şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: charles baudelaire)

    her zaman sarhoş olmalı. her şey bunda: tek sorun bu. omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zaman'ın korkunc ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. ama neyle? şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz. ama sarhoş olun.

    ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, sakıyan, konuşan her şeye sorun, "saat kaç" deyin; yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını:

    "sarhoş olma saatidir.”

    zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! şarapla, şiirle, ya da erdemle, nasıl isterseniz.."

    --budur. üzerine söylenecek fazla bir şey yok galiba..
  • baudelaire’in yazdığı paris bir sanrılama değil; paris’i kenar mahalleleri, tüm yoksunluklarıyla yoksulları, ucuz giysileri, buram buram nasır ve ihtiyarlık kokan eskimiş umutlarıyla anlatmamak asıl sanrı. baudelaire’in esrik ya da değil, düş ya da gerçek gördüğü, yaşadığı paris’in boş midesinden duyulan gurultular, tükürdüğü safra besliyor anlatımı. hangi parfüm daha keskindir kusmuk kokusundan?

    onda cömert bir seyir vardır iyinin ve kötünün dalkavukça birbirinin önünde eğildiği yüzyıla. iyilik arzuludur, ayartıcıdır, ama fakirlerin zengin tâbanın gösterişli, kibirli dansını uzaktan izlemeleri gibi... “her şeyi elde eden(in), her şeye beden olan(ın), her şeyin yerini alan(ın) ayartıcılığına kapılmak yoktur. zenginliği de yoksulluğu da yaşayan baudelaire, bu kibirli sese kulak asmaz. kötülük, bu ayartıcılığa karşı ruhun besinidir, beylik bakışlardan sıyrılıp özünü görmektir yokluk ve sefaletin. alaycılığı narrative bir şiirsellik taşır. algıları geniş açılarla duyumsar düşlerin karaya çalan griliğini. yaşamın bencilliğini düşsel kurgularla dillendiren bir ozan kılan o’nu, bu geniş açılı algının çağrısına kulak verişindendir.

    bir odaya koca yerküre sığdırılabilir mi? algıyı kirletecek, düşün aralığını bozacak sanat yapıtı yoktur doğada. odanın çıplak duvarları göstergesidir bunun. bu sınırlandırmalar bir hapsetme, bir karamsarlık belirtisi değildir aslında. o’nun karamsarlığı bir umut yoksunluğu değil, zamanın kıyıcılığından korkan esin perilerinin şairi yalnız bırakması, omzuna çöreklenen bir diğer periyle yapılan içsesli konuşmalar sonrası sürekliliği kanıksanan bir ruh halidir. karamsarlık eklektik bilincin kapısında görevli sınav sorumlularıdır. sorar: “ey cehennemlik mahluk! kendini ne kadar kandırdın?”

    iyimser düşleriyse hep bir sevgilinin hayaliyle sonlanır. bu düşlerde, bir ucu 13. yüzyıla varan bir fransız söylencesi olan cockaigne (cockayne/lubberland)’in yansımalarını görmek mümkündür. cockaigne, avrupa kültürlerinde, insanların lüks içinde, çalışmadan yaşadığı hayal edilen ülkedir. insanın içinde taşıdığı afyon, o doymak bilmez düşlem, sevgilinin hayaliyle harcar kendini orada; o tasarıların belirsizleştiği zengin hiçlikte. alaycıdır ve zararlıdır ruha özlem.

    her şair şiirinde bir dönem ya da bazı şairler tüm zamanlarda, el değmemiş bir doğa harikasının peşinden gider gibi çocukluluklarının keşfine çıkarlar. kimi sevincin ve paylaşımın en saf katmanlarına inmek umuduyla, kimi tasaların ve yalnızlıkların tözünü bulmak kaygısıyla. ama hayır! baudelaire’in şiirinde (düzşiirinde; tahsin yücel) kendi çocukluğuna flashback’ler yoktur. o, parisli dulların çocuklarından söz ederken (bencildir, gürültücüdür, ne yumuşaklık bilir, ne sabır, hayvan gibi, köpek gibi, kedi gibidir, yalnız acılara sırdaş bile olamaz.), tatildeki şenlikçi halkın yansımalarını bulur onlarda. dışarıda eğlence vardır. çocuk şekerlemelerin, çığırtkanların, devasa itiş kakışların peşindedir. içerideyse yoksulluk, vaktini tüketmiş yazgı vardır. halk yabanıl eğlentinin peşindedir.

    melankolik ruh gösterendir ateşi beslerken kendini yitiren odun yığınını. şenlik bir başka kente taşınır, yeniden yakılır ateşler. paris, nankörlüğün yakıt ikmali için durduğu bir limandır tüm diğer kentler gibi.

    güzelliği aradığını söyler baudelaire yapıtlarında. insanoğlunun, ölümsüz güzelliği yaratıcısının gözünden asla göremeyeceğini de bilir. insanın avuntusu bakmaktır ona (güzelliğe) yalnızca ve eğilmektir önünde. oysa yaratıcı, ruhunu akıtmıştır esere/heykele. ‘kendini göremeyen göz’ün sırrını çözmek için ustalıkla yontmuştur gözlerini. ama sonra o uğursuz kibirle geçip kendinden, o da eğilmiştir diğerleri gibi kendi yaratısının; bakmadan bir kez bile gözlerine. ah unutuş! yaşamsal salgı! keşke terk etmeseydin yaratıcını!

    akşam, günün karanlığından sonra (yerine getirilmeyen sözler, yalancı tanıklıklar, egoya altın altar üzerinde sunulan ego,vs..) bir azap günü – dies irae doğruculuğuyla iççekişmelerle hesaplaşma saatidir. “güneşin uğramadığı güneşler”in (p. seghers) tansık gururlanışıdır kendini bilmezce. içses dönüşümü sağlar ve uyum başlar karanlıkla. kötümserlik maskesi takmaz gece, sadece kendini dinler. anlık erkin coşkusuna daha yakındır gece gündüzden.

    hiç düşündünüz mü neden intihar eder çocuklar? neden kendilerini iple asarlar? yani neden baudelaire uyku hapı yutturmaz, kendilerini kurşunlatmaz, boyunlarına bir taş bağlamaz çocukların? baudelaire’in iple sembolize ettiği, çocuğun ana rahmindeyken dış dünyayla tüm yaşamsal bağlantısını kuran göbek kordonu mudur? yoksa neden saklamak istesin ki bir ana çocuğunun kendini astığı ipi? sanırım ikinci bir doğum olarak algılamak istiyor baudelaire intiharı.

    sıkıntının büyüğü paris’teymiş dediler, uğramadan geçmeyeyim dedim.
  • şu asırda neredeyse herkes eşyaya, delile, görünen gerçeğe adanmış. öyle duygusuz, öyle hayalsiz bir yaşamak inşasıdır başlanmış. ne tuhaf. baudelaire, "dışarıdan, açık bir pencereden içeriye bakan kişi, kapalı bir pencereye bakanın gördüğü kadarını göremez hiçbir zaman." der. insan, insana itimat etmeli .... görmeden de inanabilmeli birine, hayal kurmalı güneşin altında apaçık görünmeyenlerden öte, çıkar gözetmeden sevebilmeli hakikatle. yok olup gideceğiz aksi hâlde.
  • baudelaire’in düzyazı şiir türünün anıt yapıtlarından sayılan kitabı. benim için bu kitabı "okuyup bitirmek" diye bir şey yok. daima rastgele bir sayfa açar ve oradaki düzyazı şiiri okurum. bu kitaptan aldığım hazzın tarifi yok.
  • charles baudelaire'nin 1862'de tamamladığı ancak ölümünden iki yıl sonra yayımlanan paris sıkıntısı, yaklaşık 150 yıldır düzyazı şiirin dünya edebiyatındaki anıt yapıtlarından biri sayılmaktadır.
  • söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı, bacını mı, yoksa kardeşini mi?

    "ne anam var, ne babam, ne bacım, ne kardeşim."

    "dostlarını mı?"

    "anlamına bugüne dek yabancı kaldığım bir söz kullandınız."

    "yurdunu mu?"

    "hangi enlemdedir, bilmem."

    "güzelliği mi?"

    "tanrıca ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz."

    "altını mı?"

    "siz tanrıya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim."

    "peki, neyi seversin öyleyse, olağanüstü yabancı?"

    "bulutları severim... işte şu... geçip giden bulutları... eşsiz bulutları!"

    charles baudelaire
  • charles baudelaire'in aloysius bertrand'ın gaspar de la nuit adlı eserinden hareketle yarattığı eseridir. esasında les fleurs du mal eserinin düz yazı versiyonudur. sembolizmin sadece şiire özgü olmadığını ve şiir biçiminin kısıtlanamayacağını göstermeye çalışmıştır. paris metropolünün yaşadığı modernite buhranını en iyi anlatan eserlerden biri olmasının yanında dönemin fransası'nın da dejenere olmuş halini gerek toplumsal gerek bireysel manada bilere aksettirir.

    korkunç bir adam giriyor içeriye, aynada kendine bakıyor.
    "kendinizi görünce tiksintiden başka bir şey duymayacağınıza göre, ne diye bakıyorsunuz aynaya?"
    korkunç adam yanıtlıyor sözümü: "beyefendi, 89'un ölümsüz ilkelerine göre, hukuk açısından tüm insanlar eşittir; öyleyse aynaya bakmak da hakkımdır; hazla ya da tiksintiyle, orası yalnız benim kendi bilincimi ilgilendirir."
    sağduyu adına ben haklıydım kuşkusuz; ama o da yasa açısından haksız değildi.
  • "çok şükür! yoğun karanlıklar banyosunda dinlenmeme izin verildi! önce dışkapı anahtarını iki kez çevirmeli. bana öyle geliyor ki kilit, yalnızlığımı arttırıp beni dünyadan ayıran barikatları güçlendiriyor."

    "çok şükür! kendimleyim! gecikmiş ve bitkin birkaç faytonun tekerlek sesinden başka ses yok. birkaç saatlik de olsa, dinlenemesek bile, sessizliğe kavuşacağız. çok şükür! insan yüzünün zorbalığından kurtuldum, şimdi artık yalnızca kendime katlanacağım!"
  • 'okudum bitti' denilecek bir kitap değil de, 3-5 senede bir tekrar okunup, her seferinde kitabın farklı bir duygu-durum yaratışına tanık olunacak kitap. kimi bölümlerin sonunda yüzünde garip bir gülücükle son satıra bakakalmamak elde değildir.

    bu da kitaptan kısa bir alıntı:

    --- spoiler ---
    her hastanın yatak değiştirme tutkusuna kapıldığı bir hastanedir bu yaşam. kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere kıyısında iyileşeceğini sanır. bana gelince, hep bulunmadığım yerde rahat edeceğimi sanırım.
    --- spoiler ---
  • bir arkadaşım vesilesi ile bi kaç sayfa okuyup hemen ertesi gün edindiğim kitaptır. çok yalnız, çok kalabalık ve fevkalade tadında bir eserdir.
    şöyle de güzel bir şiiri barındırır;
    söyle, anlaşılmaz adam; kimi seversin en çok anneni mi,babanı mı,bacını mı yoksa kardeşini mi?
    -ne annem, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.
    -dostlarını mı?
    -anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.
    -yurdunu mu?
    -hangi enlemdedir, bilmem.
    -güzelliği mi?
    -tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.
    -altını mı?
    -siz tanrı'ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.
    -peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?
    -bulutları severim. işte şu... şu geçip giden bulutları...eşsiz bulutları!