şükela:  tümü | bugün
  • kavimler göçü'nün tüm ihalesinin popüler kültür tarafından üzerine yıkıldığı imparatorluktur avrupa hun devleti. halbuki roma tarihine merakı olanlar bilir, meselenin aslı biraz daha değişiktir.

    dünyayı bitmek bilmez yabancı düşmanlığıyla "biz" ve "barbarlar" olarak iki kutupta tanımlamış roma imparatorluğu, üçüncü yüzyıl krizi ile birlikte çöküşe geçmişti. tabi ki bu durum da yüzyıllardır kan ve kılıç ile ötekileştirilmiş kavimlerin, imparatorluk'un gücüne ve topraklarına göz dikmesine sebep olmuştu. nasıl ki 18. yy'dan itibaren osmanlı imparatorluğu dünya güçleri için bir şark meselesi haline gelmişse, o dönemde roma imparatorluğu da eski dünya'nın kıtasal güçleri olan barbar kavimler için adeta bir garp meselesi haline gelmişti. zaten 376'da başlayan göç, ne ilk ne de son kavimler göçü'ydü. roma'nın kan kokusunu almış barbar kavimler, 3. yy'dan itibaren çeşitli kereler imparatorluk'un sınırlarını ve gücünü sınamaya başlamışlardı bile.

    tarih yazıyla başlar denir ama bu cümleden yapılması gereken çok basit bir çıkarım daha vardır, "tarihi yazıyı kullanabilenler kayda geçirir". kavimler göçü'nün tetik çekicisi avrupa hunları, hedefe vuran mermi göçmen cermen kavimleri ve mermiyi yiyen de roma imparatorluğu oldu elbette. ancak içlerinde yazıya en etkin şekilde hükmeden ve sonraki asırlara kendi yabancı düşmanlığını adeta unutturarak mazlum bir imparatorluk imajı bırakanlar da romalılar oldu. hunlar ise bu konuda, yazıyı bize kanıt oluşturabilecek kadar etkin şekilde kullanmamalarının faturasını çok ağır çektiler.

    teşbihin doğruluğunu, günümüzde kavimler göçü üzerine yapılan kapsamlı araştırmalardan çoğunun hala, ulusları cermenik kavimlerin torunları olan almanya, fransa ve avusturya gibi devletler tarafından yapılmakta olmasıyla da teyit edebiliriz. üzücü şekilde, avrupa hunları'na ise genellikle batı medeniyeti tarihinin sayfalarında, uygarlığı tehdit eden vahşi düşmanlar olarak yer veriliyor. * bu yaklaşımın dışına da ağırlıklı olarak, hunları; olası ataları gözüyle inceleyen gyula nemeth, doğu medeniyeti tarihinin bir parçası olarak gören lev nikolayeviç gumilev ve onların izinden ilerleyen tarihçiler çıkabiliyor.

    avrupa hun imparatorluğu'nun kadim avrupalılara ve onların soyundan gelenlere (edebiyattan siyasete kadar insan zihniyetini oluşturan her alandaki) etkileri, bugün basit bir taramayla bir çırpıda görülüp anlaşılabilir. asli unsuru olan avrupa hunları hakkında sağlam bilgilere de yukarda belirttiğim gibi, çoğunlukla akademik veya akademi referanslı kaynaklardan ulaşılabileceği için ve bizim insanımız da bilindiği üzere okumayı pek sevmediğinden; haklarında paylaşılan, anlatılan, bellettirilmek istenen onca saçmalığa inanılış seviyesi muazzam derecede yüksektir. onları tanımak için, karanlıkta kalan eksik yönleriyle batıya göçen hunların tarihini ve geç roma dönemi avrupa panoramasını bilmek gerekir.

    _ hunların uzak geçmişi

    asya hun devleti önce iç çatışmalar yüzünden kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmış; güney hunları çin idaresine girmiş, kuzey hunları ise bir proto-moğol kavmi olduğu iddia edilen siyen-pi'ler tarafından hazar denizi kıyılarına kadar kovalanmışlardır. tarih, ikinci yüzyılın ortaları, 150'ler civarı.

    ama ne hikmetse 150'li yıllardan kuzeyli hunların 370'ler civarında doğu avrupa ufuklarında göründüğü tarihlere kadar olan nerdeyse bir buçuk asırlık süreç, orta asya göçmenlerinin karanlık dönemiymiş gibi aksettirilir. halbuki öyle bir şey yoktur; lev gumilëv eserlerinde o "karanlık dönem" denen aralıkta göçmenlerimizin başından neler geçtiğini, kendi etnogenez teorisinin safhalarıyla örnekleyerek gayet de güzel açıklamıştır. meraklısıysanız aramaya inanarak eseri bulmanızı ve okumanızı tavsiye ederim.

    kitap tavsiyesi: lev nikolayeviç gumilëv - hunlar

    kuzeyli hunlar hazar denizi sahillerine kadar kovalanıp da artık takip edilmediklerini anladıkları anda, zorunlu göç esnasında kaybettikleri kadın ve çocuk nüfusunu (gerçekleştirdikleri göç silah zoruna dayalı göç olduğu için yanlarına halklarının sadece en güçlülerini alabilmişler çünkü, haliyle çok az kadın getirebilmişler) sağlarında (alanlar, gotlar ve fin-ogurlar) sollarında (sasaniler) olan kavimlerden küçük çaplı kız kaçırma harekatlarına girişerek kapatmışlar. bu da bize, bozkır insanının atı ve silahı olsa da avrat tutkusunun hiç bir zaman değişmediğini gösteren tarihsel bir olaydır.

    kaçırılan kızların yayılan hikâyeleri, söz konusu coğrafyada öyle etkili olmuş ki hunlar 370'lerde tekrar ortaya çıkıp da batı tarihçilerinin ilgilerini yazmaya değer bulacakları kadar çektiğinde; got kralı filimer onların hakkında "cadılarla çiftleşen kötü ruhların tohumları" olduğu efsanesini yaydırtmıştır; tahmin edilebileceği gibi burada "cadılar" kaçırılan kızlar, "kötü ruhlar" da uçkurlarını çözebilecekleri avratlar arayan hun atçanları olmakta. insan kültürünün ne menem bir simgeselliğe sahip olduğunu da filimer'in hunlara dair olan türeyiş efsanesinden anlıyoruz böylelikle.

    bahsi geçen yolla kendilerine kadınlar da temin eden hunlar; üreyip çoğalma hevesiyle nüfuslarını artırıp hazar çevresinin yeni sahipleri olmuşlar. soyları, kadın temin ettikleri halkların genleriyle karışmış ve turani olarak tabir edebileceğimiz dış görünüşleri avrupai görünüşe doğru yumuşak geçişler göstermeye başlamış. böylece attila zamanında nordik kökenli bir hatundan çocuk yapabilen bir hun'un, açık renk saçlı ve gözlü çocuklara sahip olabilmelerinin genetik altyapısı taa o zamanlarda hazırlanmış. bu noktada gumilëv, göç eden hunların karakteristik özellikleri de değiştiği için onlara artık "hun" denemeyeceğini çünkü aslen etnogenez süreçleri sayesinde yeni bir halk haline gelme süreçlerinin başladığını ifade eder ve benim bu yazıda "kuzey hunları" dediğime o "gun kavmi" der ama biz onları "batı hunları" ismiyle biliriz ki ben de bundan sonra anlaşılabilsin diye öyle yazacağım.

    "karanlık dönem" batı hunları için bir bolluk ve bereket dönemi şeklinde geçti. dünyanın her yerinde savaşın hakim olduğu bir çağda, ilginç şekilde sadece hazar coğrafyası barış içindeydi; bu da onların talihi olmuştu. nüfusları ordu-millet halinde yekpare olarak savaşabilecek miktara ulaşana kadar; güzel birer popülasyon artışı, ticaret atılımı ve çevre kavimlerle kültürel etkileşim safhalarından geçtiler. batıda nordik got kızları, doğuda esmer sasani hatunları, hiç birini beğenmeyenler için kendileri gibi orta asya göçmeni olan fin-ogur mültecileri vardı; o günlerde hayat, verilerimize göre eş edinebilecek kadar "şartlara uyumlu"* hun erkekleri için güzel bir zamandı.

    ve tabi ki, 350'lerin sonuna doğru bu bolluk ve bereket zamanının doğal bir sonucu olarak, batı hunları hazar kıyısındaki yurtlarına artık sığamadılar ve eski zor günleri hatırlamayan, savaş için kanları kaynayan yeni nesillerin de serpilip büyümesiyle hunların savaş boruları ötmeye, zilli kösleri gümlemeye başladı. hedef olarak, yurtları karadeniz'in kuzeydoğu kıyılarındaki don nehri çevresinde olan olan; fars kökenli sarmatların soyundan gelen yarı-göçebe alan kavmini seçtiler.

    "neden?" diye soracak meraklı zihinler için açıklamak gerekirse, imkânları olsa muhtemelen sasanilere saldırırlardı; ama sasaniler o dönemde hem roma'ya kök söktürebilecek kadar gelişmiş bir imparatorluğa hem de geliştirilme sebebi asırlar önceki, batı hunlarının kendileri gibi atlı göçebe olan iskit ve sarmat akıncılarına karşı savaşmak olan, baştan ayağa zırhlı katafrakt birliklerine sahiplerdi. sasaniler'in bu dönemsel tanklarına uzaktan ok atılması sinek ısırığından fazla zarar vermemekte; onlarla yakın muharebeye girildiğinde de standart bir atlı okçu'nun her üç veya dört darbesinde ölmeyen katafrakt, düşmanını tek bir darbede alabilmekteydi. hal böyle olunca da hunların sasanilere saldırmayı gözü kesmemişti. onlar da, her ne kadar alan kavminin orta zırhlı yakın muharebe süvarilerine sahip olduklarını bilseler de belli ki galip gelebileceklerini düşünerek onlara saldırmayı tercih etmişlerdi. çünkü karanlık dönem'de kimselere saldırmadan çoğalmayı seçmiş hunların bölgesel olarak birçok dostu, dolayısıyla ordularında da dost kavimlerden temin edebilecekleri farklı nitelikte askerler vardı. onlar da basitçe, yenebileceklerine inandıkları rakibi seçmişlerdi.

    tahminen 350'lerin başında başlayan hun-alan savaşları yine tahminen 359 yılında mutlak bir hun zaferiyle sonuçlandı. hunlar alanların meşhur orta zırhlı yakın muharebe süvarilerini ok yağmurları altında perişan etmiş; yarı-göçebe yaşam sürdükleri için dağ kalelerine de sahip olan rakiplerinin bu kalelerini kâh içindeki askerleri yağma gibi yıpratma yöntemleriyle dışarı çekerek, kâh rüşvetle kandırarak kâh da kalenin içerisinde aç bırakıp ölmelerini bekleyerek ele geçirmişlerdi. savaşın ilk yıllarında açıkça alan kavmini destekleyen ve aynı zamanda onların batı komşuları olan gotlar, savaşın ezici hun zaferine* doğru ilerlediğini görünce ufaktan telaşlanmaya başlamışlardı.

    işte bu noktada, hem yenildikleri halde mağlubiyeti kabul etmeyen alan mültecilerinin yaşadığı dehşet hem de onların bu kadar kolayca yenilebilmesinden gotların duyduğu endişe; avrupa'yı alev gibi saracak hun korkusunun temellerini oluşturmaya başladı. bu kavimlerin yaydıkları hikâyelere göre hunlar, cadılarla çiftleşen kötü ruhların oğulları ve şeytanın atlılarıydı; bebeklerinin yüzlerini doğar doğmaz bıçaklarla 666 kesikle çizerek doğal sakal gelişimlerini engelleyen, kafalarını sargılarla çevreleyerek silindirvari uzun bir kafatası gelişimi göstermelerini sağlayan dizginsiz vahşiler, cehennemden gelen iblislerdi. at üzerinde yemek yiyip uyurlar, bazen eşleriyle bile at üzerinde çiftleşirlerdi. hatta eşleri yetmezse atlarını da düzerlerdi (hunlar hakkında okuma yaparken böyle ibarelere rastlamak bir sıradanlıktır).

    savaştan sonraki yıllar, galipler için mağlup edilen halkın "kendileştirilmesi" süreci oldu gumilëv*a göre. hunların bir kısmı bu "kendileştirme" sürecini üstlenirken diğer kısmı da savaşın bittiği yıl olan 359'da, hemen alania'nın batı komşusu olan (dinyeper nehri çevresi merkezli) gothia üzerine saldırmaktansa, güneybatılarında kalan anadolu üzerine sasani toprakları üzerinden (ve onlarla dalaşmadan) bir keşif seferi düzenlediler. hun kuvvetleri doğu anadolu topraklarını şöyle bir inceleyip yine aynı yoldan geri döndüler. keşif seferleri 363-373 arasındaki on yıl boyunca devam etti. giderek cesaretlenen hunlar, kafkasya üzerinden ermenistan'a girdiler ve roma mezopotamyası boyunca bile at koşturdular. süryani kilisesinin dehşetten urfa'dan nizip'e kaçmış ulularından ephrem the syrian, korkusundan hunların ezekiel peygamber tarafından gelecekleri bildirilmiş yecüc ve mecüc kavmi olduğunu bile iddia etti.

    369'da hunlar artık, sınır komşusu olunmuş ve on yıl boyunca dikkatle izlenmiş gothia'ya da ufaktan akınlar düzenlenmeye, alanların beklenmedik yenilgisiyle zaten işkillenmiş olan gotların paçalarını da ufaktan tutuşturmaya başladılar. çünkü kendilerini ufaktan göstermeye başlayan hunların bu ilk saldırıları doğrudan gotlara değil, zaruretten onlara tabi olmuş kavimleri bağımsızlaştırmaya yönelikti.

    ancak gotlar "memleketlerini savaşmadan bırakıp gidecek korkaklar sürüsü" değildi; başlarında o dönem en az 70 yıldır tahtta oturan ve kendisine bağlı 17 diz çökmüş kavim bulunan, amali beyi imparator ermanaric vardı. ermanaric'in etki sahasını şöyle bir anlatmak gerekirse; devletinin (balti beyi athanaric idaresindeki) batı sınırları romalıların tuna sınırına, doğu sınırı da hunların on yıl içerisinde dağıttığı alania'ya dayanıyordu ve romalılar bile bu 110'luk yaşlı kurt'tan az çekmemişlerdi. imparator, gotların hükümdarlık iddiası için çekişen iki sülalesinden biri olan amali hanedanı'ndan gelse de, etrafı rakip sülale olan balti hanedanı'ndan ileri gelenlerle sarılıydı. nitekim bu politik hizip çatışması hunların birer birer kendi yanlarına çektiği bağlı kavimlerle giderek daha şiddetlendi. alevlenme noktası ise ermanaric'in karşı sülaleden bir kadını yatağa atmak istemesi ancak söz konusu kadın kendisini reddedince onu, farklı yönlere koşan dört ata çektirip parçalatması oldu.

    375'te ermanaric, bu gergin iç koşullar altında kendisine bağlı kalmış kavimlerin reislerini çağırdı, ordusunu oluşturan comitatus'ları ve bandum'ları (bu terimler onların ordu yapılarını inceleyen romalılar tarafından ortaya konmuş) topladı ve hun ordularının karşısına çıktı. cermenik kavimlerin ağır yapılı ve sık saflarda yakın muharebeye dayalı çarpışma taktikleri; düşmanını tercihen uzaktan vuran ve yakın muharebeye ancak düşmanları ok yağmurları perişan olduktan sonra, işlerini bitirmek için tenezzül eden hun atçanları karşısında tertemiz bir yenilgi* aldı.

    yenilginin utancını hükümranlık asaletine yakıştıramayan yaşlı imparator, kabul gören iki rivayetten birincisine göre ya intihar etti, ya da ikinci rivayete göre karşı sülaleden (balti'ler) yatağa atmak istediği kadının akrabaları ve aynı zamanda ileri gelen got soyluları olan asiller tarafından öldürüldü. bu olayın bir de iki rivayetin birleştirilmiş şekli olan anlatısı var; atlara parçalatılan kadının akrabaları, önce güçten düşmüş olan ermanaric'i hadım edip sonra öldürerek intihar etmiş gibi göstermişler. sonu her nasıl olduysa, ermanaric'in ölümü gotların amali ve balti soylarının sancakları altında, nihai olarak iki kısıma bölünmeleriye sonuçlandı. imparatorun soyu olan amali'ler doğudaki hun sınırlarında yaşamaya devam ederek ostrogotlar haline geldiler ve (doğrudan veya dolaylı olarak) yaşlı kurt'un ölümünde payları olan balti'ler de 375'in sonlarında batıya doğru göçmeye başlayarak vizigotlar diye anılır oldular.

    amali'ler yani ostrogotlar, görkemli imparatorluklarının dağıtılması ve hükümdarlarının da öl(dürül)mesiyle hunlara tabi olup attila'nın ölümüne kadar kendilerine yeni bir bağımsız kral seçmediler. ancak bu, hiç kral seçmedikleri anlamına da gelmiyordu. ermanaric'in kendisini takip edecek bir oğlu olmadığından, devletin başındaki amali'lerin bir başka kolundan gelen vithimir ostrogotların kralı oldu. metbu kral *, bağımsızlıklarını bu kadar kolay kaybetmiş olmayı sindiremeyen kavmi ile hunlar arasındaki gerginliği dindirmeye çalıştı. hunlar ostrogotların teba olmayı kabullenemediklerini gördüklerinde, muhtemel bir iç isyanı daha başlamadan bitirmek için balamir'i amali'lerin üzerine gönderdiler. adı geçen balamir hunların batı kanadı reisi midir, yoksa sadece beyler arasından komuta yeteneğiyle sivrilen üstün biri (yani primus inter pares) midir bilemiyoruz (kesin olan şey bir savaş ağası olduğudur) ama tarihçiler dönem harekâtını yöneten kişi olarak onun ismini veriyorlar.

    balamir kurnazlığını kullanarak amali hanedanı'nın taht kavgasına dahil oldu ve hükümranlığı elinden alınan ermanaric soyunu, metbu kral vithimir'e karşı kışkırttı. ermanaric soyu bu yemi yuttu ve "resmi" krallarına karşı balamir'in yanında savaştılar, balamir bu savaşta etkisiz metbu kral vithimir'i ortadan kaldırdı ve onun soyundan gelen amali hanedanı kolunu, aynı vizigotlar gibi batıya kaçmak zorunda bıraktı. kaçan kol daha çocuk yaştaki vithimir oğlu vitheric'in got kralı olduğunu savunuyordu ve bu kolun hizmetindeki alan komutanları alatheus ve saphrax, kralları adına artık bağımsızlık için çarpışmaya devam edeceklerdi. eski imparatorluktan geriye kalan tüm bağımsızlık yanlıları, vitheric'in komutanları yanında birleşmek için firar ettiler. balamir ise teba da olsa kral olmayı kabul eden ermanaric soyundan hunimund'u* yeni "metbu kral" olarak atadı ve tüm bu karmaşık taht oyunlarından sonra gothia hunların eline geçmiş oldu.

    balti'ler yani vizigotlar, ermanaric'in ardından; tuna sınırındaki yerleşik bulunan en güçlü balti beyi athanaric'i kendilerine kral seçtiler ve got direnişinin sürdürücüleri oldular. diarşik sistem* ile yönetilen hunların doğu kanadı, mağlup ostrogotları tebaları olarak "kendileştirme" sürecini üstlenirken; komutan olarak balamir'in öne çıktığı batı kanadı, alatheus ve saphrax himayesindeki vitheric'i ve ostrogotlarını kaçtıkları yere kadar kovalamaya yemin etmiş şekilde batıya doğru takip ettiler. ostrogotların amacı, onları dinyester nehri kıyısında bekleyen athanaric'in vizigotlarıyla birleşmekti ve bunu başardılar. balamir de, eski günlerindeki gibi birleşmeyi başarabilmiş athanaric'in gotlarını nehir kıyısında ani bir baskınla tekrar yenilgiye uğrattı. sene 376.

    işte tam bu noktada; gotların son direniş ümitleri de mağlup athanaric'in daha gerideki nehirlerin kıyısına bir sur inşa ettirmeye başlamasıyla söndü. maneviyatı çöken ve sabrı kalmayan vizigotlar, kendilerine mağlup athanaric'in yine balti hanedanı'ndan ezeli rakibi fritigern'i kral seçtiler. akıbetini anlayan athanaric firar etti. vizigotlar yanlarında az bir miktar ostrogot sığıntısıyla birlikte, tekrar savaşmayı artık düşünemez şekilde batıya doğru kaçmaya başladılar*. vizigotların can havliyle kaçışı yüzünden bugünkü ukrayna, romanya ve macaristan'da yurt tutmuş kavimler domino taşı misali birbirine girdi ve bundan hareketle, kimilerine göre bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan kavimler göçü başlamış oldu.

    _ hunların yakın geçmişi

    athanaric, halkını düşmanına karşı iyi şekilde idare edemeyince hükümranlığını kaybetmiş ve firar etmişti. kendisine bağlı vizigotlarla birlikte önce olt ve tuna nehirleri arasına, oradan da karpatlar'ı geçerek macar ovası'na sığındı. halkının geri kalanı ise artık ezeli rakibi fritigern'in idaresinde, başka bir akıbetin peşindeydi. hunların yükselen yıldızı, gotların belalısı balamir de artık bir tehdit oluşturmayan athanaric'i izlemektense fritigern'in peşinden gitti.

    376 yılı sonbaharına kadar fritigern'in idaresindeki vizigotlar, hun tebaası olmamak için yanlarına sığınmış az miktarda ostrogot ve alan mülteci ile birlikte; arkalarına bile dönüp bakmadan kaçarak ukrayna'yı, romanya'yı ve macaristan'ı geçtiler. yeni kral; eski düşmanları roma imparatorluğu'ndan, tuna ötesine sığınma ve onların federesi olma taleplerinde bulundu. fritigern'in, aynı athanaric gibi, ermanaric hükmünde roma'ya karşı savaşmış olması muhtemeldir. ancak halkının içinde bulunduğu koşullar göz önüne alındığında yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. tuna'nın her iki kıyısında da mülteci kampları kurarak romalıların cevabını beklemeye başladılar.

    doğu romalılar, vizigotların bu talepleri ve tuna'nın güney kıyısına günbegün artan sayılarla yığılan mülteciler karşısında şaşkına dönmüştü. daha on yıl öncesine kadar aynı gotlar, ermanaric'e bağlı balti beyi athanaric idaresinde onlara kök söktürmüştü ve bu savaşçı halkın içine düştükleri içler acısı hal, onları endişeye sevk etmişti. mültecilerden hunlar hakkında giderek artmakta olan savaş, ölüm, yıkım ve kıyamet söylentileri hakkında çok da fazla aklıselim bilgi alamamışlardı. gotların sığınma talebi başkent constantinopolis'e ulaşıp imparatorun cevabı geri dönene kadar, vizigotları kamplarında beklemeye bıraktılar. hun komutanı balamir de onları orada buldu.

    kral fritigern, yardımcısı alavivus ile birlikte halkının sığınaklarını savunmak için 376 kışında ve tuna sığlıklarından birinde, hunların karşısına çıktı. tuna'nın kuzeyinde kalmış mültecilerin, dehşetten kendilerini ölüm pahasına nehrin buzlu sularına atıp roma kıyısına geçmeye çalıştığı rivayet edilir. yapılan muharebede, balamir zayıf got kuvvetlerini hep olduğu gibi bir kez daha yenilgiye uğrattı. fritigern çarpışmadan sağ kurtuldu ve roma şehri durostorum'un (bugünkü silistre) karşısındaki merkez kampa kaçtı. hunlar durdurulamaz görünüyordu ve vizigotları tümüyle yok edilmekten kurtaran şey; muharebe sonrası dolaşarak sığlığı inceleyen balamir'in, ölü taklidi yapan bir got tarafından öldürülmesi oldu. bu (gotlara göre mucizevi) olay karşısında, komutanlarını kaybeden batı kanadı hunları geri çekildiler.

    constantinopolis'teki istişareden sonra doğu roma imparatoru valens, vizigotların imparatorluk'un federesi olma talebini kabul etti. imparator, gotların daha sonra belirlenerek kendilerine yurtluk olarak tahsis edilecek bir toprağa yerleşmesini ve sınır boylarındaki tarım alanlarında çalışacak, nüfusun küçülmesini önleyecek ve savaşçılık yetenekleriyle ordu saflarını güçlendirecek diri işçiler olmasını öngörmüştü. vizigotlar 376'nın sorunda, roma sınırları içine alındılar ve sınır şehirleri yakınlarındaki yeni kamplara yerleştirilerek kendilerine tahsis edilecek yurtluğu beklemeye başladılar. ancak işler hiç de onların istediği gibi iyi şekilde gitmedi.

    imparatorluk vizigotları kabul etmişse de onları barındırmak ve beslemek için gerekli hazırlıkları yapmamıştı. kısa süre sonra kamplarda büyük bir açlık sıkıntısı ortaya çıktı. mülteci bölgelerinden sorumlu komutanlar da gelen az sayıda tedariki iç ederek gotlara insanlık dışı şekilde davranmaya başladı. yaşam için gerekli temel şeyler bile çok fahiş fiyatlara yükseldi. köle pazarları kuruldu ve gotların bir kısmı kendilerini romalılara, akla gelebilecek her işte kullanılmak üzere sattılar. gotların karıları, kızları ve çocukları da romalılar tarafından istismar edilerek kötü yollara düşmeye mecbur bırakıldı. son olarak, romalıların yemeklik bir köpek karşılığında fiyat olarak bir çocuk istemesi, bardağı taşıran son damla oldu. bu rezalete daha fazla katlanamayan vizigotlar, 376'nın sonunda isyan ettiler ve kampları dağıtıp balkan yarımadası kırsalını yağmalamaya başladılar. köyler ve kasabalar gotların eline geçerken sadece surlarla çevrili şehirler talandan kurtulabildi. gotların isyanı, romalılar tarafından ikinci got savaşı'nın başlangıcı olarak kabul edilir. ilki, doğu imparatoru valens'in kazandığı roma zaferiyle 369'da bitmişti.

    imparator valens, çıkan isyana karşı sasani sınırındaki birlikleri batıya kaydırdı ve vizigotların üstüne sürdü. ayrıca batı roma imparatoru olan ve galya isyanlarındaki komuta becerisiyle göz dolduran yeğeni gratianus'a da, takviyeye gelmesi için haber yolladı. gotlarsa 378'e kadar iki yıl boyunca, balkanlarda giderek daha da güneye indiler ve bir ara constantinopolis'in kapısı konumundaki hadrianapolis'i (bugünkü edirne) bile ablukaya almayı başardılar ancak şehri surlarla çevrili olduğu için düşüremediler.

    fritigern ve vizigotları, doğu birliklerinin üzerlerine gönderildiğini duymuş ve bu harekete karşılık olarak, radikal bir kararla macar ovası'ndaki balamir artçısı bazı hun birlikleriyle ittifak yapmışlardı. yanlarındaki ostrogot mültecilerine, kralları vitheric adına hükmeden alan soylu komutanlar alatheus ve saphrax; bu müttefiklerin idaresini almak için birlikleriyle kuzeye gittiler. sözlerini tutmayan romalılarla nihai hesaplaşmanın vaktinin geldiğini anlayan fritigern, üzerine gelen doğu roma ordularını karşılamak için hadrianapolis'in biraz kuzeyine çekildi ve ordugâhını çevreye hakim bir tepedeki bir wagenburg içine kurarak, sayıca üstün doğu roma kuvvetlerine karşı yeni müttefiklerini beklemeye başladı.

    sasani sınırından gelen birlikler, 378 yazında tam mevcutla başkent constantinopolis'e ulaşmıştı. imparator valens, ilk got savaşı'nda da olduğu gibi ordunun komutasını bizzat eline aldı ve kurmaylarıyla vizigotların üstüne yürümek veya batı imparatoru gratianus'u beklemek seçeneklerini değerlendirdi. komutanların bir kısmı, imparatora mevcutlarına rağmen gratianus'u beklemelerinin iyi olacağını söyleseler de bu fikre katılmayan diğer kısmı, imparatorun yeğeni gratianus'un eğer muharebeye yetişirse olası zaferi sahipleneceğini söylediler. zafer, ona birleşik imparatorluğun tek hükümdarı olma yolunu açabilirdi. valens aklının yerine hırsının sesini dinledi ve başkentten ordusunun başında yola çıktı. kolay bir zafer kazanacağını umduğu için ordunun ağırlıklarını hadrianapolis'e bıraktırdı ve ordusuyla 9 ağustos 378 günü, gözcülerin yarım günlük bir mesafe kuzeyde olduğunu söyledikleri vizigot ordugâhına doğru ilerledi.

    valens'in kolay zafer umuduyla hesap etmediği şey, fritigern'in kuzeye doğru o yarım günlük mesafenin her karışını yaktırmış ve tahrip ettirmiş olmasıydı. kavurucu balkan ağustosunda, doğu roma ordusunun kullanabileceği en ufak bir su kaynağı bile bırakılmamıştı. askerler mola vermeden ilerlerken hatlarını bozdular, yürüyüş düzenlerini terk ettiler. imparator sadece, öncülerden tepedeki vizigot wagenburgu'nun çok yakınında olduğu haberini alınca kısa bir mola verdirdi.

    tarihe hadrianapolis muharebesi olarak geçen çarpışma işte bu şartlar altında, hat hizasını kaybetmiş doğu roma süvari birliklerinin vizigot wagenburgu'na çok yaklaşmış olması sonucu başladı. doğu roma ordusu sahaya yerleşemeden, hatta dinlenemeden çarpışmaya girmek zorunda kaldı. bu da fritigern'e, hayallerinin bile ötesinde bir zafer fırsatı oluşturdu. wagenburgu önünde vizigotlarıyla savunma yaparak doğu roma ordusunu oyaladı ve hun birlikleri öncülüğündeki ostrogot süvarilerinin, çevirme harekâtı yapabilmesi için onlara zaman kazandırdı. gerisi, kanlı bir çılgınlıktan ibaretti. arkadan alatheus ve saphrax'ın süvarileri, önden de akrabalarını görerek wagenburg'tan tepe aşağı hücuma çıkan vizigotlar ile çembere alınan doğu roma ordusu; giderek daraltılan çemberde, sıkışıklıktan savaşma yeteneğini tamamen yitirdi ve üçte iki mevcudunu kaybetti. askerler silahlarını oynatmak için kollarını bile kaldıramadılar, birbirlerini ezdiler, havasızlıktan boğuldular. o gün onları çembere alan gotların nişan alma ihtiyacı bile duymadıkları söylenir. hadrianapolis muharebesi; hannibal barca'nın ünlü cannae muharebesi'nden beri, bir roma ordusunun uğradığı en ağır yenilgi olarak tarihe geçti. imparator valens'in cesediyse asla bulunamadı.

    bu muharebeden sonra batı roma imparatoru gratianus, kıdem yetkisini kullanarak başarılı britanya komutanı flavius theodosius'u doğuya imparator olarak atadı. vizigotların zaferi ve romalıların felaketi ile biten hadrianapolis muharebesi'nin anlamı hun kavmi içinse başkaydı. muharebede ostrogotlara keşif, öncülük ve geri destek hizmeti sağlayan hunlar; doğu roma imparatorluğu ordusunun sevk ve idaredeki kabiliyetsizliklerini, büyük birliklerin ancak çok uzun sürede bir noktadan diğer noktaya intikal ettirilebildiğini ve en önemlisi de bu sebeplerle, bereketli imparatorluk topraklarının etkin şekilde savunulamayacağını görmüşlerdi. belki muharebe ganimetinden çok fazla pay almadılar ancak gözleyerek kazandıkları altın değerinde bilgilerle, önce geldikleri macar ovası'na sonra da don nehri civarındaki yurtluklarına geri döndüler.

    ikinci got savaşı 382'ye kadar dört yıl daha sürdü. hunların gördüğü zaafiyetlerin bilincinde olan ve bedelini en acı şekilde hisseden yeni imparator theodosius, bir yandan savaşırken diğer yandan da doğu roma ordusunda büyük bir ıslahata girişti. hadrianapolis, muharebe alanlarında piyadelerin ömrünün bittiğini, zaferin artık süvari birliklerinin elinde olduğunu net şekilde gösteren bir çarpışma olmuştu. bu sebeple imparator, komutanlık deneyimini konuşturdu ve parayla hizmetlerini satın alabileceği her barbar süvari birliğini ordusuna çağırmaya başladı. 378'den 384'e kadarki altı yıl içerisinde ordusunun ezici ağırlığını; yakın muharebe süvarileri olarak orta zırhlı got ve alan birliklerinden, keşif ve uzak muharebe süvarileri olarak da hun birliklerinden oluşturdu. diğer yandan sasanilerin ünlü katafrakt ağır süvarilerinin romalı taklitleri olan, clibanari birliklerini yaygınlaştırmaya ve sayılarını artırmaya çalıştı. ikinci got savaşı'nın; vizigotların sakinleştirilerek ve valens tarafından kendilerine vaat edilmiş federe yurtluklarına iskân edilerek bitirebilmesinde, bu birliklerin payı büyük oldu. doğu ordusu daha 378'de gotlara ağır şekilde yenilmişken flavius theodosius'un ıslahatları sayesinde, 382'de aynı gotların isyanını bastırarak ikinci got savaşı'nı bitirmiş ve gratianus'un zamansız ölümü üzerine 384'te batı roma tahtını gasp etmek isteyen maxentius'un piyade ağırlıklı ordularını batıda perişan etmişti.

    tabi ki bu ıslahatların da bir bedeli vardı. silahaltına alınan barbar birlikleri, kendi örgütlenmelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. bu birlikler genellikle, adeta kabileleşmiş yapıda birbirlerine yakın olan insanlardan kurulu; bir reisin, şefin, komutanın veya savaş ağasının idaresindeki irili ufaklı bandum'lar (ingilizce warband)* şeklindeydi. hangi kavimden olurlarsa olsunlar; istisnasız olarak sadece kendi önderlerinin komutasını takip ediyor, romalı komutanlardan emir almıyor ve doğu roma ordusunun disiplinine girmeyi reddediyorlardı. önderleri ise sadece hizmetlerini kiralayan imparator'u biliyor, ücretleri karşılığında o nerede savaşmalarını emrederse birlikleriyle orada savaşıyorlardı (romalılar yine de onları kategorize etmeden duramadılar ve bandum üyelerinin sıkı yoldaşlıklarına nazire yaparcasına onların comitatus (ingilizce companions)* adlı bir sistemi oluşturduklarını söylediler; birlikleri de örneğin comites hunni* şeklinde, kavmin ismiyle anıyorlardı). bu bandum önderleri, romalıların kendilerine ne kadar muhtaç olduklarını gördüklerinde ise kendilerine verilen ücretle yetinmemeye başlıyor; artık sadece paradan ziyade devlet idaresinde ayrıcalıklar, yetkiler ve makamlar da talep ediyorlardı. sözgelimi, doğu ordusunda görev yapan ve gaspçı maxentius'a karşı savaşmış olan hunlar, 388'de hizmet süreleri bittiğinde, ne gotları müteakiben balamir tarafından ele geçirilmeye başlanmış romanya'ya ve macaristan'a ne de don nehri civarındaki eski yurtluklarına dönmeyi istediler.

    artık avrupa hun devleti olarak anabileceğimiz yapılanmanın batı kolu, ünlü komutanları balamir'in ölümü sonrası, onun ayak izlerini takip ederek karpat dağları'nı aşmış ve ünlü macar ovası'na gelmişlerdi. devletin doğu kanadı don nehri civarında ostrogotların kendileştirilmesi sürecini üstlenir ve tuna'nın güneyinde gotlar ile romalılar birbirlerini kırar iken, bu toprakları sahiplendiler. fakat karpatların ormanlık vadileri, bozkırları seven göçebelere uygun değildi ve macar pusztası da onlara hayallerindeki çimen denizini sunmuyordu. tuna'nın coşkun kolu tisza, otlaklarını ikiye ayırıyor ve ilkbaharda sellere neden oluyordu, kıyıları da bataklıklarla doluydu. bu yüzden sanılanın aksine, hunlar ilk etapta macar ovası'nı yurt olarak kabul etmediler ve devletlerinin merkezini don nehri civarındaki güvenli bölgelerde tutmaya devam ettiler. batı kanadı bu toprakları roma imparatorluğu'nun nihai şekilde ikiye ayrıldığı 395'e kadar, genellikle askeri üs olarak kullandı. bu üsten ikinci got savaşı'na birlikler göndererek müdahil oldular ve yıllar geçtikçe kendilerine bağlı kavimler de bu üste yurt tutmaya başladı.

    395'e kadar olan icraatları ile adının başına büyük sıfatını kazanan imparator theodosius*, batı tahtını gasp etmeye çalışan maxentius'un da 384'te mağlup edilmesiyle, uygun eş imparator adayı olmadığı ve yeterli kıdem de sahip olduğu için imparatorluğu tek başına yönetmeye karar vermişti. kimi batılı tarihçiler, o milano'da 17 ocak 395 gecesi öldüğünde ilk çağ'ın bittiğini ve orta çağ'ın başladığını söylerler. yani kendisi; onlara göre, ölümü çağ kapatıp çağ açacak kadar büyük bir imparatordur.

    işte tam o yılda, avrupa hun devleti'nin doğu kanadına bağlı itil nehri civarındaki bir obada, dünyada büyük bir imparator ölürken ve imparatorluğu nihai şekilde ikiye bölünürken, bir erkek çocuk dünyaya geldi. ona doğum adı olarak muhtemelen, kıyısında doğduğu gür itil nehri'nin kendi dillerindeki adı olan ettil'i* (hunların konuştuğu varsayılan lehçeye en yakın akraba olarak gösterilen çuvaşça'da bugün itil'in adı hala ettil'dir) verdiler. kendisi yetişkinliğinde, bütün dünyada attila olarak bilinecekti.