şükela:  tümü | bugün
  • sophie milman'ın make someone happy albümünden bir şarkı.

    sand and stars
    the secret life of planet mars
    somewhere i can feel the sun
    there’s something in the air between us

    let it rain
    nothing ever stays the same
    your tears are falling in my dreams
    there’s something in the air between us

    i’ve been soaring like a cloud
    i call your name out loud
    in taxis and in towns
    and i have walked upon the beach
    a rainbow within reach
    the borderlines of love are gone

    drive me home
    the night is burning gypsy red
    i hear your voice inside my head
    oh there’s something in the air between us

    in my room
    the algebra of loving you
    is measured out in coffee spoons
    there’s something in the air between us

    and when the night plays your guitar
    i want to be with you
    no matter where you are
    and when the cars and lights go by
    i’ll shine there in your eyes
    until the moon and stars collide

    something in the air between us
  • "and when the cars and lights go by
    i’ll shine there in your eyes
    until the moon and stars collide"

    şehir ışıklarını pek sevemiyorum ben, neyse ki restoranların abajurlarından gelen hafif ışık ve tiplerine bayıldığım loş sokak lambaları pek gözümü yormuyor. ortada küçük bir meydan ve meydanın tam ortasında bir şemsiye var, ağaçların sarı ve kocaman yaprakları dökülüp kaplamış her yeri. sakin trafiğin arasında karşıdan karşıya geçiyorum. kadehlerin birbirine çarpma sesleri geliyor. keyif alıyorum bundan. fine dining sevmiyorum. sen seversin.

    "i hear your voice inside my head"

    doğrusunu söylemek gerekirse, soğuk. çok sevdiğim deri eldivenlerimin tekini kaybetmiştim yıllar önce, o zamandan beri kendime yeni eldiven almıyorum. ne saçma, değil mi? ama içimi ısıtıyor seni siyah kabanınla yanımda düşünmek. o uzun yün atkını boynuna dolamış, ellerini cebine sokmuşsun. ben saçlarımı kocaman atkımın üzerinden aşağılara salmışım. demin biraz yağmur yemişiz, saçlarım kabarmış. ben hiç sevmem, sen seversin.

    "i’ve been soaring like a cloud"

    bu köprüyü bir gün beraber yürüyeceğimizi hayal etmek mesela, neden bu kadar heyecan verici? kaçak gülümsememi atkımın altına gizleyip yürümeye devam ediyorum. bazen bir film sahnesinde gibi olur ya hayat, kamera yavaşça yana doğru kayar. bitiş sahnesidir üstelik, kadraj yavaşça kızın tık-tık ses çıkaran topuklu ayakkabılarına kayar ve bir hollywood klişesi daha mutlu sonla bitmiştir. öyle bir his işte, neyse ki tık-tık ses çıkaran ayakkabıları sevmiyorum. sen seversin.

    "i call your name out loud
    in taxis and in towns"

    siyah burada taksiler. ve minik. önemsiz şeylere mutlu oluyoruz, değil mi? sanki sağanak yağmurun altında zar zor bu minik taksiyi bulup içine sıvışıp o sırılsaklam halimizle birbirimize bakıp arka koltukta kahkahalar atacakmışız gibi; oysa camdan dışarıyı tek başıma izliyorum. yanımdaki insanlar önemli şeyler söylüyorlar, unutmamaya çalışıp beynimin gerilerine atıyorum. eline siyah bir şemsiyenin ne kadar yakışacağını düşünüyorum. ben şemsiye altında yürümeyi pek sevmem ama belki sen seversin?

    "let it rain
    nothing ever stays the same"

    tam bir klişe bu şehirde yağmur. eve varınca ışıkları açmıyorum. salonda boylu boyunca uzanan camlar, ismini telaffuz etmesi çok keyifli bir köprüye bakıyor. köprünün ışıkları bir şarap açtırıyor, pas tadını özlüyorum damağımda yine ismini telaffuz etmesi çok keyifli kırmızı şarapların. bu şarkıyı çekiyor canım, bu şarkıda seninle sevişmeyi çekiyor...