spackinq

  • 291
  • 7
  • 0
  • 0
  • 2 hafta önce

rene descartes

cogito ergo sum

descartes'ın 17. yüzyılda yaptığı felsefi çalışmalar nedeniyle; modern felsefeye ilk adımı atmış kişi olarak bilinir. bu nedenle descartes'a "modern felsefenin babası" da denilir. descartes matematikçi olduğu için felsefi sorgulamalarını bilimsel yöntemleri üzerinde gerçekleştirmiştir. descartes’ın olumsuz hatta günümüzden beri çelişik bulunan bakış açısı şudur; kendisi gerçek bilginin, hatta insan varoluşunun temelinin bilimsel faaliyetlerden geçtiğini savunur yani asli gerçekliklerin, doğru bilginin merkezi matematik ve türlü sayısal kuramlardan olduğunu söyler. hayali gerçekliği yok sayar ve bilgisinin gerçekliğini yalnızca 2+2=4 üzerine kurulmuş olması analitik bakış açısını gösterir. sayısal zekâ onun için tek gerçek unsur olmuştur ancak duygusal zeka varlığı ise tartışılabilir bir olgu olmuştu descartes için. bugün bir ressam tablosunu şematik olarak bile oluşturmaya başladığında tuvali dörde bölüp planlamaya başlıyor. bir şair dizelerinde ahenk oluştururken seslerin sayısal olarak uyumunu önemsiyor. bir besteci eserini bestelerken matematiksel hesaplarda bulunuyor. peki bu durumda duygusal zekâ dediğimiz şey descartes için bir hiçlik göstergesini mi oluşturmuş oluyor?
descartes ile başlayan yöntemli bir şekilde şüphe duymak, yeni bir felsefe çağı adımındaki ilk adımlardır. descartes'ın şüpheciliği kesin bilgiyi bulana kadar tüm bilgileri gözden geçirme anlamındadır. descartes’a göre kesin bilgi mevcuttur, şüphecilik ise bir yöntem mahiyetindedir. akıllara bunun tezini oluşturacak bir söz ile desteklenmesi gerektiği geliyor: “kesin olan bir şey var. bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek, şüphe etmek düşünmektir, düşünmekse var olmaktır. öyleyse var olduğum şüphesizdir. düşünüyorum, o halde varım. ilk bilgim bu sağlam bilgidir, şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim."
us denilince akıla gelecek felsefecilerden biri descartes’dır. "doğru yargılama ve doğruyu yanlıştan ayırma gücü, sağduyu ya da us diye adlandırılan güç, doğal olarak bütün insanlarda eşittir." kişinin düşünce yolunda verimli sonuçlar alamamasının tek nedeni usunu iyi kullanamıyor olmaktan başka bir şey olamaz. kuşku usu doğurur. us doğruyu; doğru ise düşünmeyi. peki düşünülen doğru, usun sınırlarında olduğu için gerçekliği ne kadar kanıtlanabilir?
kesinliğe bu kadar analitik bakılırken doğruluk payından ne kadar fedarkarlık edilmesi gerekilir? doğru olan şey gerçekten doğru ise ve bu bir şekilde kanıtlanıyor olsa bu durum kimin için geçerli olabilir? doğruluğu görecelik bir durumda düşünürsek şayet bilgi anlayışında mutlak ve nesnel gerçek anlayışından ayrılır, bilginin kesinliğinden ve genel geçerliliğinden şüphe edilir duruma gelir. bütün bilgilerin göreli olduğu, etikte ise görecilik mutlak ahlaki değerlerin varlığını ve olabilirliğini kapsar. bunlara göre bilgi ya da ahlaki değerler tarihsel koşullara, dönemlere, toplumlara, kültürlere ve kişilere göre değişim gösterir. bu durum descartes’in görecelik felsefesine zıt bir durum sergiler. gorgias’a göre, “hiçbir şey yoktur; bir şey olsaydı bile biz onu bilemezdik; bildiğimizi var saysak bile başkalarına bildiremezdik.” bu durumda kesin bir bilgi söz konusu olamaz. descartes’ın kesin bilgiye ulaşma durumu gorgias’a göre bir şey ifade etmez. bu durum ortaya, insanın karbon tabanlı bir canlı olmasının yanı sıra bir makineden farkının ne olduğunu asla bilemezdik. bilsek bile descartes açısından, “şüphe” kavramının içinde boğulup kalırdık. bunun tek sebebi bilinçtir. bütün canlılar çevresiyle ve evrenle iletişim ve etkileşim halindedir. insanı çok şeyden ayıran özellikler ise yalnızca dış dünyayı algılaması değil aynı zamanda kendi varlığının ve benliğinin farkında olmasıdır. düşünüyor olabilme ve en önemli olan duygu gösterebilme kabiliyetine sahip olabilmesi bu durumun bir parçasıdır. yapay zekanın düşünebildiği bir duruma gelmesi kendi varlığının ispatıdır ve “insansı” olabilmesi için yeterli bir sebep olarak gösterilebilir. geriye kalan ise organlar,vücut sistemi vs. bir tür mekanizmalar sistemi gibidir. yani kablolar, güç kaynağı, motorlar ve günümüzde kullanılan işlem yeteneğine sahip androidler. insanı insan yapan bilinç ise yapay zekâyı metafor olarak düşündüğümüzde elektriğe benzetebiliriz. bu aynı tanrı’nın yarattığı birer makine gibi. bilinç dediğimiz kavram enerjiden doğan bir şey olsa gerek ki bu duruma ruh kavramınıda ekleyebilir ve bu durumda elektrikle iligili bir algoritma ortaya çıkarabiliriz.

descartes'ın yapay zekâ kavramına ilişkin bir şeylerden yola çıkılacaksa şayet ilk çıkacağımız yol, töz kavramı olmalıdır. descartes'in bakışı üzerine evreni özne ve nesne olarak ikiye böler. bu durumda iki töz ortaya çıkarır: uzamlı töz ve düşünen töz. uzamlı tözü doğayasalarının alanı içine sokarken düşünen tözü ondan tamamıyla koparır. descartes, tözü önce, "var olmak için kendinden başka bir şeye ihtiyacı olmayan şey" olarak tanımlar. bu tanımın tek karşılığı ise tanrı'dır. daha sonra, insanı da "var olmak için tanrıdan başkasına ihtiyaç duymamak" bakımından töz olarak ele alır. tanrısal ve ruhsal olanı sonsuz töz, insan ve beden kavramlarını ise sonlu töz olarak tanımlar. descartes maddede tam bir mekaniklik bulur, maddesel olguların tümünü devinimle açıklar. devingen olan uzamda olandır, yer kaplayandır. düşünceyle ruh aynı şeydir ve "insan ruhu tanrısal bir şeylere sahiptir. insanda ruh ya da düşünsel olan, bedenle birleşmiştir” diye yorumlar descartes.

descartes’a göre varlığın ispatı düşünebilmektir. sistemler bütünün yani evrenin içindeki hayvanlar descartes’a göre düşünemezler. bu durum onları birer varlık yapmıyor değil fakat bilinç her şeyin ötesinde olduğu için, hayvanları yapay zekadan ayıran olanaklar söz konusu olamaz. “bu iki aynı araçla insanlarla hayvanlar arasındaki ayrım da tanınabilir. çünkü çok şaşkın ve çok aptal kişiler de, bu arada deliler de içinde, kendi düşüncelerini anlatmak için çeşitli sözlerden bir bütün oluşturmaya ve onlardan bir söylev kurmaya yatkın olmayan herhangi bir insanın olmaması, buna karşılık ne kadar yetkin ve olanaklı doğmuş olursa olsun bu gibi şeyleri yapabilecek insandan başka bir hayvanın da bulunmaması oldukça belirleyicidir.

descartes hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi, “zihnin yetkinliğini sağlayan daha başka nitelikler bilmiyorum; çünkü usun ya da sağduyunun bizi insan kılan ve hayvanlardan ayıran tek şey olduğu kadar onun tümüyle her kişide varolduğuna inanmak ve bu yolda aynı türün bireylerinin biçimleri ya da doğaları arasında değil, ancak raslantıları arasında çokluk ve azlık bulunduğunu söyleyen filozofların ortak görüşünü izlemek istiyorum.” diye yorumlamıştır. sağduyu ya da bilincin doğru ve yanlışı ayırt edebilme gücünün olduğunu, yargılar konsunda kesin bir şey söylüyor olabileceğini fakat bu durumun yapay zekâda pek mümkün olamayacağını ifadeler doğrultusunda çıkarabiliriz. 1950 yılında alan turing ‘in ortaya çıkardığı makalesinde turing testinin bir makinenin düşünebildiğini söyleyebilmenin mantıksal olarak mümkün olup olmadığını ortaya çıkarmasını incelemiştir. “turing testine göre makine, gönüllü bir insanla birlikte, sorgulayıcının görüş alanının dışında bir yere saklanır. sorgulayıcı yalnız soru sormak suretiyle hangisinin insan hangisinin bilgisayar olduğunu saptamaya çalışır. sorgulayıcının soruları ve daha önemlisi aldığı yanıtlar, tamamen ses gizlenerek, yani ya bir klavye sisteminde yazılarak veya bir ekranda gösterilerek verilir. sorgulayıcıya bu soru cevap oturumunda elde edilen bilgiler dışında her iki taraf hakkında hiçbir bilgi verilmez. dizi halinde tekrarlanan testler sonucunda sorgulayıcı, tutarlı bir şekilde insanı saptayamadığı takdirde makine turing testini geçmiş sayılır.” alan turing kendi döneminde iyi donanıma sahip bir bilgisayarın bu testi geçebilecegine inandıysa da şu ana kadar hiçbir bilgisayar bu testi geçememiştir. turing testinin başka bir benzeri olan voight-kampff testi philip k. dick'in android'ler elektrikli koyun düşler mi? adlı romanını temel alan ve senaryosunu hampton fancher ve david peoples’in yazmış olan blade runner(bıçak sırtı) filminde de görülmektedir. bu testte android’lere bir test uygulanır, eğer descartes’ın dediği gibi düşünüyor olmak varlık bilincinin ispatı ise bu testleri geçen bir yapay zeka aslında özgür iradeli bir varlıktır.

descartes'ı modern bilimin atası olarak nitelendirildiğimiz ve de olumlu ilmiyatın önemi üzerinde durduğundan dolayı bir hayvana ve ya insan olmayan herhangi bir şeye benzetirdi. fakat düşüncesini varoluşuyla ilişkilendirip düşünce kavramını sadece pozitif bilimlerin üzerinde bırakan descartes için yapay zeka kavramının oluşum süreci de sıkıntılı ve çelişkili bir şekilde ilerlerdi. bugün descartes’a klonlanan ilk canlı koyun dolly’i ve robot sophia anlatacak olsaydık, eliyle tutup gözüyle görmeden inanmayacağını söyleyecekti çünkü böyle bir gerçekliğin düşüncesinin temeli hayaldir. descartes hayal kavramını geride bırakmış biri olduğundan dolayı ve her zaman yaptığı gibi şüpenerek yoluna devam ederdi. matematik, fen, müzik, yapay zekâ; hepsinin aslına usülüne uygun olan tek temeli hayal kavramı ve usdur. ilkin hayal edip hayalini düşünceye, düşünceni de gerçekliğe döndürürsün. boyaların tablolara, notaların armonik diziye, dizeleri de ahenkli şiire dönüşmesi gibi. hepsi aslında iç içe ve ayrılamaz bir bütünü oluşturur.

“insan bedenindeki sinirlerin ve kasların ne gibi bir yapıya sahip olması gerektiğini; beyinde uyanıklığı, uykuyu ve düşleri sağlamak için hangi değişimlerin olması gerektiğini; ışığın, seslerin, kokuların, tatların, sıcaklığın ve tüm öbür dış nesnelerin niteliklerinin beyinde duyular aracılığıyla nasıl çeşitli fikirler oluşturabildiğini; açlığın, susuzluğun ve öbür iç tutkuların beyne kendi fikirlerini nasıl gönderebildiklerini; bu fikirleri edinen ortak duyunun; onları saklayan belleğin; onları çeşitli biçimlerde değiştirebilen ve onların yenilerini oluşturabilen ve böylece can ruhlarını kaslara dağıtarak bedenin üyelerini, duyulara kendilerini sunan nesnelerin ve kendinde bulunan tutkuların etkisiyle, tıpkı üyelerimizin istem kendilerini yönetmeden devinebilmeleri gibi çeşitli biçimlerde devindiren imgelemin ne olması gerektiğini göstermiştim. bu durum her hayvan bedeninde bulunan kemiklerin, kasların, sinirlerin, atardamarların, toplardamarların ve tüm öbür parçaların büyük çokluğuyla karşılaştırıldığında insan ustalığının çok çeşitli otomatları ya da devingen makineleri pek az parça kullanarak oluşturduğunu bilip bedeni bir makine gibi görecek olanlara hiç de şaşılası gelmeyecektir; oysa tanrı'nın elleriyle yapılmış olduğundan o öbürleriyle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzenlenmiştir ve insanların tasarladığı makinelerin hiçbirinde bulunmayacak biçimde kendi kendine eşsiz devinimler yapmaktadır. burada şu nokta üzerinde özellikle durmuştum: maymunun ya da usu olmayan bir başka hayvanın organlarına ve yüzüne benzer bu tür makineler olsaydı, bu hayvanlarla her açıdan aynı yapıda olmayacaklarını benimsemek için hiçbir nedenimiz olmayacaktı; oysa bedenlerimize benzeyen ve ahlak açısından eylemlerimize olabileceği kadar öykünen makineler olsaydı, onların gerçek insanlar olamayacağını bilmek için çok kesin iki nedenimiz olacaktı.bu nedenlerden birincisi: onlar hiçbir zaman bizim düşüncelerimizi başkalarına bildirmek için yaptığımız gibi, sözleri ve öbür işaretleri birleştirerek kullanamayacaklardır. çünkü sözleri yüksek sesle söyleyen, hatta organlarında bazı değişikliklere neden olan bedensel eylemler konusunda bazı sözler söyleyebilen, herhangi bir yerine dokunulduğunda ne söylememi istiyorsunuz diye soran, bir başka yerine dokunulduğunda canının acıdığını ve benzer şeyleri söyleyebilen böyle bir makinenin yapılması tasarlanabilse de, bu makine en şaşkın insanların bile yapabildiği gibi karşısındakini yanıtlamak için söyleyeceği şeyleri anlamına göre çeşitli biçimlerde düzenleyemez. ikincisi: onlar bazı şeyleri çok iyi yapsalar da, hatta belki de bizlerden birinden daha iyi yapabilseler de bazı şeyleri kesinlikle eksik bırakacaklardır, bununla bilinçli olarak devinmedikleri ama yalnızca organlarının konumuyla devindikleri görülecektir. çünkü her tür koşulda yararlı olabilen us evrensel bir araç olduğu halde, onun organlarının her özel eylem için bazı özel konumlara gereksinimi vardır; yaşamın tüm koşullarında usumuzun bizi devindirdiği biçimde onu devindirmek için bir makinede yeterince çeşitli araçlar bulunmasının uygulamada olanaksızlığı buradan gelir.”

devamını okuyayım »