şükela:  tümü | bugün
  • 2018 türkiye'sinin içinde olduğu ekonomik sürecin adıdır.

    şu an için durumsal bir kriz olduğunu söyleyebiliriz. eğer resesyon (en az iki çeyrek arka arkaya negatif büyüme) yaşanırsa yapısal bir kriz dönemi bizi bekliyor demektir.

    ümit akçay'ın gazete duvar'da bulunan konuyla ilgili yazılarında şu şekilde tanımlanmıştır.

    "ekonomik krizleri durumsal (contingent) ve yapısal olarak ikiye ayırabiliriz. belirli bir birikim rejimi sürerken, dönemsel tıkanıklıklar nedeniyle resesyonlar yaşanabilir. bu durumsal bir krizdir. ekonomik daralmaya neden olan unsur(lar) geçici olduğu için birikim rejiminin sürmesini tehlikeye atacak büyüklükte krizler oluşmaz.

    yapısal krizler ise, resesyonların birikim rejimi krizi ile birleştiği zaman ortaya çıkar. türkiye’nin yakın geçmişinden örnekler vermek gerekirse 1971 krizi durumsal iken 1978-1980 krizi yapısaldır. ya da 1994 krizi durumsal iken 2001 krizi yapısaldır. yani, yapısal krizleri durumsal krizlerden ayıran, sermaye birikiminin koşullarının dönemsel kesintilerin ötesinde, köklü bir şekilde tıkanmasıdır."

    "güncel olarak türkiye’de izlenen birikim modeli tıkanmıştır. bu anlamda bir birikim rejimi krizinden bahsedebiliriz. bu krizin yapısal biçim alması, ancak bir resesyonun yaşanması ile gerçekleşecektir."

    bu duruma nasıl gelindiğini ümit akçay'ın yazıları ile özetlersek;

    "ilk aşama: yüksek faiz ucuz döviz

    2001 krizi sonrasında türkiye ekonomisi, enflasyon karşıtı bir istikrar programı ile şekillendi. istikrar programı, sadece iktisadi değil, siyasi ve kurumsal değişimleri de kapsayan yapısal reformlardan oluşuyordu. 2001-2008 arasını kapsayan ımf programı ve yaygın bir şekilde övgü ile söz edilen bu reform süreci sonunda karşımıza sürdürülebilir bir ekonomik büyüme patikası değil, birikim modelinin tıkanmasıyla sonuçlanan bir kısır döngü çıktı. tıkanıklığın nedeni, ‘kötü yönetim’den çok, bizzat modelin kendisi idi. modelin mekanizması özetle şöyle işledi:

    enflasyonu kontrol altına alma adına yüksek tutulan faizler, sermaye girişlerini canlandırdığı için tl değerlendi. değerli tl, bir yandan enflasyonun düşmesine katkıda bulundu ve daha düşük enflasyon sayesinde daha düşük faizlerle parasal disiplin sağlanabildi. diğer yandan da değerli tl ithalatı kolaylaştırdığı için üretim maliyetleri aşağı çekilebildi. böylelikle yüksek, ancak enflasyondaki gerilemeye paralel olarak gerileyen reel faizler ve süren yabancı para girişi sayesinde kredi genişlemesi ile canlı bir ekonomik büyüme dönemi yaşandı.

    enflasyon karşıtı programın temeli olan bu modelin işleyişi küresel konjonktürle de ilgilidir. örneğin küresel ekonomik konjonktürün ‘yükselen piyasa ekonomileri’ için pozitif seyrettiği dönemlerde enflasyon karşıtı programın işleyişi daha kolaydır. tersi durumda ise, enflasyonu düşürmek daha zordur. 2001-2007 arasında küresel konjonktür yükselen piyasalar için olumlu seyretmiştir.

    ikinci aşama: düşük faiz ucuz döviz parantezi

    2007-8’de küresel finansal kriz patlak verdiğinde, abd’nin ve diğer merkez ülke merkez bankalarının buna tepkisi miktarsal genişlemeye giderek para bolluğu yaratmak oldu. bu ortamda, 2010-2013 arasındaki üç yıl boyunca tcmb, politika faizini (bir haftalık repo) sistematik olarak, 7’den 4.5’e kadar düşürdü. bu, düşük faizler nedeniyle ekonomik büyümenin çok hızlı olduğu ve inşaat sektörünün patladığı bir dönemdi.

    faizlerin düşürülmesi çabası, dönüp dolaşıp kurun yükselmesine neden olacaktır. türkiye’nin üretim yapısının ithalata bağımlı olması, bunun temel nedenidir. 2008-9 krizi sonrasında yaşanan parasal bollaşma sayesinde faizlerin düşürülmesi gündeme gelmiş ve 2013’e gelindiğinde 2000’lerin en düşük tl faizine ulaşılmıştır. ancak bu nokta, döviz faiz kıskacının aşıldığı anlamına gelmiyordu. yaşanan, bir çevrimin sonuna gelinmiş olması idi.

    siyaseten 2010-2013 arası dönem, bugünkü yeni rejimin kuruluşundaki önemli köşe taşlarının döşendiği bir dönem idi. bu dönemin istisnai derecede olumlu bir ekonomik konjonktür eşliğinde gerçekleştiğinin altını çizmek gerekir.

    üçüncü aşama: yüksek faiz, pahalı döviz

    döviz-faiz kıskacının üçüncü aşaması hem kurun hem de faizin arttığı dönemdir. ilk aşamada faiz ile döviz ters yönde, ikincisinde ikisi de aşağı yönde hareket etmiştir. 2013 sonrasında ise, eğilim olarak bakıldığında hem kur hem faiz artmaktadır. tcmb ağırlıklı ortalama fonlama maliyeti yönünden politika faizine baktığımızda, 2014-2016 arasında ekonomi yönetiminin 2010-2013 arasındaki ‘düşük faiz, ucuz döviz’ parantezini sürdürmeye çalıştığını ancak bunun sert faiz artışı ile sonuçlandığını görmekteyiz. 2016 sonrasındaki yeni deneme de benzer bir sonuçla, yani mayıs 2018’deki sert faiz artışı ile noktalandı.

    bu dönem, hem tl ile borçlanan küçük ölçekli sermaye kesimlerini, hem de döviz ile borçlanma olanağına sahip ancak gelirleri hâlâ tl olan sermaye kesimlerini olumsuz etkilemektedir. hem geliri hem borçlanması dövizle olan ihracatçı kesimler, bu süreçten en az etkilenecek gruptur."

    "bu modelin pek çok çelişkisine ya da yarattığı tıkanıklıklara işaret edilebilir. bunlardan biri, yerli paranın değerlenmesinin, küresel konjonktürdeki olumlu seyirle birleşmesi sonucunda, firmalar açısından ters teşvik mekanizması yaratmasıdır. bir başka ifadeyle tl faizlerinin yüksek olması, para girişine, tl’nin değerlenmesine ve sonuçta, dövizle borçlanmanın daha avantajlı hale gelmesine neden olmaktadır. bunun sonucunda ise, ortaya reel sektörün yüksek döviz borcu, yani daha fazla dolarizasyon çıkmaktadır.

    dolarizasyon ya da para ikamesi, ulusal para dışında bir paranın -ki genellikle bu para dünyadaki rezerv para statüsünde olanlardan biridir- ulusal ekonomide kullanılmasıdır. dolarizasyonun yüksek olduğu bir ekonomide yüksek faizin döviz fiyatını düşürebilmesi, uluslararası borçlanma maliyetlerinin arttığı bir küresel ekonomik konjonktürde giderek daha da zorlaşmaktadır. günümüzde dövizi baskılamak için gerekli olan faiz giderek daha da yükselmektedir.

    bu modelde yüksek faizler, yurt dışından borçlanabilme olanağı olan firmalar için, tl değerli kaldığı sürece dövizle borçlanmayı daha kârlı hale getiriyor. ulusal para ile iş yapan firmalar ise yüksek borçlanma maliyeti nedeniyle, süreçten diğerleri kadar faydalanamıyor.

    faizlerin düşürülmesi, tl’nin değersizleşmesini, bu ise dövizle borçlanmış firmalar için, özellikle de bunların arasında gelirleri tl olanlar için büyük bir risk oluşturdu. faizler yeniden artarsa, tl yeniden değerli olursa, ithalat yeniden kolaylaşırsa, dövizle borçlanmak yeniden daha kârlı olursa başladığımız yere geri döneceğiz.

    kısacası, bugün istikrar programı ya da ımf’siz ımf programı diye tartışılan önlemlere bakıldığında, bunların 2001 krizi sonrası oluşan kısır döngüye dönüş anlamına geldiğini görmemiz gerekiyor. üretimin ithalata bağımlılığı ve yüksek dolarizasyon seviyesinin bir sonucu olarak yoğunlaşan yapısal kriz, kur şokları nedeniyle dövizin pahalı kalmasının, yüksek faize rağmen enflasyonun kontrol altına alınmasını engellemesiyle derinleşebilir. bu bağlamda merkez bankası ve faiz kararı üzerine yapılan tartışmaların önemi bir kere daha açığa çıkıyor. merkez bankası bağımsızlığı ya da bankanın faiz kararı, teknik olduğu kadar siyasidir. toplumsal güç ilişkilerini, sınıflar-arası ve sınıf-içi güç mücadeleleri yansıtır."

    "gerçekten de, son dönemde sıklıkla dile getirilen ‘ımf programı’ seçeneği, türkiye ekonomisindeki birikim modeli krizini aşmaktan çok, zaten krizde olan mevcut birikim modelinin devamını sağlamaya yönelik olacaktır."

    "24 haziran sonrasındaki siyasi rejim değişikliğini, yapısal krizi aşmaya dönük ve ‘kalkınmacı devlet’ modeline yönelen bir devlet-kurma girişimi olarak görebilir miyiz?"

    "kalkınmacı bir devletin var olabilmesi için gerekli olan ilk koşul, buna uygun bir devlet kapasitesinin mevcut olmasıdır. devlet kapasitesinin ise üç tipik bileşeni var:

    rasyonel bürokrasinin varlığı,
    bürokrasi içinde pilot bir kurumun mevcudiyeti,
    bürokrasi ile sermaye arasında, devletin yönlendiriciliğindeki kuvvetli ilişkilerin varlığı. (chibber, 2003: 20-23)"

    "ilk olarak yeni rejim inşasının, rasyonel bir bürokrasi yaratacağını iddia etmek oldukça zor. burada rasyonel bürokrasi ile weberyan anlamda kural takip eden ve siyaset kurumundan görece özerk bir yapıdan bahsediyoruz. bu anlamda ne liyakatin ne de siyasi iradeden göreli özerkliğin mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

    ikinci olarak yeni rejimde, bürokrasi içerisinde bilgi akışının merkezileştiği ve yönlendirici konumda olan bir kurumun varlığını tespit etmek de oldukça zor. en iyi ihtimalle bu kurumun bizzat cumhurbaşkanlığının kendisi olduğu söylenebilir. ancak bu makam da yetkilerinin çoğunu delege ederek kullanmak zorunda olduğu için, pilot kurumun hangisi olduğu net değil. aradığımız netlik şuna benziyor: 1960-1980 arasında devlet planlama teşkilatı’nın ya da 2001-2013 arasında türkiye cumhuriyet merkez bankası’nın konumu. yeni dönemde bu konum için en yakın aday hazine ve maliye bakanlığı, ancak bu konuda bir karara varabilmek için bu bakanlığın, strateji ve bütçe başkanlığı ile nasıl ilişkileneceğini görmek gerekiyor.

    son olarak devlet ve sermaye ilişkileri açısından baktığımızda, yeni rejimin belki de en avantajlı olduğu alanın bu olduğu söylemeliyiz. yeni rejim, gerek türkiye’nin geleneksel büyük sermayesiyle, gerekse son dönemde gelişen yeni sermaye kesimleri ile güçlü ve ‘gömülü’ ilişkilere sahip.

    sonuç olarak, yukarıdaki tanımdan yola çıkarak analiz ettiğimizde, yeni kurulan rejimin bir kalkınmacı devlet olabilmesi uzak bir ihtimal. bu sonuçta, yukarıda sıraladığım devlet kapasitesindeki zaaflar yanında, izlenecek olan birikim modelindeki muğlaklığın sürmesi de etkili."

    "tasarlandığı ilan edilen ve büyük olasılıkla orta vadeli program ile ilan edilecek olan bir istikrar programı, ne 2019 seçimleri öncesinde uygulanabilir ne de yeni rejimin doğuşunu damgalayan birikim modeli krizini çözmeye yeterli.

    bu durumda şu soru gündeme gelebilir: birikim rejimi krizi, eğer istikrar programı ile çözülmeyecekse, bunun yerine krizin aşılması için bir kalkınmacı devlet modeli mi kuruluyor? bu sorunun yanıtını da yukarıda verdim ama özeti şu:

    chs’nin (cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi), bir kalkınmacı devlet modeline yönelebilmesi uzak bir ihtimal."

    yukarıda bir kısmını derlediğim ümit akçay'ın yazıları için linkler aşağıdadır.

    akp ve neoliberal popülizm
    'kalkınmacı' merkez bankası ı
    'kalkınmacı' merkez bankası-ıı
    akp’nin 'utangaç' kalkınmacılığı
    24 haziran sonrasında acı reçete kader mi?
    10 soruda 2018 ekonomik krizi
    yükselen piyasalar ve türkiye’nin krizi
    yeni yönetim ve ekonomik gidişat
    döviz–faiz kıskacı ve yeni kabine
    istikrar programı yapısal krizi aşabilir mi?
    yeni rejim ve ‘kalkınmacı devlet’