir. dünyâ ile alâkası kalmaz." bu söz, iki yönden sınırlandırılabilir. birincisi, eğer vefât eden kimse dünyâda insanlara faydalı şeyler bırakmış ise, bu ona duâ yapılmasına vesîle olur. şartlarına uygun duâ, allahu teâlâ'nın katında makbûldür. ikincisi, evlâda âid olan husustur. sâlih evlâd da ölen anası-babası için faydalı olur.

    biliniz ki ben, ilim âşığıydım, doğru olsun yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için pekçok şey öğrendim. vallahi kelâm, akâid ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itikâtları, filozofların görüşlerini çok tedkîk ettim. ancak kur'ân-ı kerîmde bulduğum faydaya eşit olanını hiçbirisinde görmedim. çünkü kur'ân-ı kerîm, allahü teâlanın yüce kudretini ve azametini teslîm ve kabûl etmeye teşvîk ediyor, îtirâz ve karşı çıkmaktan, derin mücâdele ve münâzaradan men ediyor. çünkü beşer aklı, derin ve anlaşılması zor meseleler arasında boğulup gitmektedir. bu sebeple dînimizin bildirdiklerini aynen kabûl edip, üzerinde konuşmamak en sâlim yoldur.

    ey âlemlerin rabbi! mahlûkâtın, senin ekrem-ül-ekremin, merhametlilerin en merhametlisi olduğunda ittifak etmektedir. yâ rabbî! bu zayıf kuluna müsâmaha eyle. dilimi sürçmekten muhâfaza buyur, bana yardım et. hatâ ve kusûrlarımı setreyle, ört. kitâbım kur'ân-ı kerîm, yolum resûlullah efendimize, sünnet-i seniyyeye uymaktır. yâ rabbî! senin hakkında hüsn-i zan sâhibiyim. rahmetin hakkında çok ümitliyim. çünkü sen: "kulum beni zannettiği gibi bulur." buyurdun. yâ rabbî! ben hiçbir şey getirmesem de, sen ganîsin, kerîmsin, ümîdimi boşa çıkarma. duâmı geri çevirme. beni ölümden önce ve sonra azâbından kurtar. ölüm sırasında can çekişirken bana kolaylık ver. çünkü sen erhamürrâhimînsin.

    kitaplarıma gelince, onlarda çok şeyler yazdım. onları mütâlaa edip okuyan, ihsân ederek iyi duâ ile beni ansın. eğer böyle bir duâda bulunmazsa, hiç olmazsa hakkımda kötü sözde bulunmasın. benim meseleleri geniş yazmaktan maksadım, mevzuu genişletmek, derinlemesine ele almak, zihinleri açmaktır. bütün bunlarda, allahü teâlâya güvenip, dayandım."

    daha birçok şeyleri vasiyet eden imâm-ı râzî hazretleri, sonra şunları söyledi: "talebelerime ve üzerinde hakkım olanlara şunu vasiyet ediyorum: ben vefât edince, benim ölümümü her tarafa yaymasınlar. dînin emirlerine uygun olarak defnetsinler. beni defnettikleri zaman, okuyabildikleri kadar bana kur'ân-ı kerîm okusunlar. sonra; yâ rabbî! sana fakîr ve muhtaç birisi geldi, ona lütuf ve ihsânda bulun, desinler." sözleriyle vasiyetini bitirdi. 1209 (h.606) senesi ramazan bayramında şevvalin ilk pazartesi günü herat'ta rûhunu teslim eden fahreddîn-i râzî hazretlerinin kabir yeri belli değildir.
    fahreddîn-i râzî hazretleri orta boylu, iri cüsseli, omuzları ve göğsü geniş, güzel görünümlü, gür sesli, heybetli ve vakarlıydı. sohbet, vâz ve ilim meclislerinde kendisine sükûnet ve dikkat hâkimdi. herkes kendisini sayar ve değer verirdi. meşhûr tarihçi safedî'ye göre allahü teâlâ şu beş hasleti emsalleri arasında sâdece râzî'ye tahsîs etmiştir. 1) parlak ve işlek bir zihin, 2) güçlü bir hâfıza, 3) çok bilgi, 4) sağlam bir muhâkeme, 5) mükemmel bir ifâde gücü.

    fahreddîn-i râzî hakkında müstakil eserler yazılmıştır. onun derin ve büyük âlim olduğunu herkes tasdîk etmiştir. hattâ tefsîr kitaplarında "kâle-el-allâme" denilince, fahreddîn-i râzî kasdedilmiştir.

    fahreddîn-i râzî tefsir, fıkıh, kelâm ve usûl-i fıkıh gibi dîni ilimlerde pek derin bir âlim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimyâ, astronomi ve tıb gibi zamânının fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. o zaman islâm âleminde ortaya çıkmış olan bid'at ve bozuk îtikâd sâhiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferruâtına kadar tedkik etmiş, onların bozukluğunu ve yanlış olduğunu delilleriyle isbât etmiş, müslümanları bozuk ve yanlış sözlere aldanmaktan kurtarmıştır.

    imâm-ı fahreddîn-i râzî hazretleri, âl-i imrân sûresinde, 61. âyet-i kerîmeyi tefsîr ederken buyuruyor ki: hârezm şehrindeydim. şehre bir hıristiyanın geldiğini işittim. yanına gittim. konuşmaya başladık.hıristiyan: "muhammed aleyhisselâmın peygamber olduğunu gösteren delîl nedir?" dedi. şu cevâbı verdim: "mûsâ'nın, îsâ'nın ve diğer peygamberlerin (aleyhimüsselâm) hârikalar, mûcizeler gösterdiği haber verildiği gibi, muhammed aleyhisselâmın da mûcizelerini okuyor ve duyuyoruz. bu haberler, sözbirliği hâlindedir. mûcize göstermek, peygamber olduğunu isbât etmez diyecek olursanız, diğer peygamberlere de inanmamanız lâzım gelir. diğerlerine inandığınız için, muhammed aleyhisselâmın da peygamber olduğuna îmân etmelisiniz." hıristiyan: "îsâ aleyhisselâm peygamber değildir, ilâhdır, tanrıdır!"

    fahreddîn-i râzî: "ilâh, tanrı, her zaman var olması lâzımdır. o hâlde madde, cisim, yer kaplayan şeyler tanrı olamaz. îsâ aleyhisselâm cisimdi. yokken var oldu ve size göre öldürülmüştür. önce çocuktu, büyüdü. yerdi, içerdi, bizim gibi konuşurdu. yatardı, uyurdu, uyanırdı, yürürdü. her insan gibi yaşamak için, birçok şeye muhtâçtı. muhtâc olan, ganî olur mu? yokken sonradan var olan bir şey, ebedî sonsuz var olur mu? değişen bir şey, devamlı, sonsuz var olur mu? îsâ aleyhisselâm kaçtığı, saklandığı hâlde, yahûdîler yakalayıp astı diyorsunuz. îsâ aleyhisselâmın o zaman çok üzüldüğünü söylüyorsunuz. ilâh veya ilâhtan parça olsaydı, yahûdîlerden korunmaz mı? onları yok etmez miydi? niçin üzüldü ve saklanacak yer aradı? üç türlü söylüyorsunuz:

    1. o ilâh imiş, tanrı imiş, öyle olsaydı, asıldığı zaman yerlerin tanrısı ölmüş olurdu. bu âlem tanrısız kalacaktı. yahûdîlerin, yakalayıp öldürdüğü âciz, kuvvetsiz kimse, âlemlerin tanrısı olabilir mi?
    2. o, tanrının oğludur diyorsunuz.
    3. o tanrı değildir. fakat, tanrı ona hulûl etmiş, yerleşmiştir diyorsunuz. bu inanışlar da yanlıştır. çünkü ilâh, cisim ve araz değildir ki, bir cisme hulûl etsin. cisme hulûl eden şey cisim olur ve hulûl edince, iki cismin maddeleri birbirine karışır. bu da, ilâh parçalanıyor demektir. eğer ilâhın bir parçası onda hâl oldu derseniz, ona hulûl eden parça tanrı olmakta tesirli ise, bu parça ilâhtan ayrılınca ilâhlığı bozulur. hem de o doğmadan önce ve öldükten sonra kıymeti tam olmazdı. eğer tanrılık kıymetinde değilse, tanrının parçası olmamış olur. sonra îsâ aleyhisselâm ibâdet ederdi. ilâh kendi kendine ibâdet eder mi?" hıristiyan: "ölüleri dirilttiği, anadan doğma körlerin gözünü açtığı ve baras denilen, derideki çok kaşınan beyaz lekeleri iyi ettiği için o tanrıdır." fahreddîn-i râzî: "bir şeyin, delîli, alâmeti bulunmazsa, o şey de bulunmaz denilir mi? bulunmaz, o şey de var olmaz dersen, ezelde, hiçbir şey yok idi deyince, delîl, alâmet de yoktur demek olur. yaratanın varlığını reddetmen lâzım gelir. bir şey delîlsiz var olabilir dersen, sana sorarım ki; tanrı, îsâ aleyhisselâma hulûl ederse, bana, sana ve hayvanlara, hattâ otlara ve taşlara hulûl etmediğini nereden biliyorsun?" hıristiyan: "onda mûcizeler bulunduğunu söylemiştim. bizde ve hayvanlarda bulunmadığı için, başkalarına hulûl etmediği anlaşılmaktadır." fahreddîn-i râzî: "bir şeyin delîli, alâmeti bulunmazsa, o şeyin bulunmaması lâzım olmaz demiştik. mûcizeler bulunmayınca, hulûl edemeyeceğini niçin söylüyorsun. o hâlde kediye, köpeğe, fâreye de hulûl ettiğine inanman lâzım gelir. ilahın, bu aşağı mahlûklara hulûl ettiğini inandırmaya varan bir din, çok âdî, pek bozuk bir din değil midir? âsâyı, bastonu ejder, yılan yapmak, ölüyü diriltmekten daha güçtür. çünkü, baston ile yılan, hiçbir bakımdan birbirine yakın değildir. mûsâ aleyhisselâmın âsâyı ejdere çevirdiğine inanıyorsunuz da, ona tanrı veya tanrının oğlu demiyorsunuz. îsâ aleyhisselâma niçin tanrı veya şöyle, böyle diyorsunuz?" hıristiyan, bu sözüme karşı diyecek bir şey bulamadı, susmaya mecbur oldu.

    ibn-i sübkî şöyle der:
    imâm tefsîrinde buyurur ki: hayâtım boyunca tecrübe etmişim. ne zaman bir işte, bir kimse, allahü teâlâdan başkasına îtimâd eylese, bu îtimâdı onun, belâ, mihnet, sıkıntı ve zorluk çekmesine sebeb olur. ama allahü teâlâya güvenip, yalnız o'na dayansa, istediği şey en güzel şekilde hâsıl olur. işte bu tecrübe, küçüklüğümden şu anda içinde bulunduğum elli yedi yaşına kadar devâm etmiş ve kalbime iyice yerleşmiştir. insan için, allahü teâlânın fadl ve ihsânından başka bir şeye güvenip îtimâd etmesinde, allahü teâlâdan başkasından istemesinde hiçbir fayda yoktur. insan birisinden bir şey isterken, istediği şeyin o kimsede emânet bulunduğunu bilmeli, onun hakîkî sâhibinin allahü teâlâ olduğunu hatırdan çıkarmamalı, isteklerini allahü teâlâdan istemelidir.

    eserleri

    fahreddîn-i râzî hazretlerinin pekçok eseri olup şunlardır:
    1) mefâtih-ül-gayb: tefsîr-i kebîr diye bilinir. burhâneddîn nesefî, bu tefsîri telhis etmiş (kısaltmış) ve vâdıh ismini vermiştir. muhammed bin el-kâdı ayasuluğ da telhis etmiştir.

    2) muhassalu efkâr-il-mütekaddimîn vel-müteahhirîn minel-ulemâ vel-hükemâ vel-mütekellimîn,

    3) irşâd-ün-nüzzâr ilâ letâif-il-esrâr,

    4) uyûn-ül-mesâil,

    5) el-mahsûl,

    6) el-burhân,

    7) nihâyet-ül-îcâz fî dirâyet-il-îcâz,

    8) meâlimü usûl-id-dîn,

    9) kitâbüfedâil-is-sahâbe,(matbudur)

    10) kitâb-ül-ahlâk,

    11) şerhü vecîz-lil-gazâlî,

    12) menâkıbu imâm-ışâfiî (matbudur),

    13) tehzîb-üd-delâil,

    14) kitâb-ı esrâr-ül-kelâm,

    15) şerhü nehc-ül-belâga,

    16) kitâb-ül-kazâ vel-kader,

    17) kitâbu ta'cîz-il-felâsife,

    18) kitâb-ül-berâhin-il-behâiyye,

    19) kitâb-ül-hamsîn fî usûl-id-dîn,

    20) kitâb-ül-hak vel-ba's,

    21) kitâbu ismet-il-enbiyâ,

    22) risâletün fin-nübüvvât,

    23) esrâr-ül-mevedde fî ba'dı süver-il-kur'ân-il-kerîm,

    24) kitâb-ül-firâset,

    25) kitâbün-fî zemm-id-dünyâ,

    26) kitâb-üz-zübde,

    27) el-mulehhas,

    28) el-metâlib-ül-âliyye,

    29) kitâbün fil-hendese,

    30) kitâb-ül-câmi'il-kebîr,

    31) kitâbu musâderet-i oklides,

    32) kitâbün fil-kabz,

    33) risâletün fin-nefs,

    34) kitâb-ı umdet-ün-nezzâr ve zînet-ül-efkâr,

    35) risâletün fit-tenbîh alâ ba'd,

    36) meâlimü usûl-id-dîn.

    kaynaklar:

    1) tabakât-üş-şâfiiyye (sübkî); c.8, s.81

    2) şezerât-üz-zeheb; c.5, s.21

    3) miftâh-üs-se'âde; c.2, s.116

    4) esmâ-ül-müellifîn; c.2, s.107

    5) vefeyât-ül-a'yân; c.4, s.248

    6) mu'cem-ül-müellifîn; c.11, s.79

    7) kâmûs-ül-a'lâm; c.5, s.3345

    8) et-tefsîr vel-müfessirûn; c.1, s.290

    9) tabakât-ül-müfessirîn; c.2, s.213

    10) islâm âlimleri ansiklopedisi; c.8, s.273

    11) islâm târihi ansiklopedisi; c.4, s.192
  • vaktim boşa geçmesin diyerek
    yemek yerken kitap okurmuş.
  • tefsir-i kebiri yazan büyük islam bilgini. huzur seninle olsun müfessirlerin imamı. büyük âlim.
  • gazali'nin başlattığı felsefi kelam'ı sistemleştirmiş ve gazali'den daha öteye gitmiş, islam düşünce dünyasına damgasını vuran razi okulunu kurmuştur.

    ibn-i sina'dan yoğun bir şekilde etkilenmiştir birçok noktada onu eleştirmesine rağmen. ibn-i sina'nın birçok eserine şerhler ve eleştiriler yazmakla birlikte el-işarat'ını derslerde okuttuğu da bilinmektedir. meşşai felsefeye hakim olmasının yanında sühreverdi'yi yakından tanımış ve işrakilike merak salmıştır. ancak işraki felsefeyi nazari düşünceyle birleştirememiştir. buna rağmen felsefe ve kelamı birleştirmeyi başarmıştır.

    metafizik ve doğa bilimleri önemli yer kaplar razi'nin kurduğu ekolde. ibn-i sina'nın tasniflerini kullanarak fizik, matematik ve metafiziği nazari düşüncesine oturtmuştur.

    birçok felsefeciyi ve kelamcıyı okutmuştur; şemsüddin el-hüsrevşahi ibn-i sina'nın felsefe ve tıp eserlerini çok geniş bir coğrafyada okutmuş, kutbuttin el-mısri akli ilimler ve felsefede çok yetkin biri olup horasan'da birçok kişiyi etkilemiş, efdalüddin hûneci mantık alanında çok sayıda esere imza atmıştır.

    mantık alanındaki çalışmaları öne çıkan ebheri, kâtibi ve urmevi'yi de etkilemiştir. örneğin esirüddin ebheri'nin isagoci eseri bir mantık klasiği olmuştur. yine hidayetül hikme eseri doğa bilimleri ve metafizikte ders kitabı olmuştur.

    bu çalışmalar arttıkça seyyid şerif cürcani , karabaği, kadımir el-meybudi, necmeddin el-katibi gibi isimler de dahil olmuştur razi okuluna.

    razi her ne kadar büyük bir ehl-i sünnet savunucusu olsa da yarattığı etki şii dünyayı da etkilemiştir. tûsi'nn kurduğu meraga rasathanesinde de çalışan ibn mutahhar el-hilli kâtibi üzerinden razi'den etkilenmiştir. yine nasreddin tûsi'nin akaid, itikad ve mantık kitapları meselelerin ele alınış şekli olarak ibn sina-razi etkisindedir. her ne kadar ibn-i sina'yı müdafii, razi'yi eleştici bir pozisyonda olsa da razi'nin yaklaşımını benimseyerek felsefe ve kelamı birleştirmiştir.

    seyfeddin amidi razi'yi eleştirse de o da felsefi kelam hareketini benimseyerek razi'nin yaklaşımını sürdürtmüştür bir açıdan.

    şemseddin semerkandi razi'nin etkilediği bir diğer alimdir. adududdin el-ici'de mevâkıf isimli eseriyle razi ekolunu bir başka boyuta taşımıştır.

    ici ve cürcani gibi alimler cem ve tahkik döneminin önemli simalarıdır. buna göre kelam ilminin konusu mâlûmu bilmektir.

    kısaca toparlarsak ibn sina metafiziği ve gazali'nin ona yönelik eleştirisiyle beraber islam düşüncesi bir değişime girmiştir ve bir devrim geçirmiştir. fahreddin razi ve okulu çerçevesinde gelişen kelam ve felsefenin birleşmesi yeni islam düşüncesinin merkezi olmuştur. zamanla diğer felsefi akımlarla, tasavvufla ilişkilere girmeleriyle çeşitli sentezler oluşturmuştur. ayrıca gazali sonrası bittiği ilan edilen doğa bilimleri bu okulun öğrencileri tarafından geliştirilmiştir. ali kuşçu buna önemli örneklerden biridir.

    osmanlı düşüncesinin önemli bir kanadı razi ve okulundan etkilenmiştir. yani osmanlı düşüncesini anlayacak ve yargılayacaksak razi'yi anlamak şart. ayrıca gazali'yi yargılama ameliyesine girenler de gazali'nin yarattığı etkiyi önce bu çevrede incelesin. daha sonra yargılayabiliyorlarsa yargılasınlar.
  • harika bir ilmî ahlak ve özgüvene sahip olan müfessir ve kelamcı.

    muhaliflerinin argümanlarını -bazen verebileceği bir cevap olmasa dahi- hiçbir şekilde eksiltip çarpıtmadan tüm detaylarıyla aktarır ve cedelleştiği muhalif mülhid bile olsa bu konuda en ufak bir komplekse girmez.

    ehli sünnet kelamının en sağlam temsilcilerinden biri olmasına rağmen diğer mezheplere, bilhassa mutezile'ye karşı oldukça ılımlıdır. tefsirinde mutezile alimlerinden ebu müslim el-isfahani'nin görüşlerinden de çok sık yararlanmıştır.
  • 12. yüzyılda kurana bakarak dünyanın dönmediğini iddia etmiş, bir de üstüne bunu utanmadan akıl yolu ile açıklamaya çalışmış, çalıştıkça kendini yüzyıllar boyu gelecek binlerce kuşağa daha fazla rezil etmiş büyük ehli sünnet alimi.

    -----------------------------------------------
    bakara suresi 22. ayet

    "o, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. öyleyse siz de bile bile allah’a ortaklar koşmayın."
    -------------------------------------------------

    fahreddin razi'nin tefsir-i kebir (mefatihul gayb) isimli eserinde bakara 22 yorumu:

    --- spoiler ---
    "allah teâla, bu ayette, yeryüzünü döşek kıldığını söylemiştir. bunun bir benzeri de, "yoksa yeri bir karargah yapan, aralarından ırmaklar akıtan mı?"(neml, 61) ve o, yeryüzünü sizin için bir beşik (gibi) yapandır "(zuhruf, 10) ayetleridir. yeryüzünün, bir döşek gibi olması, bazı şartlara bağlıdır:

    onun sakin olmasıdır.[206] bu böyledir. çünkü, o, şayet hareketli olsaydı, bu hareket ya düz olurdu veya dairevi olurdu. eğer düz olsaydı, manada o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. çünkü yüksekten adayan bir kimsenin, bu durumda, yeryüzüne düşememesi gerekirdi. zira yeryüzü kayıp gitmektedir. bu insanda boşlukta kalır. yeryüzü insandan daha ağırdır. iki ağır şeyden, düştükleri esnada daha ağır olan, daha hızlıdır. daha yavaş olan, süratli olana ulaşamaz. bu sebeble, o insanın yere düşmemesi gerekirdi. böylece yeryüzü düz bir şekilde düşerse, bir döşek olamaz. eğer yeryüzünün hareketi dairevi olursa, ondan istifademiz tam olmazdı. yeryüzünün hareketi, mesela doğuya doğru olduğunda, o insan da batıya doğru hareket etmeyi istiyorsa, şüphesiz yerin hareketi daha hızlı olacaktır. böylece de insanın olduğu yerde kalması ve ulaşmak istediği yere ulaşamaması gerekecektir. halbuki, insanın istediği yere ulaşması mümkün olunca, yeryüzünün ne düz yönde, ne de dairevi olarak hareket etmediğini anlamış olduk.... o halde, yeryüzü sakindir.
    --- spoiler ---

    tefsir-i kebir bakara suresi 1. bölüm: https://cdn-images-1.medium.com/…fngqxck9cfntw.jpeg

    fahreddin razi, yaygın arap dininin* 2 numaralı adamıdır. bir numara bildiğiniz üzere gazalidir.

    "bizim çok büyük eski alimlerimiz var ve onlar 1400 yıldır her şeye cevap verdiler" fikri ile imanını güçlendiren arkadaşlar hiç okuyup ibret almazlar mı? şüphesiz biz siz düşünüp, akıl edesiniz diye yazdık, tutasınız diye size öğütler verdik.