şükela:  tümü | bugün
  • "iyi olmak istiyorum, bırakmıyorlar, iyi olamıyorum."

    filmin özeti bu cümlede gizliydi. muharrem, bir fahişenin kollarında ağlarken söylemişti bunu.

    bu cümle bana, 2008 yılında intihar etmeden önce "yavaş yavaş delirdim kimse fark etmedi" diye not yazıp bırakan ipek ertürk'ü hatırlattı.
    burada farklı olansa, muharrem dışında herkesin bunu fark etmesiydi sanki.

    2006 yılında izmir palas oteli'nde kalıyordum, nefis bir yaz akşamında canım sıkılmış, eski sevgilimin de yaşadığı bu şehirdeki bu otelde kalmayı özellikle seçmiştim. otelin ikinci katındaki odamın mutlaka deniz manzaralı olması için özel çaba sarf etmiştim. klima yetersiz kaldığında, odamın balkonuna çıkar, hemen köşede buzlu badem satan adamı izler, hiç tatmadığım buzlu bademin nasıl bir şey olduğu hakkında fikirler üretmeye çalışırdım. kordon boyunca uzanan yürüyüş yolunu dakikalarca seyreder, uzakta demirlemiş gemilerin bandırasını çözmeye çalışır, hemen önümüzde dikili duran dev türk bayrağının meydan üzerine düşen gölgesiyle oyunlar üretir, denizi arkasına vererek fotoğraf çektiren insanları görünce sevinirdim, fotoğrafını çekmeye değer bir şeyler blabildikleri için.

    otelin altındaki balık lokantasının, dışarıya konmuş masalarında, saçları yapılmış güzel kadınlar ve pahalı olduğu belli olan takım elbiseleri içindeki beyler rakı içerler, masalarındaki balıkların anasonla karışık kokusu neredeyse balkonuma kadar gelirdi. o dakikalarda muziplik edesim tutar, balkondan sarkıtacağım bir oltayla, onların masalarındaki ızgara balıkları ya da dil şişleri tutup hızlıca yukarı çekmeyi geçirirdim aklımdan. denizden esen gece meltemiyle serinler, gülümseyerek içeri girerdim.

    çok sıkılıyordum.

    saatlerdir aklımda olan "dışarı çıkıp insan içine karışma" isteğine kulak vermek üzereydim. eğer yiyeceğim bitmeseydi hiç çıkmazdım belki de.

    giyindim, çıktım. çok kalabalıktı sokaklar, balık pişiricisi yine dopdoluydu, midye tava satan adamın başı yine kalabalıktı ve buzlu bademin nasıl bir şey olduğunu ben hâlâ öğrenememiştim. yiyecek bir şeyler aldım, bir şişe de su. odama dönmemem için hiçbir sebep kalmamıştı, bu promenade toplam 10 dakika sürmüştü ve bana yetmişti. dönerken otelin altında bir sinema olduğunu fark ettim. afişinde, kafası tıraşlanmış bir adam ve onun yüzüne bakmayan, yıkılmış bir kadın vardı. adam duvar dibine çökmüştü ve ufakken çok yaramaz bir çocuk olduğu, saçları kazıtılınca ortaya çıkan kafasındaki yarıklardan belliydi. birdenbire bu filmi izlemek istedim. en yakın seans birkaç dakika içinde başlamak üzereydi, hemen bir bilet aldım ve girdim. izlediğim bu film, az önce dolandığım yerlerde çekilmiş, az önce gördüğüm türk bayrağının meydana düşen gölgesinin kullanıldığı, az önce gördüğüm kalabalığın, kıyısından köşesinden muhakkak yer aldığı, zeki demirkubuz'un kader isimli filmiydi.

    zeki demirkubuz'la o gece tanıştık ve birbirimizi bir daha hiç bırakmadık. o geceden bugüne kadar çok "seviyeli" bir ilişkimiz oldu. onu kader'le tanıdığım için kendimi çok şanslı kabul ettim, çünkü önce kader'i, sonra masumiyet'i izlemiş makbul azınlıktandım. daha sonra defalarca izledim o filmleri, c-blok'u, yazgı'yı, itiraf'ı, kıskanmak'ı, hepsini. kamera arkalarıyla, röportajlarıyla, fragmanlarıyla, gazozun dibinde kalmış kısmı pipetle çeker gibi izledim.

    zeki demirkubuz'un tek bir damlasını bile ziyan etmedim ben.

    onun, bende yarattığı o güzel kafayı seviyordum.
    onun, kapanmayan kapılarından girdiğim dünyayı seviyordum.
    onun aklını, gözünü, "siktir git lan, amcık" deyişini seviyordum.
    onun, bekir'ini, onun uğur'unu, onun başını, ortasını ve sonunu seviyordum.
    onun, "düşmüşler" dünyasındaki yerini, kapıcı dairesindeki damlayan musluğunu, kerhane odasındaki pembe ışığını seviyordum.

    bu gazozdan bir fırt daha almak için yeraltı'nı izlemeye de koşa koşa gittim elbette. ve böylece muharrem'le tanıştım. aslında tanıyordum belki onu, belki o da beni tanıyordu. yoksa bu kadar yakın gelir miydi onun yalnızlığı? bir çiçeğin suyu emmesi gibi emiyordum sanki filmi. tek bir karesini, en ufak bir ayrıntıyı kaçırmamak için gözlerimi kapamamaya zorlarken buldum kendimi. yoruldum, ne tatlı bir yorgunluktu bu.

    ankara, ideal bir depresyon kenti! gücenmek yok.

    bu filmi, izmir'de çekemezdi demirkubuz, tepeüstü'ndeki bir pavyonun içi tüm ankara'dan daha sıcaktı çünkü, buzlu badem bile ankara'dan daha sıcaktı.
    ya da istanbul'da çekemezdi. istiklâl caddesi'ndeki bir fahişenin ciğerlerine doldurduğu sigara dumanı, ankara'nın toplamında içlere çekilen tüm sigara dumanlarından daha sıcaktı.

    ankara'dan daha güzel bir şehir seçilemezdi bu adamın görkemli depresyonunu anlatmaya. onun kararmaya yüz tutmuş öğleden sonraları, ısınmak bilmeyen beton apartmanları, mavi branda çekilmiş demir parmaklıklı balkonları, akşamın çökmesinden hemen sonra boşalan sokakları ve onca ışık içinde seçilebilen karanlık... ankara güzel bir seçimdi, merdivenler güzeldi, ışıklar güzeldi, ışık oyunları güzeldi.

    en çok beğendiğim sahnenin muharrem'le fahişenin ilk buluşmasındaki hırlama sahnesi olduğunu söylemeliyim. birbirlerine yaklaşan kafalarının mum ışığında duvara yansıması, sanki asıl "kendileri" şeklinde tezâhür eden o gölgeler, canavarlaşmış iç dünyalarıydı gibime geldi. göndermeydi, şuydu buydu diyorlar, elbette var. aksini iddia etmek saf bir iyimserlik olur. varsın olsun dert mi? filmi anlatacak değilim, izleyen mutlaka izleyecektir. izlesin, sevecek.

    ben zeki demirkubuz olsaydım ve bana filmimi sorsalardı, şöyle derdim:

    eğer ikinci katta yaşıyorsanız, mutlu olmak için birinci kattakilere bakarsınız.
    ama eğer zemindeyseniz, bakabileceğiniz tek şey yeraltıdır.

    çünkü ne kadar aşağıda olursanız olun, kendinizi iyi hissetmek icin daha aşağıdakilere bakmaktan başka çareniz yoktur ve ben hâlâ buzlu badem yemedim.

    ama eğer bir gün yersem, tanıdık bir tat olacağından eminim çünkü bu film, izmir palas oteli'nin balkonundan aşağı bakarken gördüğüm ve köşede duran adamın sattığı, tüm gece boyunca kapış kapış giden, o tadını bilmediğim buzlu bademler gibi bir filmdi.
  • yeraltından notlar'ı okumamış biri için ne ifade eder bilmiyorum ama ben çok etkilendim filmden.

    kızılırmak sineması'ndan çıktığımda akşamdı ve yağmur çiseliyordu. sokak neredeyse boştu. (maç izliyor olmalıydı herkes.)

    aylak adam'ı hatırladım önce, tuhaf bir hissizlik, başka bir dünyanın sisleri arasından belli belirsiz seçilen sarı-kırmızı-lacivert renkler. (öyle uzaktı ki her şey!)

    muarrem'in taksideki çaresizliği gitmiyordu aklımdan. (romandaki tadın en çok alınabildiği sahne odur bu arada.)

    nihayet o eski ağrı geldi saplandı böğrüme... biraz günah işlemek, çamura batmak, kendimi aşağılamak ihtiyacı...

    orhan pamuk'un söylediği gibi, "herkes gibi olmanın bütün o ahlaki yükünden, kurallara ve yasalara uymanın boğucu endişesinden, herkese benzemek için dişimi sıkma zorunluluğundan" kurtulma umudu.

    "kolayca kendim oluverdiğim, kendi kokum, pisliğim, alışkanlıklarım içerisinde mutlu olduğum, kendimi iyiye doğru değiştirmekten ve insanoğlunun geri kalanı hakkında iyimser düşünceler beslemekten vazgeçtiğim o tuhaf yer...

    yağmur altında kendimi bir roman karakteri gibi hissederek yürürken kararımı vermiştim: maç kalabalığının ulaşamayacağı sakin bir meyhaneye oturacak, gırtlağımdan aşağı yuvarlayacağım rakı eşliğinde vüsat o. bener (siyah-beyaz'ı almıştım imge'den) okuyarak sarhoş olacaktım. sonra da... bilmiyorum işte, muarrem'in dediği gibi hayatımı sonsuza dek değiştirecek bir şeyler olmasını biraz korkuyla ama çokça umutla bekleyecektim o gece.

    sonra tuhaf bi' şey oldu...

    sessize aldığım telefonumu saate bakmak için cebimden çıkardığımda "üç cevapsız çağrı" gördüm. karım aramıştı. ona kendi dünyamın sisleri arasından ulaşabildiğimde sesi son derece hayat dolu, cıvıl cıvıldı: "yüksel caddesi'ndeyiz biz", dedi. "kızın pantolon diye tutturdu. şimdi terzide paçalarını yaptırıyoruz. sen sinemadan çıkınca buluşur, yemek yeriz diye düşündük."

    sis dağıldı bir anda, evine yiyecek götüren bir erkek kuş gökyüzünde şöyle bir süzülüp yoluna devam etti. bir anda müthiş bir uğultu sardı her yanı, en büyük cimbom'du ya da fener'di -kimin umurunda! bir adam diğerini gırtlağından tutup yanından geçtiğim kafeden dışarı sürükledi, neredeyse üzerime düşüyordu ikisi de. adımlarımı hızlandırıp yürümeye devam ettim. bir adam "bir lira" istedi benden, bir çocuk bir sigara. yağmur şiddetini artırdı. pek umut yoktu.

    yüksel cadddesi'nde karımla ve kızımla buluştum. ikisini de içtenlikle öptüm ve kızımın yeni aldığı kıyafetleri hiç yüzüm kızarmadan samimiyetsizce övdüm.

    aba'da dürüm döner yedik. orta boy kolaların hediyesi dondurmaymış, aldık. (umarım daha beter olurum!)

    yemekten sonra metrodan güvenpark'a geçtik. dolmuş beklerken karımın kulağına eğildim ve tüm şaşkımlığımla sordum: "ben ne zaman bir aile babası oldum?"

    küskün baktı yüzüme, cevap vermedi. en arka koltuğa oturduk.

    hareket etti dolmuş, radyoda bir spiker heyecanla uzatma dakikalarını anlatıyor maçın. herkesin kulağı radyoda, ben muarrem'i düşünüyorum. derken bi' alkış kıyamet... her ağızdan bir ses çıkıyor, panayır meydanı gibi dolmuş. gırtlağımda yudumlayamadığım rakının kuruluğu, kızımın kulağına eğildim ve sessizce uludum: "uuuuuuuuu!" kıkırdadı kızım ama karım böğrüme bir dirsek attı ve "kes şunu" dedi, "rezil olacağız millete."

    kafamı kaldırıp "millete" baktım, coşkuyla bağırıyor, alkışlıyor, eğleniyordu bir kısmı. bir kısmı da az önce yeraltı filminden çıkmış gibi susuyor, dolmuş camından uzaklara bakıyordu dalgın, mutsuz...

    karıma döndüm ve "biraz eğleniyoruz işte" dedim. "ne var bunda?"

    not: beşiktaşlıyım.
  • ne zeki demirkubuz nuri bilge ceylan'a oscar göndermesi yapmıştır ne de serkan keskin ismail abi'ye selam çakmıştır. ulan bu film ocak 2011'de çekildi. o zaman ne bir zamanlar anadolu'da'nın oscar adaylığı vardı ne de leyla ile mecnun. filmler vizyona girmeden bi gün önce çekilmiyo gençler.
  • çok basit kelimeler seçilerek yazılmış bir kısım var bu filmde;

    tüm dünyanın birleşip hep kötü olanı ne kadar sevdiğini özetliyor sanki.

    "şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. ve dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. arkadaşlığın karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. evet buna bayılırım. arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. "
  • -"dostoyevski gerçek her şeyin anasıdır der. anasıdır ve üstündedir der. zavallı egolarımızın bile. hadi bakalım muharrem efendi, neymiş yıllardır yüzüme haykırmak istediğin şey ?"

    -"dostoyevski gerçek her şeyin anası değil, babası der. ama çok da önemli değil."
  • biraz önce izlediğim harika ötesi film. sanıyorum zeki demirkubuz "dostoyevski şu an ankara'da yaşasa nasıl olurdu acaba?" sorusunun verdiği merakla işe girişmiş. özellikle histeri krizleri esnasındaki konuşma sahneleri dostoyevski romanlarına gömülmüş hissi verdi bana.

    --- spoiler ---

    filmde geçen birkaç önemli öge üzerine düşündüm biraz. bunlar yumurta, köpek uluması ve patates. baş karakter muharrem'in sabah-akşam yumurta yemesi ve yatak odasındaki içinde sarı plazmaların yuvarlak oluşturduğu süs eşyasının da yumurtaya sarısına benzemesi güzel yakalanmış bir ayrıntı. yumurta en temel anlamda basitliği simgeliyor. en basit yemek biçimi iki yumurta kırıp yemektir, hem kolay hem hızlı. yumurta kırmanın herkes tarafından bilinen ve kolay yapılan basit bir yemek olması, aslında baş karakterin de hayatını sadece temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar basit bir şekilde yaşadığını simgeliyor. evi, yaşadığı memur hayatı ve hatta fiziksel anlamda da kendisi çok basit, daha doğrusu çok sıradan. bu sıradanlığı değiştiremeyecek olmanın kişiliğinde yarattığı bozuklukla akla gelebilecek en rezil ve iğrenç şeyleri inatla yapmaya niyetli olan muharrem'in, türkiye'nin en sıkıcı büyükşehirlerinden birisi olan ankara'da geçirdiği hayatı konu alan bir film yeraltı.

    köpek uluması ve fahişeye hırlayıp köpek gibi saldırması da yaşadığı sıradan hayatı değiştirmeye yönelik bir hamle olabilir. hayatını değiştiremeyeceğini anlayan muharrem, televizyonda izlediği leopar belgeseliyle ve temizlikçisinden duyduğu hikayeyle kendisini köpeğe veya kurda dönüştürmeye çalışıyor. kendi hayatından sıkıldığı için ne kadar iğrenç veya absürd olursa olsun başka şekilde bir hayat yaşamaya çalışıyor. köpek gibi uluyan adam hikayesi de tam kendisi gibi bir adamın yaşayabileceği bir şey izlenimini verdiği için ulumaya başlıyor. hatta bir ara kendini köpek rolüne o kadar kaptırıyor ki fahişeye hırlayıp saldırıyor.

    patatesle ne yaptığı sorusunun cevabını sanırım filmi dikkatli izleyen çoğu kişi anlayabildi. ben de anladığımı zannediyorum. porno izleyip, 31 çektiği geceden sonra elinde patatesle uyanması, patatesi koklayan temizlikçinin verdiği tepki, fahişeyle geçirdiği gecede patatesin olması ve fahişe evine geldiğinde "sen beni sapık mı sanıyorsun? o gün sana yaptırdıklarım hoşuna gittiği için mi tekrar geldin?" diye bağırması bana bir fikir verdi, eminim bu satırları okuyanlar da anladı olayı. muharrem'in iğrençlik yapmaktan keyif alması, ne kadar acı verirse o kadar haz duyduğunu söylemesi (hatta kapanış sahnesinde bahsettiği diş ağrısından alınan hazzı dostoyevski'nin romanlarında da okuduğumu hatırlıyorum) patatesle cinsel ilişkiye girmesine, hatta fahişeye verip onu strapon gibi kullandırtmasına sebep oluyor. kendini rezil edecek her türlü olaydan inanılmaz keyif almaya başlıyor muharrem. otelde bağırması, serviste uluması, yemekte tek başına şarkı söyleyip dans etmesi gibi örnekler mevcut.

    fahişeyle konuşması da oldukça güzel bir sahneydi. ölümle ilgili yaptıkları konuşmadan sonra ikisinin de "öleceğiz en sonunda, bari çabuk ölelim bitsin" konusunda hemfikir olmaları aslında ikisinin de hayatlarından ne kadar memnuniyetsiz olduklarını gösteriyor. ikisi de hayatlarında dipteler, ve en yakın zamanda ölüp hayatlarından kurtulmak istiyorlar. muharrem'in fahişeyi hırlayarak korkutması ve sonrasında saldırması aslında bir anlık cinnetin yaratacağı etkiyle karşı tepki verecek olan fahişenin onu öldürmesini istemesiydi bence. ve muharrem o kadar beter bir halde ki, hayatından bezmiş bir fahişe bile ona acıyacak duruma geliyor son sahnede.

    ayrıca son sahnede evi kırıp döküp, kapıyı da açık bırakan muharrem, gecenin bir yarısı eve gelen fahişeye her şey normalmiş gibi "çay koyayım mı?" diye sorduğunda o kadar güldüm ki, klasik bir ekşici olsam sandalyemden düşerdim.

    --- spoiler ---
  • en son masumiyeti izlemiştim, sonra zeki demirkubuz izlemekten vaz geçmiştim. çünkü halihazırda gerçekleşmekte olana, birilerinin odaklanıp, gözümün içine sokması beni üzüyordu, hala da üzer, teşhis edilmiş hastalığının tüm tahlillerini soğukkanlılıkla gösteren bir doktorun tavrını görüyordum, hem de "tedavi yöntemi daha keşfedilmedi, ama bununla yaşamaya devam edeceksiniz" der gibi...

    yeraltını izlemeye giderken iki şey biliyordum sadece, engin günaydın'ın başrolde olduğu ve dostoyevski'den etkilenmişliği. ne ankara'dan haberim vardı, ne de memuriyetten. olsa gider miydim bilmiyorum çünkü çok acıttı.

    yönetmen ya da yazarın başarısını sanırım hiç yaşamadığını, hep yaşayanların içselleştirmesini sağlayabilmesi. araştırabildiğim kadarı ile zeki demirkubuz'un ankara ile pek bir ilgisi olmamış, belki masumiyet'i çekerken gözlemleme fırsatı olmuştur. ama ankara'da memur ya da memur çocuğu olmamış ya da ankara'da mesai sonrası yalnız kalmamış, gerçi tüm bunları yaşasa idi sanırım dostoyevski'ye sırtını dayamasına gerek kalmayacağını da farkederdi.

    ankara sanki yeraltı sadece metro'ya inişten ibaret bir şehir-miş gibi davranan bir köy. son dönem behzat ç. ile başka bir yüzü olduğu ortaya çıktı ama en büyük mafyası bile bürokrasi çarkında ihale kapma derdinde olan bu şehirde en karmaşık yerler devlet daireleri. zeki demirkubuz'un gözündeki devlet dairesi ise, artık sökülmeye başlayan lambrileri ve açık ofis sistemi ile tüm gün işsiz insanların birbirlerini kestiği yerler. tüm bu görsellik bir nebze doğru olsa da o sessizlik hiç bir zaman biteviye yaşanmaz, çünkü bir gün önceki maçın kritik edilme ihtiyacı ya da komedi dizisindeki bir repliğe birlikte gülme ihtiyacı hep duyulur. ya da terfi ile ölüm haberleri verilmeden edilemez.

    başrolümüz de diğer arkadaşları vasıtası ile gözlemleyebildiğimize göre, kültürü kendine dert etmiş ya da bu role soyunmuş bir çevreden, kendini bu dert etrafında görmek isteyen, yazmayı denemiş, başarılı kabul edilen ama bir şekilde devletin güvenli kollarında tembelliği keşfetmiş bir memur. hem de dobralığı düstur edindiği için pek de sevilmeyecek cinsinden. yalnızlığı ve okumuşluğu ona bazı arazlar kazandırmış, arazları da yalnızlaştırmış, ama kinciliği kendi kişiliği mi bilmiyorum. film boyunca, bu karakter vesilesi ile, doğruları en net hali ile söyleyemediğiniz için için için kızarken ya da dilinize geleni hemen söylememeniz gerektiğini telkin ederken buluyorsunuz kendinizi. ve bu filmi işyerinizde izleyen 2-3 kişiden biri olduğunuzu bildiğiniz için, diğer 3000 kişiden erkek olanların ertesi gün sadece pazar günü oynanan maçlardan, kadın olanların ise ev işlerinden ve alışverişten bahsedeceklerini tahmin ettiğiniz için, tüm bunların üstüne lambrileri sökülmüş de olsa gideceğiniz yerin bir kamu kuruluşu olduğunu bildiğinizden mutsuz oluyorsunuz.

    temizlik için gelen kadında, türk kadının çaresizliğini, korunmak için gerçeklere sırt dönüşünü. arkadaşlarda, ne kadar okuyup yazarsan yaz, mevzu seks olduğunda, ödül alınan bir kitaba rağmen, o kitabı bahane ederek işin bayağılaştırılabileceğini, içine sindirememiş ise, "solculuk" ve "entellektüellik" kavramlarının sadece kılıf olabileceğini, erkeklerin ortalarına alabilecek ve kendilerini "birlik" görebilecek ve itip kakabilecekleri bir adam bulduklarında fırsatı hiç kaçırmadıklarını ve bu sayede daha çok yakınlaşabildiklerini gördüm ki, bunlar daha önce de bildiklerimdi. sadece zeki demirkubuz benim bildiğimi, benim dillendiremediğim ve oldukça acıtıcı bir şekilde ifade etmiş.

    başrol ise, nefret ettiğim yan masadaki sinirlendiğinde dosyayı masaya vurup küfreden, tedirgin baktığım, aslında anladığım halde, anlamak işime gelmediği için anlam verememiş gibi yaptığım mesai arkadaşım idi....
  • ankara panora cinebonus'un en küçük salonlarından birisinde gösterime girmiştir. filmden çıktığımda filmi beğenmemek ya da beğenmekten ziyade "biri bana izah etsin, o neden öyleydi, bu ne oldu" soruları vardı aklımda.. ve hep olduğu gibi, bir kitabı, filmi vesaireyi tartışırken en korktuğum şey "kraldan fazla kralcı" olarak, eser sahibinin, aslında belki de hiç de öyle düşünmediği, onu demek istemediği mesajları vermek istediği yanılgısına düşmek.. bu yüzden "biri bana izah etsin" derken bizzat zeki demirkubuz'dan ya da engin günaydın'dan bahsediyorum..

    --- spoiler ---

    - en önemlisi yazarın tayfası neden öyle yavşak, neden öyle yalaka neden öyle zayıf ve yapmacıklardı?
    - kendini uzun uzun koklaması nedendi?
    - patates sadece bir obsesyon muydu? neden herkes patatesi kokluyordu?
    - son yattığı hayat kadınından neden intikam almak istiyordu? kadın ona sapık muamelesi çektiyse bu neden gösterilmedi? yüzüne yüzüne uluyan birisine sapık muamelesi yapmak ne zaman anormal oldu?
    - böylesine bir adamın spor salonu üyeliği olması tuhaf geldi..

    --- spoiler ---
  • sanat eserlerinin ahlaki olarak sorgulanıp, yargılanmasını çok doğru bulmuyorum. ne kadar ahlaksızlık içerdiği iddia edilse de yapılmış olan her sanat eserinin insana dair bir şeyleri anlatmasıyla işlevsel olduğunu düşünüyorum. "yeraltı" filmi de okuduğum pek çok eleştiri yazısında etik olarak sorgulanmış; zeki demirkubuz, nuri bilge ceylan'ı açık açık hırsızlıkla suçlayıp aşağılamış mıymış, solculara laf sokmuş muymuş, görsel dilini dalga geçer gibi o eleştirdiği yalancı sinemacılarınkine benzetmeye çalışıp kendine has çiğ görüntü dilinden uzaklaşarak, o kendisine ödüller layık göremeyen cannes'lara, berlin'lere ikiyüzlüce selam çakmış mıymış?
    bu soruların cevabının hepsi "evet" bile olsa, bunun bir ahlaksızlık göstergesi değil, tam aksine erdemli bir dürüstlük olduğunu düşünüyorum. zeki demirkubuz, ancak onu acılara boğan bu saçma gerçeklikten keyif almaya başlandıkça, sürekli pişmanlıkla sonuçlanan öfke nöbetlerinden kurtulabileceğini anlatan bir film yaratarak bir taraftan da "ben de filmler yaparak hayatta kalıyorum" diyor tüm içtenliğiyle.
  • uyarlama bir film değildir, zeki demirkubuz bahsi geçen romandan esinlenerek böyle bir film çekmiştir. hala "bu nasıl uyarlama, hayal kırıklığına uğradım" diye yapılan eleştirilere anlam veremiyorum. kaldı ki bana göre romanın o kasvetli havası daha iyi bir şekilde de beyaz perdeye yansıtılamazdı. hele engin günaydın o denli mükemmel oynamış ki, kendisine hayran bırakıyor. sadece bunun için bile izlenmeye değer.

    --- spoiler ---

    film boyunca muharrem'in yaşadığı iç sıkıntısı benim de iliklerime kadar işledi. film boyunca onun gibi derin derin nefes alma ihtiyacı hissettim. nedenini bilmemekle birlikte çok gerildim. filmin ankara'da geçmesinden ise ayrı bir tat aldım.

    muharrem'in bir sahnede eve girerken söyledikleri oldukça etkileyiciydi. "eve yalnız döndüğüm böyle zamanlar, hep bir şeylerin olmasını umut ederdim" diye başlayarak söyledikleri... tam cümleleri bulsam sevineceğim.

    yemek sahnesinde muharrem'in söylediğini zannettiğimiz; ancak daha sonra yapamadığını anladığımız sahne bana göre de filmin en iyi sahnesiydi.

    filmin sonunda muharrem'in kendisini kabullenmesi bence güzel bir finaldi. hepimiz yeni bir başlangıç yapmak için sürekli birtakım kararlar alırız, her şey farklı olacak bundan sonra deriz. ama tekrar tekrar hayal kırıklığına uğrarız. en sonunda, ben buyum işte, diyor muharrem. değişmeyeceğini, değiştiremeyeceğini kabul ediyor, iyi olacak belki o; ama bırakmıyorlar. bunu da kabulleniyor. ve acının dibinde yaşadığı o kahredici iç sıkıntısı artık yerini zevk veren bir hüzne bırakıyor. kabullenmesi ve kendi benliğiyle barışması muharrem'e en azından derin acısından zevk duymasını öğretiyor.

    --- spoiler ---