encre battal gazi (362)

  • 4877
  • 0
  • 0
  • 0
  • 2 yıl önce

babanın kanser olduğunu öğrenmek

yaşamımı kimseyle paylaşmayı sevmediğimden her şeyi kendim, kendi içimde çözmeye çalışırım. 14 mayıs kötü bir gündü, kendime yetmemek, annemle paylaşmak istedim. işten vakit ayırdım, anneme mail attım.

“anne çok kötü bir gün. sabah 8’de uyandım. 8’de yola çıkmış olmam gerekiyor. yataktan koşturmaya kalktım. duş almadan güne başlamayı sevmiyorum, alelacele su akıttım işte. şans bu ya su da kesik miydi neydi ip gibi aktı. suyu neden gelişmişlik saydıklarını daha iyi anladım.
oğluma veda bile edemeden, göz ucuyla bakıp çıktım evden.

trafikte koşturdum, sağa sola, canavarlık ettim. kahvaltımı sokaktan aldığım simitle, makyajımı kırmızı ışıkta beklerken, elime kremi otoparktan asansöre yürürken, parfümümü asansör çıkışında, kahvemi bilgisayar açılırken...

ne için? neden? yaşam akıp gidiyor ve durmadan aceleyle yaşıyorum anne. otoparka inerken önümde sallana kişilere dayanamıyor, printerdan kağıdın çıkmasını beklerken süre uzuyor, dinginlik istedikçe olmuyor, içime giren çalar saat tik tak ediyor, koşuyor, koşturuyorum. böyle olmamalı anne… bir şeyi düzeltirken, bir şeyi bozuyorum. c’est la vie değil bu ya da öyle olmamalı.

çalışmak da istemiyorum anne. depresyonda mıyım, ne dersin?”

mail yazma aşamasında esnasında dünyayla bağımı kopartmış, kulaklıkları takmış, mp3’ten başka bişi duymaz hale getirmiştim kendimi. gönder tuşuna bastım ve 1-2 saniye sonra cevap bipi çaldı kulaklarımda. 2 kelimelik bir bipti.

“baban kanser”.

ne ben babasızlığa, ne oğlum dedesizliğe ne de annem kocasızlığa hazırdı. bir çok kanser vakası yaşadığımız için, aman da iyileşir, peeeh kanser de neymiş diyememiştik ilk bakışta.

kulaklıkları çıkarttım, çekmecemi açtım, çantamı ve mendillerimi aldım. kubik yaşamlardan bir kubikte bunlar, karışık duygular yaşanıyordu işte. yarın görüşürüz dedim, hiçbir açıklama yapmadan, işlerin beni beklemesini, abuk subuk insanların kaprislerini önemsemeden asansöre yöneldim. sabah parfüm sıktığım yerde havayı kokladım, eser kalmamıştı. tüketmişti zaman.

evet kötü bir gündü. sözlüğe yazdığım diğer kötü günler gibi. kötüleri bir yere kaydetmek için yazar gibi. çok sıktı…

geçen ay arkadaşımın babasını toprağa verdik. camiye vardığımda ağlaya bağıra sarılmaya koştu bana. “gitti… gitttiiiii” diye ağlıyordu. mezar başında gel en önde duracağız dedi bana. her şey gözümüzün önünde yaşanıyordu, yan çevirmeleri, tahtalar, topraklar. arkadaşımın baba baba gitme baba diye bağırmaları. gözüm eşine takıldı, kendi babasının sırtını sıvazladı, iyi ki sen hayattasın der gibi.
insan kendi başına geleceğini hayal etmiyor. oysa hep demezler mi önce babalar, sonra anneler, en son da arkadaşlar gider, hepsi giderek daha çok acıtır diye.

ölmeden mezara koymuştuk adamı. ama öyleydi işte. artık erime süreci başlayacaktı, bile bile bekleyecektik, ayrılığın uzamasını dileyerek, umarak. kime baba diyecektim? oğlanın evde dede dede diye dolanmasını nasıl kaldıracaktım?

ailemin küçülmesini istemedim hiç. kim ister ki zaten? gözlerim acıyor. 14 mayıs 2008’i yaşamak istemiyorum. dünden başlayayım ben.

devamını okuyayım »