şükela:  tümü | bugün
281 entry daha
  • dizi dünyasında büyük bir paradoks var. çok kaliteli diziler erkenden biterken, saçma sapan diziler minimum 8 sezon görüyor. kimi dizilerin erken final yaparak efsaneye dönüştükleri oluyor doğru (bkz: breaking bad) ancak hikayesini tamamlayamadan giden diziler de var. şimdi konuşacağımız carnivale da bu türden bir dizi. aslında bu yapım toplam 3 parça 6 sezon olarak tasarlanmış. hikaye anlatımı olarak da hbo’nun tarzına çok uygun ancak o dönemde kanal, game of thrones gibi dizilerle para basmadığı için bütçeyi ve düşük izlenme oranlarını sebep göstererek seriyi yayından kaldırmış. ancak diziyi tekrar izlemeye başladığımda bu sebep bana yeterli gelmedi. çünkü eksik kalan hikayesine rağmen carnivale benim şu ana kadar gördüğüm en kaliteli yapımlardan biri. yine de diziyi kaliteli yapan bu detaylar, aynı zamanda yayınlandığı dönemde düşük izlenme oranına sahip olmasına da neden olmuş. yani burada da ikinci bir paradoks var. şimdi dizinin yayından kaldırılma nedenlerine, dolayısıyla diziyi kaliteli yapan noktalara bir bakalım.

    --- spoiler ---

    1) çok yoğun göndermeler ve dolu bir lore; şimdilerde biz karmaşık yapıdaki her diziyi internet üzerinden tartışıyoruz. reddit’de yazılan teorileri falan okuyoruz. bu alışkanlık birçoğumuz için lost ile başladı diyebiliriz. ancak lost, gizem konusunda daha açıklayıcı davranıyordu. mesela o dizide ortaya bir konu atıldıysa bunu iyi kötü bir yere bağlayıp bir sonraki gizeme geçiyorlardı. carnivale ise böyle değil. dizinin yaratıcısı daniel knauf’un belli bir planı var doğru. hatta dizinin yayından kaldırılmasından sonra the pitch document adlı bu planı da yayınladı. ancak bu planda yer alan kısımlar dizide izleyicinin gözüne sokulmuyordu. yani detayları kendiniz yakalayabiliyorsanız yakalıyorsunuz. gözden kaçırdığınız bir nokta varsa o kısım geçmiş oluyor artık.

    tahmin edebileceğiniz üzere bu kapalı anlatım ortalama izleyicinin, televizyon alışkanlıklarına pek uymuyor. ancak bu durum dizinin ne anlattığına gerçekten önem veren insanlar için güzel. yani pitch document hariç diziyi anlamlandırmak tamamen size kalmış durumda. bu da hayli keyifli bir durum bence.

    2) ağır tempo; süper güçlerin anlatıldığı ortalama bir dizide macerayı reddetme diye bir kavram vardır. bu anlatım mekaniğine göre güçlerini keşfeden ana karakterimiz, yok yahu olur mu öyle şey diyerek bir süre günlük hayatına devam etmeye çalışır. daha sonra (film ise takribi 15. dakika, diziyse ilk bölümün sonu ya da ikinci bölümün ortaları falan) başına bir şey gelir ve güçlerini kullanmaya başlar. ilk sezon boyunca güçlerini nasıl kullanacağını çözmeye çalışan karakterimiz sezon finalinde de büyük kötüyle ilk defa yüzleşir.

    standart yazım bu şekilde ancak, carnivale her anında standarttan fersah fersah uzak bir yapım. bu nedenle ben’in güçlerini kullanmaya başlaması da hayli uzun sürüyor. bu durum ilk başlarda ana karakterin mızmızlanması gibi görünüyordu bana. sonra diziyi izlerken bir an gandalf’ın şu sözleri aklıma geldi “yaşayan pek çok kişi ölümü hak eder. ölülerden bazıları da yaşamı. yaşamı onlara verebilir misin? ölüm hakkında karar vermekte aceleci olma. en bilgeler bile her sonucu bilemez.” ana karakterimiz de ölüm ve yaşam üzerinde söz sahibi olmak istemiyordu. çünkü aydınlık tarafın avatar’ının bu gücünün bir takas mantığı var. ancak aynı durum karanlık taraf için geçerli değil. zaten brother justin, hikayenin kendi kısmında onu birebir yönlendiren insanlar olmamasına rağmen arkasından mahşerin dört atlısı kovalıyormuş gibi hızlı hareket ediyor. bu nedenle hikayenin temposu bir şekilde dengeleniyor diyebiliriz.

    3) sert öykü anlatımı; her hikayede bir nefes alma anı bulunur. mesela harry, okulda ifritle karşılaştıktan sonra derslerine devam eder ve günlerinin bir kısmını gryffindor kulesinin güvenli ortamında geçirir. ya da standart bir fantastik edebiyat hikayesinde maceracı ekip kamp kurar, konsept ikinci dünya savaşı ise askerler halkın boş bıraktığı şehirde bir şarap mahzeni falan bulur. bunun nedeni izleyicinin ya da okuyucunun stresten can vermesine engel olmaktır.

    carnivale’in ise gerçekten böyle dertleri yok. izleyici olarak nefes alacağınız iki anda bile mutlaka arka planda devam eden riskli bir olay oluyor ve dizi bunu unutmanıza asla izin vermiyor. ya da o kadar büyük travmalar yaratılıyor ki bunun etkisini üç bölüm üzerinizden atamıyorsunuz. mesela dora mae’nin başına gelenler zaten ağırken, babylon’da sonsuza kadar tıkılı kalması, parasız kalan insanların düştüğü durumlar, yıkılan hayaller ve genel umutsuzluk havası izleyiciye bir an bile nefes aldırmıyor. ancak ben zaten sert dizileri severim, kimse bana gül bahçesi vadetmesin diyorsanız aradığınız şey tam olarak burada.

    4) tekinsiz tipler; her ana karaktere, aşık olacağı bir karakter yazılmasının aslında pratik bir sebebi var. o da yine üçüncü maddede bahsettiğimiz gibi okuyucuya nefes alacak an bırakılması. mesela süpermen yenilse de diyalog kurabileceği louis’in kendisini beklediğini biliyor. ya da peter parker, mary jane ile konuşabiliyor. mary jane, süper kahraman olmadığı için de konuştukları günlük meseleler peter’ın normale dönmesini sağlıyor.

    carnivale ise yine bu ihtimali elimizden alıyor. çünkü bu dizide sırtınızı yaslayabileceğiniz pek insan yok. bu çoğunlukla karakterlerin kendi tercihi değil, hayat onları bir yerlere sürüklemiş ancak bu durum ana karakterin çok yalnız kalmasına neden oluyor. mesela dizi en başta ana karakter ile sofie arasında bir ilişkiye işaret ediyordu. burada yeni gelen farklı insan, sofie’nin sürekli gördüğü iyi niyetli ancak sofie için bir şekilde çekici olmayan jonesy’nin yerini alacaktı. ancak sofie’nin hayatı baştan aşağı travmadan ibaret. bu nedenle ana karakterimiz ben, bir ara kendi ayakları üzerinde duran, hem çekici hem zeki hem de karizmatik ruthie ile yakınlaşsa da bu ilişki management tarafından suistimal edildiği için oradan da ben için sağlıklı bir şeyler çıkmıyor.

    sadece ilişkiler için de geçerli değil bu durum. dizinin hiçbir anında kimseye güvenemiyorsunuz çünkü herkesin illaki sakladığı bir şeyleri var ve gidişatı kendilerine doğru çevirmeye çalışıyorlar. eğer iki karakter arasında bir yakınlaşma ya da dostluk görürseniz buradan kesin kötü bir şey çıkacağını anlıyorsunuz bir süre sonra.

    5) tekinsiz ortam: korkutucu olan şeyi korku ögesi olarak kullanmak bir seçenek. bomboş bir mezarlık kullanabilirsiniz anlatacağınız hikayede ancak bu 486 bin kere yapıldığı için izleyiciye gerekli duyguyu ne kadar aktarırsınız orası tartışmalı. bu nedenle tekinsiz ortam kurulmak istendiğinde artık düzgün bir şeyi alıp izleyiciye “burada bir şeyler yanlış” hissi vermek daha iyi bir etki yaratıyor. mesela mezar göstermek yerine boş bir çocuk parkı ve salıncağın zincirinden gelen gıcırtıyı eklemek daha ürkütücü oluyor.

    carnivale da bu etkiyi dizinin tüm atmosferine yayıyor. zaten adı üstünde burası gezici bir sirk ancak her şey çok eski, her şey gıcırdıyor ve yanlış bir adım attığınızda kendinizi dolandırıcıların, yankesicilerin, iki üç dolar için gırtlağınızı kesecek adamların arasında buluyorsunuz.

    bu durum hikaye refah seviyesi yüksek insanların olduğu yerlere geldiğinde de değişmiyor. örneğin brother justin’in yaşadığı yerler gayet derli toplu hatta steril. ancak karizmanın yeryüzündeki temsilcisi olan kötü karakterimiz bu ortamın sterilliği içinde gerek yaptıklarıyla gerek konuştuğu şeylerle izleyiciyi tedirgin etmeyi başarıyor. bu konuya başka bir örneği de ana karakterimiz maske yapımcısının evine gittiğinde görüyoruz. buradaki yaşlı adam dizideki tek iyi niyetli insan gibi görünüyor aslında ama içinde tam bir seri katil yatıyor. bu nedenle yüzüne tam oturmayan o maske ile yaptıklarını görünce uyumadan önce kapıyı iki defa kontrol ediyorsunuz.

    --- spoiler ---

    sonuç olarak dizi biraz da kendi başarısının kurbanı olmuş diyebiliriz. çünkü bahsettiğimiz bu beş madde aynı zamanda ortalama izleyicinin carnivale’dan uzak durmasının da sebebi. ancak elimizde doğru düzgün bir dizi kalmadı. şöyle peşine düşecek aklımı kurcalayacak, bölümleri arka arkaya yutma isteği uyandıracak bir yapım arıyorum diyorsanız carnivale tam size göre. yine de “abandon all hope ye who enter here” diyerek uyarımı yapayım. gerçi ikinci sezonun finaliyle hikayeyi bir yere kadar toparlıyorlar. her şey havada kalmıyor ama ilk iki sezonunda bu kadar yükselen ve hikayesinin taslağı önceden hazırlanmış bir yapım dört sezon daha devam etse iş nerelere varırdı düşünmek insanın moralini biraz bozuyor. yine de olsun, bu kadarı da yapılmayabilirdi diyerek kendimizi avutabiliriz sanırım. iki sezonluk için de olsa jonesy, samson, lodz, ben hawkins, brother justin, ruthie, libby, stumpy, lucius belyakov gibi karakterleri tanımak da iyidir. o nedenle dizinin hayata geçmesine bir şekilde vesile olmuş herkese teşekkür edip "let's shake some dust" diyerek yolumuza bakmak en iyisi.
4 entry daha