haydutwatma

  • mülayim ama sempatik (537)
  • 692
  • 2
  • 0
  • 0
  • geçen ay

bakanlık emrine alınmak

eskiden memurların açığa alınmasıdır. aziz nesin'in hikayesi ile daha detaylı öğrendim.

bakanlık emrinde biri

kusura bakmayın, hikayemin başında <<bakanlık emrine alınmanın>> ne olduğuna değğin küçük bir bilgiçlik taslamam gerekiyor. bir memurun üçte ikisi sepetlenir de üçte biri bağlı olduğu bakanlıkta kalırsa <<bakanlık emrine alınma>> derler. bu sorada aylığın üçte birini verirler. çalıştırmazlar da... başka bir iş de yapamazsın. soruşturma sonunda sorumlu görülürse mahkemeye verirler. hiç bir sorumluluğun yoksa, ya yeniden işe alırlar, yada hiç almazlar. ama hiçbir sorumu olmasa bile, işini yeniden alanlar pek azdır. <<görülen lüzum üzerine>> filan gibi bir kulp uydurupmemeurluktan sepetlerler.

çok kişi <<bakanlık emrine alınma>>nın ne olduğunu bilmez de ondan bunları anlattım. başıma gelenler de zaten o yüzden olmuştu.

beni <<bakanlık emrine>> almışlardı. sonumu iyi görmüyordum. mahkemeye veremiyeceklerdi ama, bir kulp bulup atacaklarını biliyordum. hem de öyle oldu. sonunda benim kadromu kaldırdılar. kadro olmayınca da ister istemez hidrojen gibi açıkta kaldım.

<<bakanlık emrine>> alındığım sırada iş yok, güç yok hiç olmazsa anadolu gezisine çıkayım, dedim. sınıf arkadaşlarımdan biri, orta anadolu illerinden birine yeni vali olmuştu. birkaç kez, ille de gel, diye mektup yazmıştı. orasını da hiç görmediğim için, hazır bakanlık emrine de alınmışken, gidip bir gezeyim, dedim.

ikinci dünya savaşının da en civcivli zamanı. ekmekten, şekere, gaz kadar herşey karneyle veriliyor. kadından başka herşey karneli. yalnız kadın bol o sıralar...

küçük bir valizle yola çıktım. arkadaşımın vali olduğu ile gittim. vilayet konağında bir toplantı varmış. ben arkadaşımın odasına girdim zaman, içerisi kalabalıktı. arkadaşım beni görünce, boynuma sarıldı, kucaklaştık. odasında altı kişi vardı. onlara beni,

- sınıf arkadaşımdır, bizim sınıfın en çalışkanıydı... diye, pek çok öğerek, şişirerek tanıttı. öyle pohpohladı ki, utandım. oldum olasıya utangacımdır. arkadaşımın beni, kendine pay çıkarmak için pohpohladığını anlıyordum. odasındaki altı kişiye, <<bakın benim ne değerli arkadaşım var...>> demek istiyordu. aklımsıra o beni şişirdikçe ben de onu göklere çıkaracaktım. o da, böylece övünecekti. oysa ben, o beni övdükçe büsbütün büzülüyor, küçüklüyordum. ağzımdan ikidebir <<estağfurullah>>dan başka söz çıkmıyordu.

arkadaşım olan vali, beni durmadan şişiriyordu ama, öbürlerinin hiç aldırdığı yoktu. bu altı kişi, giyinişlerine, konuşuşlarına bakılırsa, bu ilin yerli zenginleri, sayılı ve soylu kişileriydi. onlar kendi dalgalarında, valiyle olan çıkarlarındaydılar.

epey şişirdikten sonra vali olan arkadaşım,

- ee... nasıl oldu da gelebildin?...dedi.
- hiç sorma, dedim, işten güçten başımı kaşıyacak vaktim yoktu ya, bereket versin bakanlık emrine alındım da, işte o fırsattan yararlanır gezmeye geldim.

bakanlık emrine alındığımı duyar duymaz, vali arkadaşımın yüzü karmakarışık oldu. birdenbire bozuldu. ama buna karşılık deminden beri bana boşveren altı kişi, büyük bir ilgi duydular. bir tanesi, büyük bir saygıyla,

- ya... dedi, demek zatıaliniz bakanlık emrindesiniz?
- evet, dedim.
- efendim, vilayetimize hoş geldiniz. birdenbire oldu... neden daha önce haber vermediniz beyefendi? sizi karşılayamadık, affedersiniz.

başka birisi de,
- zatıaliniz şehrimizin misafiri sayılırsınız, dedi.
ama valinin suratı asılmıştı. bakanlık emrine alınmış bir arkadaşının kendisinin ziyarete gelmiş olması, hükümet yanındaki durumunu bozabilirdi. suratından içinden geçenleri anlıyordum.
- ne zaman gideceksin? diye sordu.
- biraz önce geldim, birkaç gun kalır, giderim, dedim.

altı kişiden biri,
- aman beyefendi, biz sizi öyle kolay kolay bırakmayız. misafirimizsiniz... dedi.

bitürlü durumu kavrayamıyordum. içimden, demek bu adamlar muhalif olacaklar, onun için bakanlık emrine alınmış birine böyle saygı gösteriyorlar, dedim.

arkadaşımın suratına dayanamadığım için,
- kendime gir otel arıyayım, dedim.

o da bana çeyrek bir ağızla,
- giderken yine uğra, dedi.

ben kapıdan çıkarken, hiç yerinden kıpırdamadı. buna karşılık o altı kişi beni taa kapının dışına kadar saygıyla uğurladılar.

şehrin en büyük oteline gittim. otel katibi otel defterine kimliğimi yazarken,
- ne iş yaparsınız? diye sordu.
- bakanlık emrindeyim, dedim.

katip birden yerinden fırladı, ceketinin önünü ilikledi,
- otelimize şeref verdiniz efendim, dedi.

elimden valizimi aldı, beni odama kadar götürdü.
- bir emiriniz var mı efendim? dedi.
- estağfurullah... dedim.

otel odasının penceresinden biraz baktıktan sonra dışarı çıktım. kimi görsem durup saygıyla selam veriyordu. arkamdan da,

- bakanlık emrinde... diye fısıldaştıklarını duyuyordum.

neler döndüğünü bitürlü anlıyamıyordum. bu saygı gösterisi nedendi?

herşey gibi o zamna ekmek de kıt. lokantalarda bile ekmek yok. fırının önüne halk yığılmış, birbirini eziyor. ben de oraya sıkıştım. derken yanıma bir bekçi sokuldu. bir selam verdi:
- buyrun beyefendi.

kalabalığı itersek yol açtı. oradan biri,
- yahu, bu ne iş? biz sabahtan beri burada beklerken... diye söylenecek oldu. bekçi hemen yanına yanaştı,
- şişşşşt!... ne söyleniyorsun be... o bakanlık emrinde bir adam... diye fısıldadı.

fırına girdik. bekçi fırıncıya, beni göstererek,
- beyefendi bakanlık emrindedir, hergün ne kadar ekmek isterse oteline götüreceksiniz, dedi.

fırıncı da,
- başüstüne, tabii... elbette... dedi.

fırıncıdan çıktım, bir lokantaya gittim. o zamanlar yarısı toprak, yarısı arpa ve çavdar, bir parça da buğday unundan kapkara bir ekmek yeniyor. benim önüme, pamuk gibi kocaman bir francala getirdiler.

yemek yerken sağdan soldan konuşulanların benim için olduğunu sezinliyordum.
- teftişe gelmiş olacak...
- habersizden gelmiş.
- apansızdan bastırmış...
- aşkolsun... insan bakanlık emrinde oldu mu, böyle olmalı...

yemekten sonra garson para almadı. lokantanın sahibi geldi, önümde iki büklüm.
- aman efendim, dedi, kırk yılda bir şehrimize bakanlık emrinde bir zat gelmiş, siz benim misafirimsiniz. dünyada para almam.
- yahu, ben bakanlık emrindeyim, dedikçe, o,
- biliyoruz efendim, bakanlık emrindesiniz, diyordu.

ne yaptımsa parayı aldıramadım.

hemen o gün bu şehirden ayrılmaya karar verdim. öğleden sonra valinin yanına gittim. odasında yalnızdı.
- birkaç gün kalacaktım ama, vazgeçtim, bugün gidiyorum, dedim.
- valla sen bilirsin, dedi.

saatine baktı,
- yarım saat sonra otobüs var, dedi, burada günde bir otobüs kalkar istasyona...

gitmek üzere ayağa kalktım.
- dur, yanına birini vereyim de seni otobüse kadar götürsün. otobüslerin nereden kalktığını bilemezsin, dedi.

gidip gitmediğimi iyice anlamak, benden kurtulduğuna inanmak için yanıma adam vermek istediğini anladım. zile bastı. gelen memura,
- beyi otobüse kadar götürüp uğurlayın! dedi.

sonra da ne olur ne olmaz gibilerden o adama,
- bey bakanlık emrindedir, dedi.

yani, <<göz kulak ol, ona göre...>> demek istiyordu. valinin odasından çıktık. ama bir türlü vilayetin kapısından çıkamıyoruz. kapıya gelince, adam iki kat eğildi.

-buyrun efendim, dedi.
ben de ona,
- rica ederim, siz buyurun, dedim.

doğrusu ben o kadar ince biri değilimdir ama, karşınızdaki incelirse, ister istemez siz de incelmek zorunda kalıyorsunuz. adam,
- vallahi olmaz, istirdah ederim, önce siz buyurun, dedi.
- imkanı yok beyefendi, önce siz buyurun, dedim.
- hicap ederim beyefendi... zatıaliniz buyurun...
- katiyen olmaz...
- aman efendim...
- lütfen...
- ayağınızı öpeyim, geçin...
- kulunuz olayım, siz buyurun...
- nasıl olur efendim? yalvarırım buyurunuz.
- valla buyurmam, allah aşkına geçin...
- ayıp olur...
- olmaz olmaz... geçin...
- emredersiniz, lakin siz önce...
- beni mahcup ediyorsunuz.
- asıl mahcup olan bendenizim...

saate baktım, otobüsün kalkmasına yirmi dakika var.
- yahu, otobüsü kaçıracağız, geç şuradan! dedim.

adam yerlere kadar eğilerek,
- hizmetkârınızın efendim, başüstüne efendim... diye diye yüzü bana dönük, kıçın kıçın kapıdan çıktı. arkasından da ben çıktım.

ama bu kez de bitürlü yolda gidemiyoruz. adam önünde el pençe durup duruyor. duruyor dedimse; yanımda değil, benden üç adım geride, sol yanımda.
- ayıp oluyor beyim, dedim, yanıma gelin rica ederim.
- siz buyurun, ben arkanızdan gelirim, dedi.

hiç böyle arkamda adam yürütmeye alışmamışım. bayağı utanıyorum. onunla bir hizaya gelmek için üç, dört adım geri gittim. bu kez de o da geri geri gitti. yine aramızda üç dört adım kaldı. ben, bir sol geri daha yaptım. o da sol geri yaptı. başımı geri çevirip adama baktım.
- yahu, gel yanıma da gidelim, dedim.
- aman efendim, estağfurullah, dedi. bendeniz zatıalinizle yanyana yürüyebilir miyim?
- kardeşim, ben bakanlık emrinde bir memurum.
- biliyorum efendim, inşallah daha da yükselirsiniz.

bir sol geri daha yaptım. o da öyle...
- rica ederim, yanıma gelin.
- çok alçakgönüllü bir insansınız. lakin yanınıza gelemem. başkaları görürse vallahi bendenizi haddini bilmiyor diye ayıplarlar.
- kimse görmez, gel şöyle. ara sokaklardan gideriz, kimse görmez, gel!
- maruz görün, gelemem.
- gel yahu!
- gelemem beyefendi.

şöyle aklımca bir geri sıçrayım da adamı tutayım, dedim. bir saldırdım geriye... nerde, o benden önce çekirge gibi sıçradı. aramızda hep üç, dört adım tutmaya çalışıyor. biz üçer adım geri geri sola doğru gidiyoruz. vilayet binası arkamızda kalacağına, önümüzde kaldı. biz gerimizde, solda bir sokağa saptık. ben sol geri ettikçe, o da sol geri ediyor. artık iş inada bindi.
- yahu gel, yanıma gel, otobüs kalkacak.
- kalksın, dedi, otobüs değil uçak kalksa bendeniz yanınıza gelemem.

koşup da şunu yakalayayım hiç olmazsa, dedim. bir saldırdım. o benden önce tetikteymiş. başladı kaçmaya. biz artık otobüsü falan unuttuk, otobüs diye ben adama koşuyorum. millet de yığılmış, bakıyor.

adamı yakalamaktan umudu kesince,
- allahaşkına gel... dedim.
- başüstüne geleyim, dedi.
- ama yanıma gel...
- arkanızdan geliyorum beyefendi...
- canın isterse gel, ben kendimden giderim, dedim.

yürümeye başladım. bu kez de arkamı bırakmaz.
- yahu git birader, başıma bela mısın?
- sizi bırakamam, uğurlıyacağım. vali bey darılır sonra.

deminki kovalamacadan da arkamıza bir yığın takıldı. hep birden otobüse geldik. bana en önde yer ayırmışlar. kalabalığın konuşmasından, demin adamı kötü bir iş yaptığı için kovaladığımı sandıklarını anladım.

- aşkolsun, diyorlardı, her bakanlık emrinde olan böyle olsa, bütün işler düzelir.
- yahu iyi ki sabri beyi hiç görmedi. onu görse sokak ortasında döverdi...
- ne adam be...
otobüs kalktı. ben de kurtuldum.

devamını okuyayım »
23.07.2014 12:39