şükela:  tümü | bugün
  • bu listeyi daha önce yaptığım bir takım listelerden faydalanarak oluşturuyorum.

    (bkz: 60'ların en güzel albümleri/@dunkirk)
    (bkz: 70'lerin en güzel albümleri/@dunkirk)
    (bkz: 80'lerin en güzel albümleri/@dunkirk)
    (bkz: 90'ların en güzel albümleri/@dunkirk)
    (bkz: 2000'lerin en iyi albümleri/@dunkirk)

    yaklaşık 5 aylık bir yazım sürecinin sonucu oluşmuş bir yazı olacak. öncelikle neden 1960'dan 2009'a geçen zaman dilimini seçtiğim hakkında biraz bahsedeyim. ilk olarak kafamdaki tam sayı mantığına uyması için. yani bu tarz listeleri 10, 50 ya da 100 gibi sayılarla oluşturmak daha içime siniyor. 40 yılın veya 60 yılın demektense 50 yılın demek daha derli toplu bir his yaratıyor beynimde. ikinci olarak 60 öncesi döneme çok hakim değilim. 50'lerden dinlediğim albüm sayısı çok fazla değil o yüzden 50'leri de kapsasam birçok albüme haksızlık etmiş olacaktım. üçüncü olarak 2010'ları dahil etmemem ile ilgili olarak bahsedecek olursam bunun sebebi de bir albümün değerinin üzerinden belli bir süre geçtikten sonra tam olarak anlaşılacağını düşünmem. ayrıca içinde bulunduğumuz 10 yılı bitirmediğimiz için 2014'den alarak kesmek istemedim.

    umarım sabırla okumaktan veya incelemekten sıkılmayacağınız hoş bir yazı olur. ilk 100 albümde albümler hakkında naçizane yorumlarım da yer alacak, geriye kalan 150 albümü ismen belirteceğim. yıllardır kafamda olan şeyi sonunda yapabilmiş olmanın rahatlığı güzelmiş. zaman geçtikçe kafamdaki liste değişebilir fakat yeniden bir düzenlemeye gider miyim bilmiyorum. sanırım bu 2014 eylül'e ait fikrim olarak kalacak. bu sıralamayı yüzeysel veya gelişi güzel yaptığımı düşünmeyin, her albümün sırasını detaylı bir şekilde kafamda iyice tartarak belirledim.

    100. the white stripes – elephant (2003)

    the white stripes’ın seven nation army ile patlama yaptığı albüm. ancak meg white ve jack white ikilisinin bu albüme koydukları tüm şarkılar en az seven nation army kadar dikkate değer. meg white’ın minimal davul ritimlerin üstüne jack white’ın harika groove elektro gitar kullanımıyla garage/blues şöleni yaşattığı, 60ları günümüze getiren mükemmel bir albüm. albümden öne çıkan parçalar: black math, i just don’t know what to do with myself, ball and biscuit, little acorns

    99. david bowie - scary monsters and super creeps (1980)

    70'lerin başında benim için ziggy stardust and the spiders from mars ile başlayan david bowie efsane albümler kuşağının son ayağıdır bu albüm. her büyük isim/grup için çok başarılı ve üretken bir dönem olur, david bowie için de 72-80 arasındaki 8 yıllık dönem olmuş. daha önceki albümlerinde olduğu gibi yine bowie eşsiz vokaliyle dikkat çekiyor. bu ses o kadar karakteristik ki hatta bir markadır bana göre çok kötü bir besteye bile koysan birden çağ atlatacak, kaliteli bir şarkı olacak gibi gelir. scary monsters bowie'nin her albümünde olduğu gibi müzikal altyapıyı bir senfoni orkestrası titizliğinde ve zenginliğinde oluşturduğu; funktan deneysel işlere, hard rock'dan pop müziğe kadar dinleyiciyi müzikle doyurduğu, akıp giden bir albüm. aynı zamanda bowie'den favorim ashes to ashes'ı barındıran albümden öne çıkan parçalar: up the hill backwards, ashes to ashes, fashion, because you're young

    98. coldplay – parachutes (2000)

    vaktinde "ah nerde o eski coldplay" diye 5 yıl bekledim artık gelmeyeceği belli olduğundan yıllardır beklemiyorum. listeye koyma konusunda parachutes ile a rush of blood to the head arasında çok kötü kaldım ama ilk albümleri her zaman daha naif geldiği için parachutes’de karar kıldım. coldplay’in ilk 2 albümünün bende yeri ayrıdır çünkü ortaokul yıllarından şu ana kadar ara vermeden düzenli olarak dinlediğim başka bir grup yok diyebilirim. şu an dinlediğim grupların çoğu lise veya üniversite dönemi gelmiştir. ortaokul çıkışlı coldplay tek örnek. chris martin sempatizanlığı o dönemlerden kalma kısacası. parachutes, dünyadaki en dokunaklı ama bir o kadar da mutluluk verici nadir albümlerden. beatles’ın 60larda müzikal açıdan yaptığını coldplay çok kısa süreliğine de olsa 2000'lerde bu iki albümle yapmış sanki. albümden öne çıkan parçalar: shiver, yellow, trouble, high speed

    97. darkthrone - under a funeral moon (1993)

    black metal'in ruhunu en iyi yansıtan albümlerden. black metalde kayıt kirliliğinin önemi darkthrone ile arttı denebilir. bunu özellikle atmosferi ve ruhu artırmak amaçlı bir unsur olarak, en etkili kullanan isimdir bana göre. ilk black metal albümleri "a blaze in the northern sky" ile o zamana kadar ki en kirli kaydı en başarılı formda elde eden grup, "under a funeral moon" ile çok daha akılda kalıcı parçalar yaparak, kült bir albüme imza atmıştır. gitar rifleri ve fenriz'in vokalleriyle norveç soğuğu ve karanlığını iliklerinize kadaran hissettiren, harika bir albüm. öne çıkan parçalar: natassja in eternal sleep, under a funeral moon, inn i de dype skogers favn

    96. pink floyd - the piper at the gates of dawn (1967)

    pink floyd'un müzik dünyasına adım attığı buram buram psychedelic rock kokan debut albümü. bu kadar saf aynı zamanda yoğun halüsinasyon kokan başka bir psychedelic albüm var mıdır bilmiyorum. psychedelic rock denince aklımda direk bu albüm canlanır. bu tür adına referans noktam diyebilirim. sonradan uyuşturucu sebebiyle gruba veda edecek syd barrett öncülüğünde kaydedilen syd barrett'ı severlerin taptığı albümdür aynı zamanda. ben açıkçası pink floyd'un 70'ler dönemini daha çok severim fakat bu albüm de psychedelic rock denince saygıda kusur edilmemesi gereken, çok özgün bir albümdür. barrett'in ağır ingiliz aksanını beyninize işleyen, bulanık kafasından çıkma sözleriyle, gitar efektleriyle kendine özgü atmosferi yaratan the piper at the gates of dawn'da pink floyd'un ana elemanlarından, sonradan soundunu progressive'e kaydıracak olan david gilmour henüz ortada yoktur. keza syd barrett ayrıldıktan sonra yerine gelecektir. syd barrett için söylenen o olmasa pink floyd olmazdı ama o ayrılmasaydı da olmazdı lafı gerçekten çok doğru. albüme dönersem syd'in çocuksu beynini, iç dünyasını müziğe döktüğü, tüm şarkıların syd tarafından bestelendiği ve yazıldığı bir albümdür. psychedelic havanın hakimiyeti altında dinamik, enerjik, akılda kalıcı şarkılardan oluşan, bünyede halüsinatif etki yapan albümden öne çıkan parçalar: astronomy domine, lucifer sam, interstellar overdrive, bike

    95. simon & garfunkel - bridge over troubled water (1970)

    paul simon ve art garfunkel tarafından oluşan folk rock ikilisi 60'larda beatles'a alternatif olabilecek güzellikte albümlere imza attılar. 70'de çıkan bridge over troubled water ikilinin 5. ve son albümü. albümdeki tüm şarkılar paul simon'dan çıkma. bu albüm hüznü ve huzuru bir arada muhafaza eden ender albümlerdendir. son derece kırılgan ve duygusal hisler barındıran ve içinde unut taşıyan bu albümü kusursuz yapmasındaki en büyük faktör şarkıların güzelliğinde simon ve garfunkel ikilisinin seslerinin ayrı ayrı da birlikte de duyulduğunda inanılmaz derecede bir etkileyiciliğe sahip olması. tabiki şarkıların altyapısndaki naiflikten bahsetmeye gerek yok fakat bu naiflik vokallerle birleşince sanki cennetten bir müzik size eşlik ediyor. geçmişe özlem, geleceğe umut her türlü hissi ruh halinize göre şekillendiren bir albüm. mutluyken güldürebilir, üzgünken ağlatabilir bu albüm. insanın ruhuna bu derece doğrudan etki edebilen albüm azdır. ticari açıdan en başarılı s&g albümü olan bridge over troubled water'dan öne çıkan parçalar: bridge over troubled water, el condor pasa, so long frank lloyd wright, the boxer

    94. radiohead - the bends (1995)

    radiohead'in kafaları yakmaya başladığı albümü. bu albüm ok computer'daki deneysel işlere girdikleri bir albüm değil fakat katıksız alternative rock'ın yapıldığı tapılası, hem agresif hem depresif bir yapıda, gitarları en güzel radiohead albümü (bkz: just) (bkz: planet telex). bu albüm için ok computer'a hazırlık aşaması denebilir. mesela my iron lungparanoid android'in prototipi gibi görmüşümdür. the bends'deki üstün müzikaliteyi ok computer'da temel olarak kullanmışlardır. ok computer'da her şeyi bu temel üzerine kurmuşlardır. radiohead sevilecekse kesinlikle bu albüm dinlenerek sevilmelidir. debut albümleri olmasa da radiohead adına her şeyin başlangıcı bana göre bu albümdür. yağmurlu günlerin vazgeçilmezi albümden öne çıkan parçalar: the bends, just, my iron lung, black star

    93. wire - 154 (1979)

    post-punk aleminin gördüğü hem deneysel hem karanlık olan en güzel şey. wire ilk albümü pink flag'den beri karanlığı, deneyi artırıp, post-punk sularına dalmıştı. 3. albümü 154 ile tüyleri diken diken eden bir karanlık sunuyor. colin newman 'ın keskin vokalleri bu karanlıkla bütünleşiyor. albüm a touching display adlı post-punk marşı barındırıyor. bu parçadaki kasvet ve soğukluk derecesi ölçülemez bir yükseklikte. albümün geneline yayılmış atmosfer iliklerinize kadar donduruyor. albümün ismi 154 grubun o zamana kadar vermiş olduğu konser sayısından yola çıkarak konulmuştur. albümü dinlerken insan wire'ın gitarları hiç bu kadar güzel olmamıştı diyor (bkz: two people in a room) (bkz: on returning). albümden öne çıkan parçalar: two people in a room, a touching display, on returning, blessed state

    92. depeche mode - violator (1990)

    80lerdeki synth-pop/new wave odaklı müziklerinden music for the masses'dan sonra biraz daha sıyrılıp iyice electronic/rock formuna kaydığı albümü. ilk dinleyişte kulağı yakalayan, müzikalitesi yüksek, grubun en çok hit çıkardığı, ticari başarısı en yüksek, dönemin karakteristik albümlerinden. öne çıkan parçalar: personal jesus, enjoy the silence, policy of truth.

    91. beck - odelay (1996)

    şu an 90'larda olsak ve ben beck'in çıkardığı albümleri dinliyor olsam, özellikle son günlerde odelay çıkmış olsa sanırım bowie'den beri gelmiş solo albümler çıkaran en iyi müzisyen derdim. bu adam yakında krallığını ilan eder kafasına girerdim. odelay 90'lar adına o kadar farklı bir albüm ki 70'lerde bowie'nin yaptığı şeyler orjinalliğinde geliyor. o sakin üsluptaki vokal tarzının altındaki zengin, deneysel müziğe eşlik eden catchy ritimlerle birleşen şarkılardan oluşan harika bir albüm. bakılcak olursa beck'in albümleri hava olarak çok keskin bir çizgiyle ayrılıyorlar birbirinden. yani bir albümdeki tüm şarkılar enerjikken, başka bir albümündeki tüm şarkılar son derece hüzünlü oluyor. bu albüm ise dengenin olduğu, hem hüznün hem neşenin ortasında duran şarkıların da bulunduğu bir albüm. şarkıların güzelliğinin yanında bu albümün beck'ten favorim olmasının başka bir sebebi. böyle albümler müzisyenine bir kereden fazla nasip olmuyor maalesef. basları çok güzel albümden öne çıkan parçalar: devil's haircut, lord only knows, new pollution, novacane

    90. guns n' roses - appetite for destruction (1987)

    belki de gelmiş geçmiş en iyi hard'n'heavy albümü denilebilir. bu albüm ilk haftada en çok satan debut olma rekorunu hala elinde bulunduruyor. axl rose gibi rock 'n' roll dünyasının en özgün seslerinden bir adamla, slash adlı gitar üstadı bir araya gelince işte bu son efsane hard rock albümü ortaya çıkıyor. bana göre klasik rock 'n' roll'un son dev örneği appetite for destruction'ın uzun yolculuklarda dinlenmesi üzerine bir deney yapılsa, istatistiklerin çok yüksek oranda trafik kazasıyla çıkacağına eminim. sadece tempolu, enerjik şarkılar değil ballad konusunda da usta guns n' roses'ın buram buram sex, drugs and rock 'n' roll kokan bu albümünden öne çıkan parçalar: welcome to the jungle, paradise city, mr. brownstone, sweet child o mine

    89. charles mingus - blues & roots (1960)

    listeye black saint and the sinner lady'yi mi koysam diye muallakta kaldım fakat biliyorum ki eğer mingus ah um 59'da değil de 60'da çıksaydı listeye en kötü ilk 10'dan girerdi. her neyse albüme dönecek olursam harika bir post-bop örneği. bu albümü dinlerken caz bir altyapıdan ziyade swing stili, groove ritimler üzerine kurulu bir altyapı kendini gösteriyor. hatta 50'ler r&b'ye göz kırptığı ritimler de yer alıyor. sadece 50'ler 60'lar caz dinleyen bir arkadaşım bu albüm için çok deneysel demişti. rock dinleyen biri bunu çok fark edemiyor sanırım ama 1960'daki cazın konumunu düşününce dönemine göre hayli deneysel bir albüm. bu kadar deneysel bir yapıyı sade yansıtmak da ayrı bir ustalık. albüm adından da anlaşılacağı blues'a ve cazın köklerine inen, saygısını sunan ama bunu yaparken son derece yenilikçi, gelecekten ilham alan bir albüm. 75'te als hastalığına yakalanmış ve 79'da da vefat etmiş mingus'un bu harika albümünden öne çıkan parçalar: moanin', tensions

    88. dredg – el cielo (2002)

    dredg’in benim gözümde dredg olduğu son albüm. 16 şarkıdan oluşan 1 saat süren bu başyapıt konsept albüm. şarkılar arasında kullanılan farklı sesler, ambient düzenlemeler kusursuz bir atmosfer yaratıyor. albümün ilham kaynağı salvador dali’nin bir tablosudur. (bkz: dream caused by the flight of a bee around a pomegranate a second before awakening) albüm içinde çok defa brushstroke adlı parçanın geçmesinin sebeplerinden biri. ilk şarkının adı da salvador dali’nin bu eserinin baş harflerinin birleştirilmiş hali. albümün konsept tarafından müzik kısmına geçecek olursak üstün bir yaratıcılık var. kısaca müzikten öte sanat da denilebilir. leitmotif’te takdire şayan bir müzik ortaya çıkaran dredg bu albümde de sınırlarını zorluyor. hayret verici bir müzikalite ve atmosfer sunan bu albümden öne çıkan parçalar: triangle, sorry but it’s over, whoa is me, the canyon behind her

    87. morbid angel - covenant (1993)

    death metal'in ağır toplarından. debut albümleri altars of madness'ı bu türde en tepeye koyarım, bu albüm de kesinlikle en tepelerdedir. grup albümlerini alfabetik sıraya göre çıkardığı için bu albüm üçüncü albümleri olmaktadır. altars of madness'daki ipini koparmış kuduz bir köpek gibi, hızlı, sert, saldırgan, çiğ sound; bu albümde "world of shit", "god of emptiness" gibi şarkıların etkisiyle yer yer durulmuş, daha oturaklı bir hal almıştır. albümün geneline hakim, karakteristiği denebilecek gitar tonu, kullanılan efektler başından sonuna uğursuz bir havanın hakim olmasına sebep olmuştur, şarkılar lanetlenmiştir desem yeridir. şarkılar daha vurucu, kayıt daha toktur. davul yine sandoval'ın ellerinde tavizsiz ilerler. öne çıkan parçalar: world of shit, blood in my hands, angel of disease, god of emptiness

    86. otis redding - otis blue otis redding sings soul (1966)

    favori soul albüm olma özelliğini taşıyan bu albüm otis redding'in 24 yaşında çıkardığı 3. albümüdür. 26 yaşında bir uçak kazası sonucu hayatını kaybeden redding, 23 yaşında çıkardığı ilk albümden 26 yaşındaki son albümüne kadar 3 sene içinde soul müziğe damgasını vuran albümler yapmıştır. insan yaşamaya devam etseydi çok daha büyük bir isim olurdu diyor. 3 senelik serüvenine otis blue başta olmak üzere insanın ruhuna hitap eden, duygusal albümler yapmıştır. dünyanın gelmiş geçmiş en güzel seslerinden biridir. bazen tertemiz bazen gırtlaktan gelen vokaline eşlik eden bazen dingin bazen enerjik soul altyapıyla insana huzur, mutluluk ve bazen acı aşılayan mükemmel bir albümdür. albümden öne çıkan parçalar: ole man trouble, down in the valley, i've been loving you too long

    85. red hot chili peppers - blood sugar sex magik (1991)

    rhcp'nin 17 şarkıdan oluşan 74 dakikalık funk rock başyapıtı. grubun alternative rock'a kayıp ününe ün katmadan önce, ilk sıçramasını yaptığı albüm. en junkie, en funky, en enerjik hali. benim keşke hiç olmasaymış dediğim, "breaking the girl", "under the bridge" gibi arada tempo düşüren, sonraki albümlerinde sıkça karşılaşmış olduğumuz alternative yapıda birkaç şarkının da olduğu albüm. öne çıkan parçalar: if you have to ask", funky monks, blood sugar sex magik, apache rose peacock, sir psycho sexy

    84. the police - synchronicity (1983)

    sting'in ayrılığı sebebiyle hayatı kısa süren the police, 5. ve son stüdyo albümü the synchronicity ile tüm albümleri güzel gruplar kervanına katılmış olmuş. güzel bir new wave örneği bu albümde the police yine farklı türleri kullanarak son derece özgün ve akla takılan şarkılar oluşturmuş. bu albümde daha önceki albümlerde görülen reggea etkisinin azaldığı görülürken bu sefer dünya müziğinin daha mistik yollarına girilmiş. her zamanki gibi bas gitarın yarattığı güzellik ve çeşitli enstrüman kullanımındaki uyum ve müzikalite alkışı hak ediyor. ek olarak ne zaman bu albümü dinlesem aklıma mfö gelir, mfö'nün hem müzikal altyapı hem de vokal tarzı olarak feci derecede the police'ten etkilendiğini düşünenlerdenim. sting'in solo albümlerinin sounduna en yakın albümdür aynı zamanda, mantıklı olan da bu zaten. bu güzeller güzeli albümden öne çıkan parçalar: o my god, miss gradenko, every breath you take, murder by numbers

    83. slayer - reign in blood (1986)

    bazı albümler vardır, müzik zevkinin kişiden kişiye değiştiği bilinse de kendi türü için doruk noktasıdır, en iyisidir, mihenk taşıdır. grunge için nevermind, punk için nevermind the bollocks ne ise thrash metal için de reign in blood odur. tabiki çok daha iyi albümler olduğunu düşünenler olacaktır, kişisel zevkler diye bir olay var fakat bu albüm kendi türü için imzadır. son derece gaddar, hızlı, agresif albüm dave lombardo'nun atakları, tom araya'nın nefret kusan vokali, kerry king'in rifleriyle metal dinleyicisinin saygıda kusur etmediği, çoğunun ise taptığı bir albümdür. thrash metal nedir diyen adama al dinle denecek albümlerin başında gelen albümün öne çıkan parçaları: angel of death, necrophobic, criminally insane, raining blood

    82. camel - moonmadness (1976)

    progressive rock dünyasının gördüğü en atmosferik, en naif, en duygusal albümlerine imza atan camel'ın karar vermekte hayli zorlandığım 4. albümü. öyle ki mirage ve the snow goose gibi albümlerin moonmadness'dan aşağı kalır yanı yoktur. progressive sevmeyen bir insanın pink floyd, king crimson veya genesis değil camel dinleyerek bu türü sevmesi muhtemeldir. bu albümdeki şarkılar kompleks olduğu kadar güzeldir de. gitar melodi ve riflerinin tadından yenmediği bu albüm masalsı vokalleriyle de dikkatini çeker. andrew latimer'in another night'daki vokali veya peter bardens'ın spirit of the water'daki vokali naifliğin sınırlarını zorlar. yan flüt, piyano ve klavyenin de ayrı melodi zenginliği kattığı albüm birbirinden güzel ritim ve melodilerin peşi sıra geldiği bir yapıda. ticari amaçları elinin tersiyle iterek istediği albümü yapan camel, istediği müziği yapmanın verdiği hissi dinleyiciye net bir şekilde veriyor. bu mükemmel albümden öne çıkan parçalar: song within a song, another night, lunar sea

    81. them crooked vultures – them crooked vultures (2009)

    josh homme'un vokali ve gitarı, dave grohl'un davulu ve john paul jones'un bası bir araya geliyor ve böyle bir güzellik ortaya çıkıyor. bu albümden sonra bir daha bir araya gelmek için sözleşseler de 5 senedir ses soluk yok. albümün içeriği hakkında konuşacak olursam 90'lardan günümüze dek duyduğum en iyi old school rock etkili albümdür bu. dave grohl’un davullarda konuşturduğu bir albüm istiyorsanız, ne nirvana ne qotsa şarkıları, bu albümü dinleyin. 2010'lara yaklaşırken esamesi okunmayan rock müzik severlerine ilaç gibi gelen all-star müzik. elde avuçta hala güzel rock albümleri yapan, kırklarına gelse de genç denilebilecek 3,5 kişi kaldı zaten, onlardan ikisi de bu adamlar. şu ortamda ikinci bir them crooked vultures albümü için medet ummaktan başka yapacak bir şey yok. kulu kölesi olunası bu albümden öne çıkan parçalar: no one loves me neither do i, elephants, scumbag blues, bandoliers, warsaw

    80. godspeed you black emperor - f# a# oo (1997)

    gybe post-rock'ı en deneysel şekilde yapan grupların başında geliyor. daha çok sizi bir mooda sokmaktan ziyade, sanki bir film izletiyormuş havası veriyor. özellikle bu albümde bu hissi veya derinliği çok daha fazla hissediyorum. ambient'in hakimiyetinin de bunda payı var tabi. bir filmde birkaç sahneyi kaçırınca filmden kopar, yakalayamazsınız ya bu albümde de aynı şekilde dinlerken tamamen bağlılık gerekiyor. bir rüyadan uyandıktan sonra, aynı rüyaya devam etmek ne kadar zorsa, bu albümü de dinlerken birkaç dakikalığına uzaklaşsanız, kaldığınız yerden devam etmenin çok mantığı kalmıyor. üç parçadan oluşan albümde öne çıkan parçalar: the dead flag blues, east hastings, providence. (albüm, içindeki parçaların ayrılamayacağı bir bütünlükte ve devamlılıkta olduğu için, öne çıkan figür şarkıdan ziyade albümün kendisi oluyor)

    79. led zeppelin - houses of the holy (1973)

    led zeppelin'in 5. stüdyo albümü houses of the holy, zeppelin'in blues/hard rock temeli üzerine farklı türleri de içine aldığı bir albüm. the crunge ile funk, d'yer m'aker ile reggea sularına dalan led zeppelin yine müzikalitesinden ödün vermeden birbirinden yetenekli dört adamın ortaya çıkardığı bir ürünün güzelliği karşısında dinleyiciye söyleyecek söz bırakmıyor. the rain song gibi derinden vuran bir ballad barındıran albüm the ocean gibi groove parçaları, no quarter gibi oturaklı ama bir o kadar vurucu şarkıları içeriyor. bir sonraki doruk noktası physical graffiti'den bir önceki basamakta duran bu albüm, hem dinlenirlik hem de müzikalite bakımından kuşkusuz 70'lerin en iyi albümleri arasında olmayı sonuna kadar hak ediyor. birçoklarına göre en iyi zeppelin albümü iv'tür fakat bana göre physical graffiti'ye zeppelin'in müzikal gelişimi parabolik bir şekilde artmıştır. muhteşem albümnden öne çıkan parçalar: the rain song, no quarter, ocean

    78. bonobo – dial m for monkey (2003)

    bir diğer sevdiğim bonobo albümü animal magic’i mi koysam diye çok düşündüm fakat animal magic’in ilk albümü olmasından dolayı bu albüm biraz daha oturmuş ve komplike, bonobo’nun müziğinin tavan yaptığı yer bana göre. ilk albümdeki caz egemenliği biraz daha azalsa da sonraki albümlerde pek duyamayacağımız akustik davul soundunu hala muhafaza eden, diğer enstrümanların harika katkı yaptığı ve uyum içinde kullanıldığı, altyapı açısından hayli zengin elektronik müzik şöleni. bu albümden sonrasını bir türlü sevememişimdir, akustikten çok ayrılıp, çok daha elektronik bir hal alıyor. bu albüm ayarın kusursuz tutturulduğu, kendi adıma bonobo diskografisinin son bulduğu albüm. albümden öne çıkan parçalar: noctuary, change down, wayward bob, pick up

    77. television - marque moon (1977)

    punk'tan ziyade müziği ve sözleri itibariyle sanatsal bir konuma soktuğum bir başka albüm. kısaca art punk da diyebilirim sanırım. punk'ın kalıplarından çıkıp farklı yollara girebilen, gitarlarına hasta olunası bir debut şaheser. kanımca albümle aynı adı taşıyan marque moon adlı parça punk'ın başına gelmiş en güzel şey olabilir. albümdeki tüm şarkılar tom verlaine tarafından yazılmış ve bestelenmiştir. new york punk rock ortamının parmakla gösterilen albümlerinden marque moon, sonraki dönemde new wave'den indie rock'a kadar birçok tür üzerinde izi kalmıştır. 70'lerin ortası itibariyle hard rock, progressive rock ekseninde sıkışıp kalan rock'ın bu tarz albümler sayesinde bir tür değişim ve yenilenmeye gidebildiği ortadadır. her dönem farklı türlerden faydalanarak bir evrim sürecine giren rock müziğin 80'lerde veya 90'larda çeşitlenebilmesinin altında yatan neden 70'lerin ortasından sonra patlayan punk, art punk, post-punk, new wave gibi türlerdir. fakat television marque moon'dan sonra bu kaliteye yakın bir albüm ortaya koyamamıştır. yine de marque moon tek başına television tarihe yazdırmış bir albümdür. tom verlaine'in müzikle kusursuz bir uyum içinde vokalleri ile akıllara yer etmiş albümden öne çıkan parçalar: friction, marque moon, elevation

    76. nirvana - in utero (1993)

    hep genel bir kanı vardır ya bir grup bir albümle gerçek anlamda patladıktan sonra genellikle bir sonraki albümün hayal kırıklığı yaratacağı düşünülür. çoğunlukla da bu gerçekleşir. bu hayal kırıklığının sebebi albüm aynı tarzda yapıldıysa bir öncekinin çok altında olmasıdır, albüm çok farklı bir tarza yönelinerek yapıldıysa da bu sefer grubun karakterinden ödün verdiği görülür. bunu başarabilen çok az grup vardır. mesela radiohead kid a de ikinci seçeneği seçmiş ve çok başarılı olmuştur. in utero da tam ilk seçeneğe örnek. nirvana çizgisini hiç bozmadan nevermind ile aynı kalitede ve vuruculukta sadece onun kadar mükemmel olmayan bir albümle devam etmiştir. nirvana'nın popülerliği hiç düşünmeden devam ettiği bu albümde o kadar net ki. steve albini ile çalışmak istemeleri de bunun başka bir göstergesi. bu albüm bleach'e nevermind'ın olduğundan daha yakındır. noise catchy gitarlarıyla, agresif davullarıyla nirvana dinleyicisini sonuna kadar mutlu edecek bir albüm. hatta birçoklarının favori albümüdür. albümden öne çıkan parçalar: serve the servants, heart shaped box, very ape, milk it

    75. the fall - this nation's saving grace (1985)

    post-punk döneminin yavaştan kapanmaya yaklaştığı 80'li yılların ortasında bir nevi türün zirvede noktalanmasını sağlayan bir albüm olan this nation's saving grace ingiltere'nin bazen soğuk ve kasvetli bazense yağmurlu ve neşeli sokaklarını kulaklara taşıyor. çıktığı dönemde post-punkla paralel ilerleyen new wave, elektronik, pop gibi türlerin daha revaçta olması ile etkisini yitiren post punk sahnesinde, türün altın çağını yaşadığı dönemle yarışır nitelikte, the fall'un adını tepelere yazdırdığı albümü. 1985'in ingiltere'de keyboard kullanımının allahın emri olduğu yıllardan biri olması sebebiyle the fall da bundan faydalanmış fakat yerinde kullanım post punk havasına en ufak bir etkide bulunmadığı gibi daha da tepeye taşımış albümü. erken dönem (78-81) post-punk gruplarının karanlık atmosferinin aksine daha çok the clash'ın punkı diyebileceğim yer yer daha eğlenceli ve farklı işlediği mantıkla post-punk'a farklı bir tat katan bu albüm, sadece post punk için değil ingiltere müzik sahnesi için de en özgün ve ilk akla gelen örneklerden. albümden öne çıkan parçalar: mansion, barmy, spolit victorian child, l.a., i am damo suzuki

    74. pixies - bossanova (1990)

    kim deal ile grup arasında problemlerin olduğu ve kim deal'lı son albüm. ama en az ilk iki albüm kadar güzel ve grup içinde sorunların olduğuna dair hiçbir ipucu vermiyor. favori pixies albümü düşündüğümde hiçbir zaman karar verememişimdir, ilk üç albümün hepsine eşit mesafedeyim. ama bir pixies best of çıkarsam en çok şarkı bu albümden olur. nedense bu albüm ilk albümlere göre biraz geri planda kalır, hakkı verilmez. kim deal'ın vokallerini en sevdiğim albümdür aynı zamanda. konu pixies olunca, çok da analiz edecek bir taraf olmuyor, tek yapmak gereken kendini akışa bırakıp, büyüleyici müziğin keyfini çıkarmak. öne çıkan parçalar: velouria, all over the world, blown away, stormy weather

    73. porcupine tree – in absentia (2002)

    21. yüzyıl progressive rock denince akla gelen ilk isim steven wilson’ın solo çalışmalarına girişmeden önce müzik yaptığı grubu porcupine tree’dir desem yanılmış olmam. ilerde progressive rock denince sayılacak 10 grubun 9u 70'lerdense, 1 tanesi de ne 80'ler ne 90'lar, 2000'lerden pt olacaktır. garip gerçekten. pt'nin in absentia öncesinde 90'larda da çok başarılı bir geçmişi var tabiki fakat bence tepe noktası 2000'lerdeki albümleridir. 90'larda nispeten neo-progressive takılırken, 2000'lerle birlikte müziğinde progresfi daha modern ve alternatif şekle büründürerek, çok daha özgün bir hale sokmuştur. bunun 1 numaralı örneği de in absentia’dır. in absentia’da mutlu şarkılardan, üzgün şarkılara ya da sistem eleştiri şarkılara (bkz: sound of muzak); metal altyapılı parçalardan son derece yumuşak rock şarkılara, çok teknik parçalardan çok basit minimal olanlara kadar bir çeşitlilk söz konusudur. steven wilson dışındaki grup üyeleri de virtüözlük seviyesinde takılan adamlardır. ama pt her zaman müzikaliteyi ön planda tutmuştur belki de bu yüzden şarkılar hem teknik hem de güzeldir. davulcu gavin harrison zaten kendi alanında en önde gelen isimlerden. son albümünü 2009’da çıkartan pt’nin artık tekrardan bir araya gelip bir şeyler yapmasını umut ediyorum. albümden öne çıkan parçalar: trains, prodigal, the creator has a mastertape, strip the soul

    72. thelonious monk - monk's dream (1963)

    piyanist monk'un elinden çıkma en güzel albüm. diğeri için: (bkz: brilliant corners). sofistike bir hard bop örneği albümde monk'a saksafon, bas ve davul eşlik ediyor. ritim ve melodinin harika uyumuyla sonsuza kadar ara vermeden dinlenebilme özelliğine sahip bu albümün baslarını da dinlemek çok zevkli. albümde bolivar blues ve five spot blues şarkıları daha önce başka albümlerde bulunan şarkıların üzerlerinde oynanmış hafif değiştirilmiş, şu anki tabirle cover diyebileceğimiz versiyonları. caz müzik rock kadar dinlediğim bir müzik değildir dolayısılya rock kadar ara sokaklara dalamamış ve onun kadar kulaklarım eğitilmemiştir. fakat monk'un çalışı o kadar özgün ve karakteristir ki daha önce dinlemediğim herhangi bir müziğini duyduğum zaman monk'a ait olduğunu söyleyebilirim. bende bu özelliğe sahip nadir caz müzisyenlerindendir. bunda tarz olarak hep belli bir yol izlemesi de etken olabilir tabi. bir insan caz müzik dinlemeye başlamak istediğini söylese ne duke ellington'dan ne miles davis'ten ne charles mingus'tan bir albüm öneririm. önereceğim ilk albüm bu albüm olur. bu albümü ne zaman dinlesem keşke piyano çalsaydım diyorum. albümden öne çıkan parçalar: monk's dream, five spot blues, bolivar blues

    71. david bowie - the rise and fall of ziggy stardust and the spiders from mars (1972)

    david bowie'nin ilk uçan albümü. david bowie'nin sadece sesi ve anlattıklarıyla değil bestesel anlamda da titiz davranarak kompleks bir müzik sunduğu ilk albüm özelliğini taşıyan bu albümde bowie'nin farklı tarzları müziğine entegre ettiğini görüyoruz. albüm konsept olarak bowie'nin fantastik bir dünyada yaşayan ikinci kişiliği ziggy stardust üzerine kurulu. tüm albüm boyunca ziggy stardust'ın hikayesini dinliyoruz. bunu dinlerken rock n roll'dan, popa, caza veya punka kadar birçok müzik bize eşlik ediyor. zaten bowie'nin müziği hiçbir zaman belli bir türle ifade edilememiştir, buna imkan vermiyor, bana kalırsa en yakın ifade art rock'dır. çok zengin enstrüman kullanımının olduğu albümde lady stardust gibi bowie'nin diskografisindeki en güzel balladlardan biri de yer alıyor. 70'lerin en unutulmaz albümlerinden the rise and fall of ziggy stardust and the spiders from mars'tan öne çıkan parçalar: moonage daydream, starman, lady stardust, ziggy stardust

    70. opeth – damnation (2003)

    melankolinin dibinin görüldüğünün albüm. müzik bir tedavi aracı olarak kullanılcaksa bu albümle başlanabilir. grubun genius beyni mikael akerfeldt’in ortaya çıkardığı, opeth’in o dönemki sert, brutal ekstrem metal çizgisindeki müziğinin aksine sadece akustik şarkılardan bir albümdür. davulda martin lopez’in döktürdüğü bir başka opeth albümüdür aynı zamanda. gazete-sabah- kahve nasıl birbirini tamamlayan bir üçlüyse, akşam-şarap-damnation da odur. tüylerimi en çok diken diken eden albümler sıralamasında tepeyi oynar. bu müziği ortaya çıkaran adamlara duyduğum saygı, müziğin kendisine duyduğum hayranlıktan kat ve kat daha fazla. öne çıkan parçalara yer vermek gerekirse: windowpane, death whispered a lullaby, closure, weakness

    69. judas priest - screaming for vengeance (1982)

    direk iddialı bir lafla girerek, ilk metal grubu judas priest'in metal dünyasına 82 model güzelliği (tony iommi'nin kullandığı riflerden dolayı ilk metal grubu black sabbath dense de black sabbath, led zeppelin gibi hard rock/blues temelli gruplar hiçbir zaman bana onları metal bazında değerlendirme olanağı vermemiştir). çok teorik bir ifade fakat metal müzikte dinamizm denilince benim aklıma hep heavy metal efsanesi judas priest geliyor sanki dünyayı ele geçirmeye kendini adamış süper güç, önüne geleni yıkan yarı makine-yarı insan bir varlık gibi. dünyanın en güzel çığlık vokal adamı rob halford'ın keskin ve tertemiz sesiyle ile birleşen muhteşem gitar melodileri albümü heavy metal klasiği haline getiriyor. birbirinden güzel parçalarla metal dinleyicisi olmayan bir kişiyi bile çok kolay müptelası yapma potansiyeli olan albümden öne çıkan parçalar: electric eye, (take these) chains, screaming for vengeance, you've got another thing coming

    68. the beatles - magical mystery tour (1967)

    listede 3. bir beatles albümüne yer vermem benim kişisel beğenimden çok, beatles'ın dünyanın gelmiş geçmiş en iyi ve 60'lara damgasını vurmuş en büyük gruplardan biri olmasından dolayıdır. aslında stüdyo albümü değildir, snigle'lardan ve aynı adlı filmin soundtracklerinden oluşan toplama bir albümdür. fakat daha önceki hiçbir stüdyo albümden şarkı içermediği için, stüdyo albüm mantığında değerlendirdiğim için listede yer verdim. bu açıdan konsept albüm olarak düşünmek yanlış olur. bana kalırsa beatles'ın hakkı verilmeyen nadir albümlerindendir. beatles'ın en neşeli, en mutlu olduğu albümdür. sgt pepper's lonely hearts club band'daki kadar olmasa da burada da net psychedelic hava vardır. penny lane gibi 63-65 arası erken dönemi anımsatan şarkılar da vardır. her zamanki gibi yaratıcılık fışkıran, vokalleriyle masalsı bir atmosfer yaratan, beatles'ın gelmiş geçmiş en güzel şarkılarının ağırlıkla bulunduğu harika bir beatles albümüdür. albümden öne çıkan parçalar: magical mystery tour, i am the walrus, strawberry fields forever, all you need is love

    67. boards of canada – geogaddi (2002)

    şimdi bir music has the right to children değil ama başka bir dünya, evren sunan, yine genius işi bir boc albümü. bu iskoç ikili ne yapsa oluyor zaten. sundukları açısından esasen the music has the right to children’dan çok fazla ayrılmayan bir albüm. sadece bu albüm biraz daha deneysel ve karanlık bir havada ilerliyor. music has the right to children ıı diye sunulsaydı da sorun yaratmazdı diye düşünüyorum. bu zihin açıcı, elektronik, ambient ve deneyselliğin harika birleşimi 22 şarkılık albümün öne çıkan parçaları arasında ayırım yapmak benim açımdan hayli zor olsa da kısaca: music is math, sunshine recorder, julie and candy, 1969, alpha and omega, dawn chorus

    66. u2 - the joshua tree (1987)

    u2'yu politik şarkılarının varlığı sebebiyle takdir eden biri olarak, 2000'lerden sonra bono'nun içi boş politik söylemleri ve tutumu sebebiyle gruptan soğumuş olsam da vaktinde harika albümler yaptıkları gerçeği yadsınamaz. bu da o albümlerden muhtemelen en güzeli. rock çatısı altından sıyrılarak stadyum grubu olmuş olmaları da içimde bir yaradır ama iyi müziğin sağladığı koşullar diyerek bu noktada gruba hiçbir eleştiride bulunmuyorum. aslında en çok dinlediğim albüm war albümleri olsa da the joshua tree'nin çok daha etkileyici olduğunu reddedemeyerek ilk 100'de bu albüme yer veriyorum. ilk şarkıdan son şarkıya kadar insanın kalbine işleyen bu albüm, brian eno'nun yapımcı ve mühendis olarak yer almasıyla dinleyicinin gözünde daha da dikkat kesilesi bir konuma geliyor. albümden öne çıkan parçalar: where the streets have no name, bullet the blue sky, trip through your wires, exit

    65. pink floyd - animals (1977)

    pink floyd'un üretkenliğinin ve yaratıclığının sınırlarını zorladığı 70'li yıllardan bir başka albümü. bu albüm grubun aynı zamanda en politik albümü. albümün konsepti george orwell'ın hayvan çiftliği üzerine kurulu. toplumun farklı kesimlerini domuzlarla, köpeklerle ve de koyunlarla eşleştirirek o günün toplumunu sosyo-politik açıdan eleştiriyor. basit anlamda george orwell'in yarattığı metaforları kendi diliyle yorumluyor ve bunu müzikal bir forma sokuyor da denilebilir. albümün 77 tarihinde çıktığı göz önüne alınırsa o dönem patlamış ve politik bir tavır sergileyen punk müzikten etkilendiği söylenebilir. albümü beste kısmına geçersek uzun şarkılardan oluşuyor. harika gitar kullanımının olduğu, pink floyd karakteri ve yapısından ödün vermeyen, ummagumma'dan esintiler taşıyan özgün bir albüm. dogs parçasında pink floyd diskografisindeki en güzel gitar partisyonlarına şahit olurken, pigs'deki vokal kullanımı dikkat çekiyor. sheep ise benim albümden favorim. genel olarak göz ardı edilen pink floyd albümlerinden olduğu söylenebilir. the wall veya wish you were here gibi albümler daha önde görülür. dikkat edilmesi gereken bu albümden öne çıkan parçalar: dogs, sheep

    64. the velvet underground - white light white heat (1968)

    the velvet underground'un ilk albümleri sonrası yollarını andy warhol ve nico'dan ayırarak tamamen kendi kafaları doğrultusunda hareket ettikleri, ilk albümdeki aykırılığın dozunu artırarak yıllar öncesinden punk örneği ortaya koyacak kafaya ulaştıkları albümleri. bu sefer albümün prodüktörlüğünü bob dylan, frank zappa, sun ra, simon and garfunkel gibi isimlerle çalışmış tom wilson yapmakta. vu'nun noise soundun derecesini artırdığı, müziğe dair ne varsa bozup kendi kurduğu ama aynı zamanda daha dinamik bir kayıtla dikkat çeken albümü. bu albüm yıllar sonra ortaya çıkacak pek çok kavramın doğduğu, bu kavramların çıkış noktası olarak kabul edilebilecek bir müziğe sahip. bu kavramların sadece protopunk ile ilişkili olmasından bahsetmiyorum, bu kavramlar aynı zamanda shoegaze'den noise rock'a kadar 80'ler sonu 90'lar başı patlamış birçok türün ortaya çıkmasına vesile olmuştur. bu kavramlar nedir? bu albümde ayrı ayrı her şarkıda fark edilecek denemeler. bir müziği teknik olarak değiştirmek üstüne değil de temelde bozarak, üstünde oynayarak deforme etme mantığı. bu farkı görmek için sadece sister ray parçasını dinlemek bile yeterli. lady godiva's operation'daki reed'in nico stili vokali de debut albümü hatırlatır. albümden öne çıkan parçalar: lady godiva's operation, sister ray

    63. dredg - leitmotif (1998)

    ah keşke dredg hep böyle kalsaydı dediğim ilk stüdyo albümleri. alternative, progresif türlerin karışımı. üretkenliğin, yaratıcılığın tavan yaptığı, tüyleri diken diken eden bir müzik. harika çift gitar melodilerin üzerine, müptela olunası ritimlerin döşendiği, vokalin bir başka güzel olduğu, bu kadar teknik olup müzikte ruhun dibini görmüş, agresif ama oldukça hüzün kokan bir albüm. vokal sürekli hep feryat halinde bazen duygusallaşıyor bazen sinirleniyor. özellikle albümdeki movement serisi tek kelimeyle mükemmel. sanırım albümler bu kadar kompleks, teknik, atmosferi yüksek aynı zamanda akılda kalıcı olduğu için, bu adamlar canlı konserlerinde çok iyi performans gösteremiyorlar. suç adamlarda değil bence, müziğin canlı icra edilemeyecek kadar mükemmel olması. öne çıkan parçalar: lechium, traversing through the arctic cold we search for the spirit of yuta, movement iii, movement iv

    62. gojira – from mars to sirius (2005)

    bu albümü ilk dinlediğimde henüz yeni çıkmıştı. hatta gojira’yı ilk bu albümle dinlemeye başladım. o dönem yoğunlukla metal dinlediğim bir dönemdi ve bu albüm hem çok vurucu hem de çok farklıydı. o zaman bana yıl 2014 olacak sen bu albüme hala tapıyor olacaksın deseler kesinlikle şaşırmazdım. nasıl 80'lerde metalin ağır topları reign in blood, ace of spades ya da beneath the remains gibi imza albümlerse, 2000'lerin de ağır toplarından -80lere ve 90lara göre sayıca hayli azalan- biri from mars to sirius’tur. bu albüm hala metal tarihindeki hiçbir albüme benzemez. bu albümden sonra bunun mantığında metale farklı bir boyut kazandıran, özgün hem de kaliteli bir albüm gelmedi maalesef. metalin hala bir şeyler üretebildiği son zamanlarına tekabül eder o açıdan. en sevdiğim konsept albümlerdendir aynı zamanda. şarkıları geçtim, şarkılar arasında kullanılan pasajların müzikalitesi, sunduğu hava tanımlanamaz başka bir şey. albüm baştan sona ruhsa ruh, müzikaliteyse müzikalite diyen bir mantıkta ilerliyor. albümden öne çıkan parçalar: ocean planet, backbone, in the wilderness, global warming

    61. talking heads - fear of music (1979)

    remain in light isimli başyapıtın gelişinin haberlerini veren başka bir mükemmel talking heads albümü. bir sonraki albüm remain in light'da olacağı gibi burada da brian eno ile çalışılmıştır. bunun dışında eno elektronik eklemelerde bulunmuş, back vokal yapmıştır. bir başka tanıdık king crimson'dan robert fripp de i zimbra parçasında gitarları çalmıştır. talking heads albüm kaydından, albüm kapak tasarımına kadar işin içinde yer almışlardır. tüm şarkıların bestesi ve sözleri grubun beyni david byrne'e aittir. albümün içeriğine geçicek olursam, kendi türünün en iyilerinden, tipik bir new wave albümü fear of music'te talking heads funktan discoya, afro-beat'den rock'a kadar birçok türü tarıyor. talking heads'in karakteri haline gelen byrne'in garip vokalleri ile birbirinden güzel bas yürüyüşlerinin öne çıktığı albüm aynı zamanda bana kalırsa talking heads diskografisindeki en akılda kalıcı, direk parçalara sahip. tüm bu absürd hava içinde albümde benim çok sevdiğim naif bir parça da bulunur (bkz: heaven). bu parça heroes'un küçük kardeşi gibi gelmiştir hep. drugs parçası ile deneysel bir kapanış yapan albümden öne çıkan parçalar: mind, cities, heaven

    60. john coltrane - a love supreme (1965)

    giant steps ile birlikte sadece 60'lara değil tüm bir caz tarihine damgasını vurmuş efsane albüm. coltrane bu albümde tanrıya karşı duyduğu sevgiyi anlatıyor. bir insanın herhangi bir kelimeyi enstrümantal açıdan anlatabilmesi işin sanat alanına girmesine sebep oluyor. (nadir giren a love supreme nidalarını sözden saymıyorum) anlatılmak istenen duyguyu söz olmadan vermek ya da vermeye çalışmak, bunu müzikal bir kompozisyon içinde anlatabilmenin zorluğununun üstesinden gelmek, aynı zamanda içerik olarak da üstün bir yaratımın olduğu ilham verici albümler yapmak çok az kişinin başarabildiği bir durum. başaranlar ünlü olup adını tarihe yazıyor zaten. birçok ünlü klasik ve caz müzisyeni anlatmak istediğim hususta en tepede olanlar. coltrane ve onun 65 tarihli albümü a love supreme anlattıklarımın güzel bir örneği. bu listede giant steps'e mi yer versem diye çok düşündüm fakat 60 tarihli giant steps'de kendi klasik tarzı hard bop yapmış coltrane'in free ve avangard cazdan nasibini almış bu albümü çok daha bu konumu hak ediyormuş gibi geldi. 67'nin sıcak bir temmuz günü vefat eden coltrane, ölümünden 2 sene önce 39 yaşında yaptığı bu albüm hem tema ve hem de içerik olarak yaratıcısının öleceğini bilir gibi. 20'lerinde miles davis'in grubunda çalmış coltrane'in mükemmel ötesi albümünden öne çıkan parçalar: acknowledement, pursuance

    59. a tribe called quest - midnight marauders (1993)

    normalde çok hiphop/rap taraflarında dolanmam. bunda bu türü 2000lerde tanımanın verdiği yanlış algıda sebep olmuş olabilir. eleştiriden ve köklerinden sıyrılıp iyice gösteriş, para ve kadın üzerinden yürüyen bir tür haline evrildiği bir dönemdi sanırım. sonra bu albümü duydum, nasıl sevebildim böyle diye düşünmeye başladım. kesinlikle çok farklı, garip şekilde çok güzel gelmişti. altyapıda kullanılan beatler, caz müziğe göz kırpan bas ritimleri, arada giren üflemeli ve klavye, değişen vokal kullanımları benim için göz ardı etmek imkansız oldu. ama asıl beatlerden bahsetmek istiyorum. bu gruptan sonra çok hiphop/rap grubu araştırdım o beatleri hiç bir yerde bulamadım. her şarkının kendine has, akılda kalan beatlerine eşlik eden baslar ve havaya sokan sözler. tek kelimeyle kusursuz bir albüm. öne çıkan parçalar: steve biko (stir it up), electric relaxation, oh my god, keep it rollin

    58. rush - moving pictures (1981)

    70'lerde zirvede olan, jazzı bile etkileyerek fusion denilen olayı ortaya çıkarmış progressive rock'ın dünya sahnesine vedası olan albüm türünün en iyi örneklerindendir. punkla süpürülen progressive rock'ın düşmeyen birkaç kalesinden biri rush'tır ki en üretken ve en güzel albümlerini yaptığı dönem garip bir şekilde türün unutulmaya yüz tuttuğu, çoğu grubun bir nevi bitiş sürecine girdiği 76-81 arasına denk gelir. tür o kadar bitik bir hal almış ki artık 70'ler sonu-80'ler başı kurulan, sayısı hayli azalmış progressive grupların çıkardığı albümler neo progressive olarak anılmaya başlanmış.(bkz: marillion albümleri) benim bildiğim bir türe neo eklenmesi için en azından bir 20 yıl geçmesi gerekir. progressive rock'ın diktatatörler gibi kısa ama heybetli bir iktidarlığı olmuşsa da hayrettir rush bundan etkilenmemiş ve bağımsız hareket etmiş gibi görünüyor. neden bu kadar uzattım? bu detaylar albümü çok daha özgün konuma getirmekte çünkü. çıktığı dönemin koşulları göz ardı edilemez bir özellikte olan albüm, hem teknik hem müzikalite açısından fazlasıyla tatmin edici olmasının yanında müzisyenler için de ders niteliğinde kısımlar içermekte ve değişen ritim ve tüm bu hengamede bozulmayan bir uyumla dikmat çekmektedir. öne çıkan parçalar: tom sawyer, yyz, the camera eye

    57. queens of the stone age – lullabies to paralyze (2007)

    değeri bilinmeyen albüm.songs for the deaf’in gölgesinde bu albüm hep es geçilir. hiçbir listede, hiçbir yerde bahsi geçmez. fakat bana göre 2000'lerin en iyi rock işlerinden biridir. josh homme elini nereye atsa güzel bir şeyler ortaya çıkıyor zaten. son qotsa albümü de günümüzün nadir kaliteli rock albümlerinden oldu. rock dediğimiz gruplar birbir değişirken veya üretkenliklerini kaybederken, hala aynı yolda çok güzel albümler sunmaya devam eden birkaç gruptan biridir qotsa. sırf bu yüzden qotsa albümlerine ayrı bir sempatiyle yaklaşırım. lullabies to paralyze da bu sempatinin ötesinde, objektif bir şekilde harika bir rock müzik sunuyor dinleyiciye. josh homme vokalleri, moda sokan gitar rifleri ve gaz davullarıyla tam bir party rock. özellikle birkaç parça var ki buradaki davullar şarkıyı şarkı yapan en önemli etken (blood is love, little sister) (bkz: joey castillo). 14 şarkılık albümden öne çıkan parçalar: everybody knows that you are insane, burn the witch, little sister, someone’s in the wolf, blood is love

    56. king crimson - in the court of the crimson king (1969)

    stand up ile birlikte progressive rock denen hadisenin fitilini ateşleyen debut albüm. bu albüm son derece karışık, deneysel, teknik bir albüm. burada sadece caz elementlerinin rock ile birleştirilmesi durumu yok. bunu aynı zamanda klasik bir eser formunda oluşturarak yavaş yavaş progressive rock denen olayı sınırları da çizilmeye başlanıyor. progressive rock'ın ilk en büyük neferi böylece ortaya çıkıyor. tabiki daha öncesinde soft machine, moody blues gibi gruplar albümlerini çıkarmış durumlar ama bu kadar net bir şekilde ya da saf anlamda progressive rock'ı yansıtan ilk albüm. ilk defa bir albümde bir rock grubu psychedelic ve blues'un sınırlarından bu kadar kopuyor. bu albümde king crimson'ın bir daha olamayacağı kadar duygusal, naif parçalar da yer alır (bkz: i talk to the wind). albümden favorim 21st century schizoid man caz, rock ve klasik müziğin kusursuz bir şekilde bir bütün olarak var olabildiğinin ilk ve en iyi örneklerindendir. moonchild gibi deneyselliğin peşinden koşan şarkıyı da içinde bulunduran albüm, farklılığıyla müzikte birçok ezberi bozmuştur. bana kalırsa king crimson'ın tüm karmaşasına rağmen dinlemesi kolay olan tek albümüdür. king crimson dinlemeye niyetlenmiş kişiler için de harika bir başlangıç noktasıdır. bu başyapıttan öne çıkan şarkılar: 21st century schizoid man, the court of the crimson king

    55. arctic monkeys – favorite worst nightmare (2007)

    bir önceki albümleri whatever people say i am, that's what i'm not ile ingiltere’de ilk haftada en çok satan debut albüm rekorunu kıran arctic monkeys’in 2. albümü. çoğu arctic monkeys dinleyicisinin aksine debut albümlerini bir türlü sevememişimdir, çok ergen bir havası vardır. favorite worst nightmare daha oturmuş bir albüm gibi gelir. garip bir şekilde hiç sıkmayan parçalardan oluşur. şarkılar direk ağza takılır ve hiçbir zaman ara verme isteği olmaz. bir albümü dinlersiniz bir süre ara veririsiniz ama bu albüm her daim dinleniyor. şarkıların büyüsü nedir çözemedim. alex turner’ın aksanlı vokalleri mi, eğlenceli davullar mı yoksa birbirinden güzel gitar partisyonları mı bilemiyorum. ayrı olarak şarkıya davul yazma konusunda en üst sıralara oynar matt helders. davulun bir grubu bu kadar güzelleştirebildiği sayılı albümlerden daha doğrusu gruplardan. 2000'ler sonrası çıkmış en sevdiğim ingiliz grubun en sevdiğim albümünden öne çıkan parçalar: brianstorm, fluorescent adolescent, this house is a circus, old yellow bricks

    54. mayhem - de mysteriis dom sathanas (1994)

    black metalin manifestosu. yanlış anlaşılmasın, bu adamlar bu albümü yaptı da black metal ortaya çıktı gibi bir durum değil tabiki. ama bana biri black metal ne dese, git bu albümü dinle derim. dönemin metal scene içinde en sansasyonel ismi belki de. 91de intihar eden vokalisti mi dersin 94de bıçaklanarak öldürülen bir başka üyesi mi (bkz: hep vokalistlerin intihar etmesi). her neyse albüme gelecek olursak, genel black metal standartlarından kayıt kalitesi açısından ayrılıyor. dönemine göre çok dinamik, temiz bir kayıt var. temiz kayıtla, o ruhu yakalanabileceğinin en güzel örneği. son derece enerjik, agresif, hırslı. bu albümdeki vokaller genellikle sevilmez ama es geçilmemesi gereken karakteristik noktalarından biri. freezing moon isimli black metal marşı da burda yer alır. çıkış tarihi 94 olsa da aslında kayıtlara 87de başlanmıştır, 91de vokalistin intiharından dolayı albümün çıkışı hayli gecikmiştir. öne çıkan parçalar: freezing moon, life eternal, buried by time and dust.

    53. the cure - faith (1981)

    the cure'un müziğini alternative tarza kaydırmadan önce, post-punk icra ettiği erken dönem albümlerinden faith, robert smith'in vokallerinin dışında karamsar atmosferi ve hipnotize edici baslarıyla öne çıkıyor. genellikle the cure'un post-punk dönemi söz konusu olduğunda pornography'nin gölgesinde kalır ve göz ardı edilir fakat faith de en az pornography kadar yoğun, derin ve güzel bir post-punk klasiğidir. other voices veya the funeral party gibi the cure diskografisindeki en ağır ilerleyen, depresif şarkılardan, primary ve doubt gibi hızlı, melodik şarkılara kadar çeşitlilik gösteren bir albümdür. albümün başından sonuna kadar her anına hakim olan kasvetli hava, the cure'un post-punk kimliği dışında gothic rock olarak nitelenmesinde en büyük role sahip unsurlardan biri. the cure'un üyelerinin bu albümün kaydı sırasında 20-21 yaşlarında olmaları da şaşkınlık yaratır. birçok güzel albümün genç yaşlarda yapıldığı bilinse de konu depresif havada müzik yapmak olunca -eğlenceli, politik veya duygusal temalı albümler yapmaya göre- genç yaşta bunu başarılı bir şekilde gerçekleştirmek çok daha zormuş gibi geliyor. 20 yaşında bu kadar olgun bir karamsarlık yakalamak takdir edilesi. gerçi robert smith'in yaşı ilerledikçe ergenleştiği düşünüldüğünde, the cure için zamanın ters işlediği de söylenebilir. the cure'un 3. stüdyo albümü faith'den öne çıkan parçalar: the holy hour, primary, funeral party, doubt

    52. the stooges - the stooges (1969)

    bir sonraki albüm fun house kadar mükemmel olmasa da başka bir canavar gibi the stooges albümü. iggy pop'un önderliğinde 67'de kurulan the stooges'un iki yıl sonra çıkardığı, grupla aynı adı taşıyan debut albümü bir sonraki albümündeki agresifliğin işaretlerini veriyor. daha henüz rayından çıkmamış gibi duran iggy'nin rock n roll vokalleriyle dikkat çeken albümdeki kaydın güçsüzlüğü fun house'dan sonra net hissedilse de bu müziğin enerjisinden, güzelliğinden hiçbir şey kaybettirmiyor. albümün kaydını the velvet underground'dan john cale yapmıştır ve açıkçası vu'daki güçsüzlüğü bilerek bu albümde de kullanmıştır dolayısıyla sınırlı ve baskılanmış noise müzik burada da göze çarpar. bu albüm daha dinamik ve sert bir hisle tekrardan kaydedilse bambaşka bir şey ortaya çıkar demişimdir her zaman. akılda kalıcı rifleri ile albümden favorim i wanna be your dog'dur. we will fall gibi bana fazlasıyla swans'ı hatırlatan deneysel bir güzellik de bulunur. fun house koca bir patlamaysa, bu albümde bu patlamanın temellerinin atıldığı çok önemli bir albümdür. albümde ann gibi ağır ama vurucu bir şarkı da bulunur, burada "i love you" derken iggy'nin çığlıkları albümün en güzel yerlerindendir. albümden öne çıkan parçalar: i wanna be your dog, no fun, not right

    51. morbid angel - altars of madness (1989)

    eski günlerini özleten death metal üstatlarının bir zamanlar kral koltuğunda oturduğunu gösteren morbid angel'ın debut albümü. ekstrem metal dinleyicileri için başucu albüm özelliğini taşıyan albüm, death metalin erken döneminde ortaya çıkmıştır hatta ilk death metal albümlerindendir. death metalin thrash'ten kesin çizgilerle ayrılıp ayrı bir tür olarak evrimleşmesine vesile olan albüm, death metalin kurucu babalarındandır da denebilir. david vincent'in şeytani vokalleri, trey azagthoth'un küfür gibi rifleri-soloları ve nam-ı değer ahtapot pete sandoval'ın olağanüstü davullarıyla cehennemden yükselen bir albüm. death, obituary ve deicide ile birlikte florida death metal akımının bayrağını taşıyan bu albüm çoğu ünlü ekstrem metal grubunun yaptığı müziğin merkezinde durmakta, etkilenim olarak en üst sıralarda yer almakta. swedish old school death metalin yolunu açan albüm, thrash'i süpüren ve metalin daha ekstrem yönde ilerlemesine sağlayan ortamı yaratan başlıca albümlerdendir. daha önce napalm death gibi anarcho punk/crust kökenli grindcore gruplarda görülen blast beat kullanımının death metal'de ilk kez görüldüğü albüm, blast beat kullanımının 90'larla birlikte thrashten black ve death metale kadar birçok türü içine alan ekstrem metalin karakteristik özelliklerinden biri olmasına ve oldukça yaygınlaşmasına sebep olmuştur. kısaca metal müziğe etkileri yadsınamaz bu albümden öne çıkan parçalar: immortal rites, visions from the dark side, bleed for the devil, blasphemy

    50. joy division - closer (1980)

    joy division denince akla ilk olarak müziği post-punk ile özdeşleşmiş hatta post-punk türünün sınırlarını belirlemiş ve özelliklerini saptamada bir nevi referans noktası haline gelmiş bir grup geliyor. halbuki post-punk teriminin ilk olarak sounds dergisinde bir yazar tarafından siouxsie and the banshees için kullanıldığını ve closer albümü çıktığında müzik için gothic rock tanımlamaları yapıldığını düşününce, post-punk türü zaman içinde nasıl joy division'ın müziğine karşılık bulan bir tür haline evrilmiş bunun cevabını da ben de bilmiyorum. tahminim post-punk teriminin başta punk sonrası dönem anlamında kullanılmasının ardından, 70'ler sonunda unknown pleasures'ın başını çektiği son derece karanlık ve ham albümlerin yapılmasıyla bu atmosferi ifade eden bir tür haline gelmesiyle açıklanabilir. closer keskin gitarları, ian curtis'in şiirsel sözleri ve sert vokal tarzıyla, monoton tribe sokan davulları ve ona eşlik eden baslarıyla harika bir albüm. albüm çıkışından 2 ay önce ian curtis'in intiharıyla müzik serüveni az ama öz sürmüş grubun. ian curtis ölmeseydi ve grup devam etseydi nasıl bir müzikal süreçten geçerdi diye hep düşünmüşümdür. closer'da intihar düşüncesinde bir insanın sesini duyduğumuz söylenebilir. sadece bu albümde değil tüm joy division şarkılarında epilepsi hastası ian curtis'in bu karamsar havayı yansıttığı çok açık. albümden öne çıkan parçalar: isolation, a means to end, heart and soul, 24 hours

    49. miles davis - in a silent way (1969)

    bitches brew adlı insanüstü eserin bir yıl öncesi bir başka aşmış, kardeşinin yolunda giden miles davis'in kendini fusion ile tatmin ettiği bir başka albümü. deneyler, doğaçlamalar, her müzisyenin kendi mastürbasyonunu kusursuz bir müzikalite içinde sergilediği bir albüm. insan böyle bir albüm yapsa 3-4 sene müziğe dönemez, davis hemen ardından daha da üstüne çıkarak bitches brew patlatmış. bitches brew kadar aykırı, uç bir albüm değil fakat miles davis'in 69'a kadar yaptığı en deli iş. fusion'ın yanına avangard'ı da eklediği, bitches brew'e göre hazmı daha kolay albüm. in a silent way bu yüzden birçokları tarafından bu dengenin en iyi kurulduğu albüm olarak görülür. bu kişiler bitches brew'da sınırları daha da zorlayacağım diye davis'in işin ucunu kaçırdığını düşünür. ben öyle düşünmüyorum. in a silent way'de miles davis'in kurduğu ekip dudak uçuklatan cinstendir. çoğuyla bitches brew'da çalışmaya devam etmiştir. herbie hancock, chick korea, wayne shorter , davis'in yanında pişmekte olan john mclaughlin, dave holland, tony williams gibi efsane isimler yer alır. all-star jazz kadrosu desek yanılmış olmayız (bitches brew'da bu all-star kadroyu daha da genişletmiştir). bu kadar geniusun birleşiminden bir şaheser çıkmaması olanaksızdır. 20 dakikaya yakın 2 şarkıdan oluşan albümden öne çıkan parça: shhh/peaceful

    48. wire - chairs missing (1978)

    debut albümü pink flag ile katıksız punk yapan wire, 2. albümü ile post-punk izleri taşıyan bir yola giriyor. tam bir post-punk albümü olan 3. albümü 154 ile pink flag'ın tam ortasında duran bu albüm, wire'ın hem punk hem de post-punk'tan beslendiği bir albüm. ilk albüme nazaran daha karanlık daha durağan daha hüzünlü bir atmosfere sahip albüm, etkin bas kullanımıyla ilk dikkati çekiyor. yer yer son derece soğuk, durağan parçalarla agresifleşen albüm, zaman zaman daha enerjik, olumlu bir havada ilerliyor. minimal bir anlayışla müzik adına çok farklı tatlar sunan bir albüm. bana kalırsa sadece punkdan ziyade şarkı yapıları sebebiyle art punk olarak tanımlanabilecek bir albüm. vokal kullanımı, gitar efektleri, şarkı sözleri, synhesizer kullanımı albümü punk vari bir havadan uzaklaştırıp daha sanatsal bir konuma getiriyor. tabiki bu cümlemden post-punk'ın sanatsal bir yapıya sahip olamayacağı anlamı çıkarılmasın. post-punk olduğu kadar, form açısından sanatsal da bir albüm. grubun ilk albümde olduğu gibi yine minimal bir albüm kapağı tercih ettiği chairs missing albümünden öne çıkan parçalar: french film blurred, men 2nd, being sucked in again, mercy, i am the fly

    47. fleetwood mac - then play on (1969)

    albüme geçmeden önce fleetwood mac hakkında kısa bir bilgi vermek isterim. fleetwood mac 60'larda blues rock, 70'lerden itibaren ise ise kurucu üyeleri peter green'in lsd'den dolayı gruptan ayrılmak zorunda kalması sonucu pop/rock yapmış ve pop/rock albümleriyle ünlenmiş, ticari başarı yakalamış bir gruptur. hatta 60'lar blues dönemi için gruba isim olarak peter green's fleetwood mac bile denir. grubun kuruluş süreci adadaki ilk blues rock oluşumu olarak görülebilecek john mayall and the bluesbreakers 'dan ayrılan peter green'in yanına yine aynı gruptan mick fleetwood ve jon mcvie'yi alarak fleetwood mac'i kurmasıyla başlar. peter green'li fleetwood mac 4 albüm kaydetmiştir ve sonuncusu then play on'dur. bu 4 albüm de birbirinden güzel, bana hem blues'u hem de blues rock'ı sevdiren albümlerdir. benim için blues rock'ın en güzeli peter green'in elinden çıkma işlerdir. eric clapton işleri daha sonra gelir. peter green'in lsd sebebiyle muzige en uretken doneminde ara vermek zorunda kalmasi cok uzucudur. belki de su an bir eric clapton agirliginda olabilirdi bu adam, o potansiyel kesinlikle varmis. bu durum syd barrett ile pink floyd arasındaki duruma çok benzer. peter green gruptan ayrılmak zorunda kalmasaydı fleetwood mac muhtemelen hiçbir zaman ünlü bir grup olmayacaktı, keza peter green grubu kurmasaydı da hiçbir zaman ünlü bir grup olmayacaktı çünkü var olmayacaktı. vaktinde bb king'in en beğendiği gitaristmiş. albüme geçersem bu albüm birbirinden güzel naif, duygusal, şiir gibi blues parçalarıyla bezeli bir blues rock klasiğidir. albümden öne çıkan parçalar: show-biz blues, my dream, although the sun is shining, like crying

    *bu dönemi merak edenler 2002 tarihli the best of peter green's fleetwood mac adlı toplama albümü dinlesinler. peter green döneminde yapılan tüm güzel şarkıların toplandığı harika bir albümdür.

    46. tortoise - millions now living will never die (1996)

    deneysel, hipnotize edici bir başka enstrümantal tortoise albümü. grup chicago'ludur. (türkiye'de olsa ikinci bir davulcu alana kadar, bir tane vokal alaymış eleştirilerine maruz kalacak gruptur aynı zamanda) tnt ve tortoise albümleri de çok başarılı olsa da bu albüm müzik adına çok daha kafa açıcı bir konumda. djed gibi bir başyapıt her gruba nasip olmaz. ambient'den elektroniğe, post-rockdan caza ve progresive çok farklı türlerden beslendiği için, bu albüm için en uygun kelime bence deneysel olsa da, albüm çıktığı dönemde grup için "amerikan post-rock hareketinin babası" tarzı nitelemelerde bulunulmuş. öne çıkan parçalar: djed, glass museum, the taut tame, gamera, restless waters

    45. r.e.m. - murmur (1983)

    şimdilerde rock müzikte pastada en büyük dilimi temsil eden alternative rock müziğin ilk örneklerinden olan albüm gözümde sırf bu özelliğiyle ayrı bir saygıya sahip. rem'in ilk stüdyo albümü olan murmur, benim de r.e.m. diskografisindeki favori albümümdür. bana kalırsa alternative rock'ın kökü de denebilir. neden denirse, tabiki daha öncesinde başka albümler çıkmıştır fakat 83'e kadar ne bu kadar güzeli ne de bu kadar günümüzdeki sounduna yakın olanı gelmediği konusunda herkesin hak vereceğini düşünüyorum. albümde yer alan şarkıların 3 yıl önce 80'de single olarak yayınlandığı düşünülürse, bu muhtemelen r.e.m.'i belli bir tanınırlığa sahip ilk alternative rock grubu yapmakta, dolayısıyla murmur'u da ilk albüm. bu albümde dönemin synthesizer kullanımı gibi revaçta müzikal yönelimleri görülmemekte. dinlenildiğinde kökenini punktan aldığı anlaşılan albümün, new wave veya post-punk gibi türlerden çok farklı olduğu kolaylıkla fark ediliyor. bu ayrımda en önemli etken şüphesiz yoğun folk rock etkisi. bu farklılık muhtemel ki grubu dönem müziği yapmaktan koparıp, rock müziğin son ana türü olan alternative rock'ın ortaya çıkmasında büyük rol oynamış. r.e.m. bilgisi losing my religion veya 90'lardaki albümlerle sınırlı dinleyiciler, toprağın altında nasıl bir servet olduğunun farkında değiller. 80'ler r.e.m.'den haberdar olanlar çoğunlukla 90'lardan daha çok seviyorlar zaten. 80'lerdeki murmur, reckoning, document gibi albümlerden sonra 90'ları pek de güzel gelmiyor açıkçası. murmur'e dönecek olursam, albümden öne çıkan parçalar: radio free europe, laughing, talk about the passion, sitting still

    44. arcade fire - funeral (2004)

    chris martin’in en sevdiği grup arcade fire’ın debut ve en güzel albümü. bu naif albüm uzun yolculukların değişilmez tamamlayıcısı. grubun üyelerinden üçü birden albüm kaydı sırasında yakınını kaybettiği için albümün ismi funeral. son derece yoğun bir duygusal hava hakim burada. hem üzüntü hem umut bir arada insanı bazen uzaklara götürüyor, bazen düşündürüyor, bazen de hüzünlendiriyor. 21. yüzyıldan bir rock klasiği desem çok abartmış olmam. arcade fire bundan sonraki albümlerinde de hep bekleneni fazlasıyla verdi fakat bu albüm tahmin ediyorum ki kendileri için de çok özel. bu albümü sevmek için çok çabaladığımı hatırlıyorum. en başından seveceğimi biliyordum ama bir türlü içine giremiyordum. denemelerim hep başarısızlıkla sonuçlandı ama birgün uzun bir yolculukta play tuşuna bastım ve une année sans lumière beni bir kere yakaladı, bir daha da bırakmadı ve o zamandır bu albümle haşır neşir olmaktayım. öne çıkan parçalar: neighborhood 1 tunnels, une année sans lumière, wake up, haiti, rebellion(lies)

    43. pavement - slanted and enchanted (1992)

    pavement'ın debut albümü. bir lo-fi klasiği. çoğunlukla "crooked rain, crooked rain" daha çok sevilir, ben de seçme konusunda çok zorlandım, hangisi daha iyi diye gerçekten çok kafa yordum fakat karar veremedim. yazı tura atmak gibi çok mantık dışı bir şekilde bu albüm daha geride kalmış oldu. çünkü grubun ilk iki albümü birbiriyle kıyaslanamaycak kadar kendine özgü ve muhteşem. "crooked rain, crooked rain" nispeten daha alternative tarzda ve daha güzel olabilir ama bu albümdeki gerginliği, saflığı ve yüzsüz hali hiçbir şeye değişmem. bu sıfatlar kendini albüm kapağında da hissettiriyor. müziğin içeriğini kusursuz yansıtan kapaklardan. bu albüm sabahtan akşama kadar aralıksız dinlenecek albümlerden. öne çıkan parçalar: no life singed her, in the mouth a desert, conduit for sale!, jackals false grails: the lonesome era

    42. the soft machine - volume two (1969)

    canterbury scene'in öncü grubu the soft machine'in 2. albümüdür. canterbury kelimesi müziğin kökeni olan şehir için söylense de yansıttığı karakter olarak psychedelic rock ve fusion'ın birleşimi denebilir. yeryüzüne inmiş en değeri bilinmemiş albümlerden olabilir. bir sonraki albüm third'ün popülerliğinin çok uzağında kalmıştır. psychedelic ve fusion müziğin en hiperaktif hali. robert wyatt'ın davulları ve fantastik vokalleri ile o dönem adanın psyhedelic müzikle uçmakta olan kafasını progressive ögelerle iyice bulandırmış, sarmış, çok daha yükseklerde uçurmuştur. özellikle robert wyatt'ın ispanyolca söylediği, albümün en uzun parçalarından dada was here parçası -muhtemelen sözleri dadaizm ile ilgili- çok güzel vokallerin olduğu bir parçadır. aklıma gelmişken aynı yıl beatles'da sun king'de ispanyolca söylemişti. ortalama 2 dk süresiyle 17 parçadan oluşan albüm yaramaz bir genius çocuğun elinden çıkma gibi. ne yapacağı belli olmayan, durmayan, fantastik bir atmosferde ilerleyen, caz ve deneysel tarafı da olan ama genel olarak psychedelic/progressive müziğin hakimiyetinde, doğaçlamaların bolca yer aldığı (bkz: out of tunes), esaslı müzisyenlerden çıktığı belli deli bir albüm. aynı zamanda flüt, piyano, organ ve saksafonun çeşitli vokal efektleriyle rahatsız bas-davul ikilisine eşlik ettiği, yer yer akustik gitar üzerine şarkıların da olduğu (bkz: dedicated to you but you weren't listening) masalsı bir albüm. albümün masalsı olmasında en büyük etken wyatt'ın vokal tarzı ve albümdeki kısa süreli geçiş parçaları. başucu albümleri arasına konulması farz olmuş albümden öne çıkan parçalar: hibou- anemone and bear, dada was here, out of tunes, dedicated to you but you weren't listening, orange skin food

    41. black sabbath - black sabbath (1970)

    grubun müzikal açıdan en yaratıcı olduğu harika bir hard rock klasiği. hard rock sınırları dahilinde son derece yenilikten yana bir albüm aynı zamanda. black sabbath'ın bu albümden başka birçok güzel albümü var. hatta her albümde profesyonellik açısından daha ileri bir noktaya gittikleri söylenebilir. o açıdan 5. albümleri sabbath bloody sabbath'ı mı koysam diye çok düşündüm fakat bu albümdeki ham soundu, naif tutumu ve tekinsiz havayı; sabbath bloody sabbath'daki daha kompleks, oturmuş hale tercih ettim. black sabbath'ın kendiyle aynı adı taşıyan debut albümü black sabbath, son derece enerjik, akılda kalıcı şarkı yapılarının yanında karanlık bir dünya da sunuyor. hem heavy metal hem de doom metal için başlangıç noktası kabul edilmesi muhtemel ki bu nedenle. albüm ozzy'nin karakteristik sesiyle sizi direk içine alıyor. tony iommi'nin orjinal, şahane rifleri ile öne çıkan albüm bill ward'un davulları, geezer butler'ın müptela olunası basları ve ozzy'nin yaramaz vokalleri ile harika bir albüm. özellikle ilk şarkı black sabbath ile sizi direk uğursuz, şeytani havaya sokan albüm, n.i.b. ile kendini naif duygulara bırakıyor, the warning ile müziğe doyuruyor. bu başyapıttan öne çıkan parçalar: black sabbath, behind the wall of sleep, sleeping village

    40. pixies - surfer rosa (1988)

    pixies'in efsane debut albümü. albümün prodüktörlüğünde 80'ler sonu 90'lar amerikan alternative rock piyasasında hatrı sayılır birçok albümde parmağı olan steve albini var. albümün çıkışı da bağımsız bir plak şirketinden. bu albümün ortaya çıkmasında çok küçük olasılıkların gerçekleşmesinin payı olduğunu hatırlamak lazım. frank black santiago francis'le aynı yurtta kalmasaydı, frank black'in verdiği ilana tek dönen kişi henüz hiç bir enstrüman çalmayan kim deal olmasaydı ve olsa bile frank black bas çalmıyor diye onu reddetseydi veya kim deal düğününde davulcu david lovering ile tanışmasaydı bu dünyaya surfer rosa gelmeyecekti. tüm bu ihtimallerin hepsinin tek tek gerçekleşmiş olmasının kulağa imkansız gelmesi sanki albümü daha da gizemli bir hale sokuyor. 90'lar alternative sahnesine direk etki eden bu albümde frank black'in puerto rico zamanlarının etkisinin görülmesinin yanı sıra albüm pixies'in gruptaki arkadaşlık açısından en sağlıklı olduğu dönemde kaydedilmiş. son derece minimal ama bir müziğe yazılabilecek en güzel davullarla, frank black'in çoşkulu sesi, çığlıkları-kim deal'in naif back vokaliyle ve birbiriyle paslaşan gitar ritimleri, melodileri, soloları, rifleri ile bile yeterince güzel bir hal olan albümün üstüne bir de birbirinden güzel süper baslar eklemişler. adamlar daha ne yapsınlar, ortaya şaheser çıkmış. öne çıkan parçalar: bone machine, broken face, gigantic, cactus

    39. mastodon – leviathan (2004)

    yine from mars to sirius gibi 2000lere damgasını vurmuş bir diğer metal albümü. genel olarak türe sludge dense de progressive, thrash, rock gibi türlerin birlikte kullanımı var bu albümde. albümde özellikle vokaller dikkat çekici, troy sanders ve brett hinds’in haykıran vokalleri albümün en çarpıcı noktalarından. vokal konusunun da garip bir hikayesi vardır. normalde mastodon’un vokali grubu tam turne başlangıcında terk eder ve grup da dağılmak yerine konser vermek isteyince grubun diğer üyeleri e madem biz vokal yapalım der ve mastodon’a has vokaller ortaya çıkmış olur. bu albüm gerçekten çok ortadır ne metal gibidir ne rock gibidir, ne thrashtir ne progressive. hiçbir kalıba sokamazsınız. pek sorgulamadan albümün tadını çıkarmak en doğrusu sanırım. albümden öne çıkan parçalar: blood & thunder, seabeast, megalodon, hearts alive

    38. led zeppelin - led zeppelin ii (1969)

    çoğu blues coverlarından oluşan muhteşem ilk albümünden sonraki bu albümde grup blues kökünden ayrılmadan hard rock ve deney dozunu artırıyor ve kıyısından psychedelic sulara da giriyor. 60'ların blues/psychedelic rockı ile 70'lerin hard rock'ı arasında kusuzsuz bir köprü olan bu albümde bu tarz yeniliklerin yer almasının en büyük nedeni kuşkusuz mühendis eddie kramer. page'in özellikle kramer ile çalışmak istemesinin nedeni are you experienced'dan oldukça etkilenmesi ve kramer'in bu albümün kaydında yer almış kişi olması. albümün yapım süreci de grup turlarken başladığı için şarkılar farklı şehirlerde yapılmış, farklı şehirlerde kaydedilmiştir. bu düzensiz kayıt sürecinden takdir edilesi bir albüm çıkmıştır. albümün kapağı 1. dünya savaşından kalma bir fotoğraftan esinlenilerek oluşturulmuştur. albümde plant'in vokalleri bir kere daha gelmiş geçmiş en iyi rock vokali olduğu gerçeğini yüzümüze çarpıyor. kramer ile page'in kafa kafaya verip mixlerini yaptığı albüm, bonham'ın tavizsiz groove davullarına hasta olduğumuz bir başka albüm. (bkz: moby dick) bir önceki albümde good times bad times veya dazed and confused gibi şarkılarda şahit olunan bonham'ın patlayan yaratıcı davulları bu albümde etkisi altına aldığı alanı artırmışa benziyor. albümde birçok hard rock klasiği de yer alıyor (bkz: whole lotta love) (bkz: heartbreaker). thank you gibi vurucu parçaların yanında harika bir sonny boy williamson coverı da bulunduran ve bu coverla sona eren albümden öne çıkan parçalar: whole lotta love, thank you, heartbreaker, bring it on home

    37. the jesus lizard - goat (1991)

    tarihteki en underrated gruplardan, dolayısıyla albümlerden biridir. noise/alternative rock kulvarında en kaliteli ve en şiddet eğilimli işlerden. baslarına hasta olunasıdır. noisy/hastalıklı havanın oluşmasında vokalden sonra en etkili etken kuşkusuz baslar. bu kadar net ve güzel basların olduğu albümler dinlemeyi seviyorum. davul tonu da çok hoşuma gider bu albümde. aksak ritimlerin agresif gittiği şarkılar en farklı taraflarından biri. amerika'da dönemin çoğu noise/post/math rock grubuna prodüktörlük yapan steve albini 'nin eli değmiştir. kurt cobain'in de favorilerindendir bu albüm. kısaca konserde göt baş dağıttıran şarkılardan oluşur goat. öne çıkan parçalar: then comes dudley, seasick, monkey trick, lady shoes

    36. fela kuti - expensive shit (1975)

    afrika'dan çıkan en büyük müzisyen fela kuti'den etkilenmeyen çok az müzisyen vardır herhalde. afrika ritimlerini caz ve funk ekseninde yorumlayarak kıtanın müziğini dünya müziğine kazandırmış bu büyük müzisyenin elinden çıkma en güzel albümlerden biri de expensive shit. açıkçası buraya hangi fela kuti albümün koysam diye çok düşündüm, 70'lerde birbirinden güzel albümler çıkarmış bu adam. expensive shit 26 dakikalık süresiyle, son derece protest olmasının yanına sıra ortalama 10-15 dakikayı bulan ve loop dönen bağımlılık yapıcı ritimlerin üzerine harika üflemeli ve klavye çeşitlemeleriyle bütünlük oluşturan şarkılardan oluşan muhteşem bir albüm. özellikle şarkıların belli bir süresinden sonra fela kuti'nin şimdi konuşma sırası diyerek girdiği yerel dil-ingilizce karışımı sözleri ve koronun afrika havasını yansıtan sesleri ile müzik büyüleyici bir hal almaktadır. biraz fela kuti'nin kendsiniden bahsedecek olursam, fela kuti'nin filmlik bir hayatı olmuş. donla röportaj vermesi veya konsere çıkması, 25 karısı olması, aidsten ölmesi, ingiltere'de tıp eğitimini yarıda bırakıp müziğe odaklanması bunlar oldukça ilginç detaylar fakat bana asıl ilginç gelen çok katı bir ordunun iktidarda olduğu bir ülkede protest müzik yapabilme gücüne sahip olması. öyle bir güç ki, kendisi dahil tüm ailesinin öldürülme ihtimaline bile direnebiliyor. ki bu ihtimallerin bir kısmı gerçekleşiyor, bir kısmı ise gerçekleşmeye çok yaklaşıyor. kısacası caz amerika'ya göç eden afrikalıların torunlarının bir buluşuydu, bu müzikse afrika'nın tam kalbinden bize sesleniyor. albümden öne çıkan parçalar: expensive shit, water no get enemy

    35. motörhead - ace of spades (1980)

    70'ine merdiven dayayan lemmy kilmister'ın 20 yaşındaki insanlara taş çıkarır ruhunun, enerjisinin bundan 35 sene önceki halini düşününce kafamda canlandıramıyorum. ace of spades dinlemek biraz da olsa anlayabilmemi sağlıyor. lemmy sex/drugs/rock'n roll olayını normal hayatında uygulamaya devam etmesiyle yaptığı müzikteki samimiyetin sınırlarını zorlamakta. biri metal özünde ne dese gidip ace of spades albümü dinlemesini söylerdim. kökünü rock'n roll'dan alan ace of spades albümü, burnunun dikine giden ac/dc vari sözleriyle, sert rifleriyle harika bir hard'n'heavy başyapıtı. thrashten, black ve heavy metal gruplarına kadar birçok ismi etkileyen motörhead için, metal sahnesinin en çok etkilenilen grubu desek yanılmış olmayız. bu etkilenimde başı çeken, motörhead'in doruk noktası ace of spades albümü. üstün bas ve vokal performasını dinledikçe vokal/bas lemmy'e şapka çıkartmak gerekiyor. söylemem gerekiyor ki bu tozlu, topraklı, kirli mükemmel albümün hiçbir sitede listelerde karşıma çıkmaması şaşırtıcı. genel olarak metal albümlerinin en iyi/güzel albümler listelerinde yer almama sebebini hep merak etmişimdir. poptan hiphopa, cazdan elektroniğe her gruba yer verilirken metal konusunda neden hep hayal kırıklığı yaratan tablolar çıkıyor ortaya. bir tür dışlama söz konusu. bu türde de harika güzellikte albümler yapılmışken, umursamamak, hakkını vermemek bu tarz listelerin bir eksikliğidir bana kalırsa. ticari başarılara bakılarak liste oluşturan varsa zaten boşuna yormasın kendini. çoğu liste de muhtemelen görmezden gelinemez ticari başarısından dolayı bir metallica olur zaten, bilmezler araştırılsa en az onun kadar iyileri var. albüme dönersek öne çıkan parçalar: ace of spades, shoot you in the back, fast and loose, bite the bullet

    34. sigur ros - agaetis byrjun (1999)

    kuşkusuz en popüler ve belki de en iyi post-rock albümü. bu nitelemeleri kazanmakta da haksız sayılmaz. sanki bambaşka, bu dünyadan bağımsız bir ortama ışınlıyor insanı. dinginlik bu albümü tek kelimeyle karşılıyor. nedense sigur ros'un diğer albümlerine pek alışamamışımdır fakat bu albüm çok başka bir noktada. flugufrelsarinn 'nin girişi albümdeki favori anımdır. birgün uzaylılar inerse dünyaya, sempatilerini kazanmak için, dünyalıların bu albümü dinletmesi gerektiğini düşünüyorum. diğeri için: (bkz: dark side of the moon), (bkz: fleet foxes). öne çıkan parçalar: svefn-g-englar, flugufrelsarinn, hjarta? hamast (bam bam bam), olsen olsen

    33. king crimson - red (1974)

    progressive aleminin gördüğü en dengeli albümlerdendir. hem deneyler, hem caz, hem progressive yapının dengesi öyle güzel ayarlanmış ki albümü takdir etmekten başka şansınız kalmıyor. aynı zamanda debut albümlerinden sonra hazmı en kolay albüm. bir taraftan da son derece yaratıcıdır ve dönemin progressive rock akımı kalıpları içinde kalan birçok albümün aksine, red zamanla eskimeyecek, zamanın kurbanı olmayacak bir albüm. bunda en büyük pay şüphesiz king crimson'ın beyni robert fripp'de. fripp'in grupla birlikte 70'lerde çıkardığı son albüm aynı zamanda. 80'lerde geri dönüne kadar solo albümleriyle haşır neşir olmuştur. king crimson kült olmuş ilk albümü in the court of the crimson king ile geleneksel havada epik bir progressive rock örneği sunmuştur. bu şekilde devam etse muhtemelen şimdiki kadar müzik dünyasına etkin bir konumda olmazdı. sonrasındaki her albümde bu geleneksel hava giderek azalmış ve 4. albümleri red ile hayli deneysel bir hal almıştır. deneysel olduğu kadar tekniğin de konuştuğu ve ağır kısımların da olduğu bir albüm olan red, sizi en beklenmedik yollara saptıran, ilerleyişi tahmin edilemez bir yapıda ilerliyor. bu beyin yakan albümden öne çıkan parçalar: one more red nighmare, starless

    32. fleet foxes – fleet foxes (2008)

    günümüzden en az 60'lardaki kadar güzel folk grubu çıkar mı? evet fleet foxes’la anladım ki çıkıyormuş. folk çok dinlediğim bir tür değildir. 60lardan dinlediğim belli başlı gruplar vardır, onları da pek de sık dinlemem. fakat fleet foxes nasıl başı ucu gruplarım arasına girdi hiçbir fikrim yok, hatırlamıyorum. koskoca tarihi olan folk türünde en sevdiğim albüm fleet foxes. ilginç gerçekten. nedenini bilemiyorum. bu rüya gibi müziği en kısa zamanda herkese dinlemelerini tavsiye ediyorum. hatta fleet foxes’la tanışmam sonrası severim diye hep duyduğum ama dinleme ihtiyacı hissetmediğim bon iver, sufjan stevens, kings of convenience veya grizzly bear olmak üzere çok fazla son dönem folk dinledim ancak foxes gibi bir türlü sevemedim, sevemiyorum. bu albümün yeri ayrı. 2. albüm helplessness blues da bir o kadar güzel. vokal üniversite eğitimini bitirme kararı aldığı için bir süre daha yeni fleet foxes albümü göremeyeceğime üzülmekle birlikte, fleet foxes’un uzun yıllar oyalama potansiyeli olduğu ihtimalini hesaba katarak kendimi avutuyorum. bu benzersiz albümün öne çıkan parçaları: white winter hymnal, tiger mountain peasant song, he doesn’t know why, blue ridge mountains

    31. slint - spiderland (1991)

    slint'in 91 tarihli albümü. dünyanın en değer görmemiş albümü olabilir. adamlar 23-24 yaşındayken böyle bir albüm çıkartıyorlar ortaya, helal olsun demekten başka laf düşmüyor. ne kadar post-rock'ın atası olsa da - led zeppelin'in metal grubu olmaması ama metalin atalarından sayılma olayı gibi veya aynı mantıkla stooges ile punk arasındaki ilişki gibi - günümüzdeki post-rock dan hayli uzak ve kendi döneminde amerikan alternative akımından türemiş noise rock/lo-fi/grunge gibi türlerin ışığında ortaya çıkmış bir rock albümü. illa bir türe bağlanacaksa bu albüme math-rock en uygun kalıp olur. ama bence kendi döneminden beridir, tür olarak "tanımlanamayan cisim" özelliğine sahiptir bu albüm. good morning, captain nasıl bir parçadır, nasıl bir ruh hali içinde yapılmıştır? bu albüm sanki deli birinden çıkma gibi. aşırı dengesiz, tahminsiz bir hava var albümde. çok sessizken aniden sinir krizi geçirip etrafa saldıran sonra yeniden durgunlaşan, sinir nöbetleri geçiren bir deli bu albüm. brian mcmahan açık ara dahi bir insan. adamlar müzik yapmamışlar, onu yaşamışlar. albümden öne çıkan parçalar: nosferatu man, good morning captain

    30. herbie hancock - head hunters (1973)

    70'lerdeki funk furyasına kapılarak cazla funkı birleştiren herbie hancock gelmiş geçmiş en groove, en eğlenceli, en dolu funk/caz albümlerinden birine imza atıyor. herbie hancock'ın 12. albümü bu. profesyonel müzikle uzun zamandır iç içe olan hancock'ın 60'larda yaptığı başarılı caz albümlerinden (bkz: empyrean isles), (bkz: takin' off), 70'lerin başında yaptığı sextant gibi avant-garde havada fusion albümlerinden sonra iyice funk sularına dalıyor. bu albümde daha minimal bir yolda gidiyor. tekrarlayan funk ritimleri üzerine caz süslemeleriyle tadından yenmeyen bir albüm. herbie hancock'ın musicgasm yaşattığı elektrik piyanosu ve synthesizerlarıyla paul jackson'ın bağımlılık yapıcı bas gitarları, bennie maupin'in enerjik, coşkulu üflemelileri, perküsyonda bill summers'ın davulcu harvey mason'ın yaratıcı ritimlerini zenginleştirdiği eklemeleriyle yer yer belirli bir formda (bkz: chameleon) yer yer tekinsiz, ne yapacağı belli olmayan şekilde (bkz: sly) ilerleyen parçalara sahip; şaşırtıcı, emprovize bir mantıkla inşa edilmiş 4 parçadan oluşan bir başyapıt. albümün son parçası daha önce takin' off albümüde yer alan watermelon man'in daha fusion ve funk ekseninde yer almış hali. rüzgarlı bir sonbahar akşamı gibi hüzünlü vein melter gibi ağır bir parça da mevcut. caz, funk, doğaçlama, fusion kısaca müzik adına ne varsa sonuna kadar tatmin eden bir albüm. albümden öne çıkan parçalar: sly, watermelon man

    29. talking heads - remain in light (1980)

    müzik dünyasının gördüğü en orjinal gruplarından olan talking heads'in fear of music sonrası çıtayı düşürmeden devam ettiğini kanıtlayan albüm. talking heads'in en deneysel ve funky hali olduğunu söyleyebileceğimiz albümde brian eno ile birlikte çalışılmış. david byrne tek başına insanda beklentileri yükseltirken, başarılı birçok albümden şapkadan çıkan tavşan gibi çıkan eno ile bir tür iş birliğine gidilmiş olması bu albümü çok daha heyecan verici noktaya taşıyor. talking heads'de duymaya alışkın olduğumuz afro beat yine müziğin içinde parlıyor. afro beat, krautrock, funk, vokal efektleri ve bryne'in absürd vokalleriyle hiçbir zaman eskimeyecek, zamana meydan okuyan bir albüm. albümün özellikle 2. yarısında daha dikkat çeken deneysellikler eno'nun parmağı olduğunu kanıtlar nitelikte. bu albümün ortaya çıkışında fela kuti'nin ne derece etkisinde kalındı diye merak etmişimdir hep. albümü dinlerken altyapı olarak çok fazla fela kuti'yi akla getirmiştir. sadece remain in light için değil esasen genel olarak talking heads müziği için düşünmüşümdür bunu. new wave dendiğinde neden belli başlı isimler dışında pek birinin lafı geçmez sorusunun cevabı basittir. new wave'i dinlenir ve kalite bir şekilde icra etmek zordur çünkü. dünya müziğinden, funka, poptan deneyselliğe kadar farklı parametreleri birleştirerek ortaya gelmiş geçmiş en iyi albümlerden birini çıkarmak için hem zeka hem yetenek gerekiyor. bir nevi müzik profesörlüğü denebilir. bana kalırsa başarılı bir new wave grubu olmanın başka bir şartı da çok hızlı değişen müzik yönelimlerini dikkatle takip ederek, bunları grubun özelliğini bozmadan müziğine entegre edebilmede gizli. bir nevi grubun değişime açık olma yetisi. tüm bu özellikleri içinde barındıran remain in light'dan öne çıkan parçalar: the great curve, once in a lifetime, houses in motion

    28. the velvet underground - the velvet underground & nico (1967)

    the velvet underground'un devrim gibi debut albümü. andy warhol'un prodüktörlüğünü ve muz figürlü minimal kapak tasarımını yaptığı albüm rock denince akla gelen ilk karelerden. albümün geneline hakim deneysel havanın yanında sözlerde de ağız bozduran konuların dibine dibine giden, arsız, çok terbiyesiz bir albüm. andy warhol aracılığıyla nico adlı alman modelin vokallerde gruba eşlik ettiği (bkz: femma fatale) (bkz: all tomorrow's parties) (bkz: i'll be your mirror) kusursuz bir başyapıt. müziğin içinde yer alan lou reed'in alışılmın dışındaki vokal ve gitar kullanımı, john cale'in ses üzerine denemelerinin yanında venus in furs ve the black angel's death song gibi şarkılarda kullandığı uyumsuz bir tondaki drone şekilde viola kullanımı bu albümün nasıl bir amaçla yapıldığının açık göstergesi. venus in furs bdsm hakkında bahsederken, heroin uyuşturucunun etkilerinden bahseder, i'm waiting for the man ise eroin satıcısını bekleyen bir adam hakkındadır. albümü neresinden tutsanız -müzikal ya da lirikal olsun fark etmez- bir tür çizginin dışına çıkma amacı, bir tür aykırılık size eşlik eder. bu albüm yeraltında çok büyük ses getirse de yer üstünde hiç bir ses getiremeyince reed andy warhol'u ve nico'yu kovmuş ve bir sonraki efsane vu albümü için grup kollarını sıvamıştır. yıllar sonra bizlere de geride kalan bu albümü takdirle anmak kalmıştır. albümden öne çıkan parçalar: sunday morning, venus in furs, heroin, there she goes again

    27. radiohead – kid a (2000)

    radiohead’in tam anlamıyla elektronik sulara daldığı albüm. rock müzikle elektronik alt yapının harika kombinasyonu. çok fazla genius terimini kullandım ama 2000'lerin en iyilerinden bahsedince hep karşıma genius işler çıkıyor. bu albüm de genius bir ürün, çok açık belli. thom yorke’un bir röportajda sarf ettiği bir laf var. thom yorke’a elektronik müzikle gitar arasında bir seçim yapmak zorunda kalsanız hangisini seçerdiniz diye bir soru soruluyor, yanıtı ise elektronik müzik oluyor. bu belli ki son dönem flea ile kurduğu başarılı elektronik grup atoms for peace’e baktığımda, bu sözüyle tutarlı hareket ettiği çok açık ortada. kid a sadece elektronik ile rock'ın bir karışımı değil tabiki, kullanılan efektlerden deneysel partlara kadar sonsuz bir hayranlık uyandıran bir müzik sunuyor. her grupta bir tane genius adam olur ama burada birçok genius bir araya gelince insanüstü bir yaratım ortaya çıkıyor. bir şarkıda hem çok baskın baslar, hem harika bir davul ritmi, hem doğaçlama caz stili üflemeliler, hem klasik müzik kullanarak gayet kolay akla takılır bir şarkı yapabilmeye saygıyla eğiliyorum. bu efsane albümden öne çıkan parçalar: the national anthem, optimistic, in limbo, morning bell

    26. the clash - london calling (1979)

    the clash'in en tapılası albümü london calling, ilk iki albümüyle katıksız punk yapan the clash'in farklı yollara girmek istediği ilk albümüdür. the clash'ten favori şarkım the guns of brixton'ı barındırmasıyla da yeri ayrıdır. the clash bu albümde punkın katı kalıpları içinde durmamış, funktan reggea'ye kadar birçok türden beslenmiştir. söz ve tutum olarak punk bir tavır belirleyen grup müzikal anlamda bu tavıra zarar vermeyecek şekilde farklı türleri içine alarak dahiyane şekilde akılda kalıcı birbirinden güzel şarkılar yapmıştır. london calling bu durumun en açık örneğidir. sadece funk ve reggea değil poptan caza ve bluesa kadar birçok örnek de mevcuttur albümde. genellikle müzik tarihine damgasını vuran albümlere baktığımızda hepsinin yenilikçi bir konumda olduğunu fark etmemek imkansız. barındırdığı farklı türlerden olsa gerek london calling farklı tarzda dinleeyicilerinin buluştuğu ortak noktadır. pop sever bir adamla anarcho punk sever bir adam veya funk rock sever ile post-punk severin müzik zevki anlamında anlaşabildiği yegane alanlardandır. kendinden sonra da 80'lerde hard rock'dan metal'e new wave'e kadar çok geniş bir alanı etkilemiştir. yıllar geçse de eskimeyen bu mükemmel ötesi, 19 şarkılık albümden öne çıkan parçalar: london calling, hateful, spanish bombs, the right profile, the guns of brixton, i'm not down, train in vain

    25. sonic youth - daydream nation (1988)

    punk'ın kirli gitarlar ve yoğun feedback'le buluştuğu sonic youth'un en güzel albümlerinden. noise rock terimini literatüre kazandıran, sevgililer thurston moore ve kim gordon'ın liderliğinde müzik yapan sonic youth, 90'ları geri dönülemez şekilde etkilemiş. grup 80'ler sonu başlayıp 2000'lere kadar son derece üretken devam eden grunge/noise/alternative amerikan rock sahnesinin oluşmasına vesile olan grupların başında gelmekte. daydream nation hızlı temposu ve noise gitarları ile insanların hakkında konuşmasından ziyade sadece dinlemesiyle ilgili. albüm baştan sona hareketsizliğe, durağanlığa bir tepki. teenage riot ile başlayan bu harekete geçme propagandası tüm albüm boyunca kulaklarınıza nüfuz ediyor. ses getirme olarak değil de bulunduğu döneme aykırılık açısından benzerlik kuracak olursam fun house 70'te nasıl bir anlama sahipse, daydream nation da 88'de aynı anlama sahip benim için. bu ipini koparan köpek gibi albümden öne çıkan parçalar: teenage riot, silver rocket, cross the breeze, trilogy

    24. pavement - crooked rain crooked rain (1994)

    90'lara damgasını vurmuş bir başka pavement albümü. grubun ilk albümleri, lo-fi klasiği slanted for enchanted'dan sonra biraz durulup alternative'e yöneldiği, iyi de yaptığı tadından yenmez albümü. 90'ların havası, suyu her şeyi sinmiş bu albüme, çıktığı dönemle iç içe geçmiş bir albüm. 90'lar rock nasıldı diye sorulsa bu albümün dinlenmesini tavsiye ederim. fark etmeden sizi bağımlısı yapan bu albüm ilk başta stephen malkmus'un sözleri, vokali ve gitarlarıyla bağlıyo fakat dinledikçe albümün hayat boyu yanınızdan ayırmayacağınız bir özelliğinin olduğunu fark ediyorsunuz. malkmus vaktinde albümden çıkan single için insanlar cut your hair'i değil canonball gibi şarkıları tercih ettiler demiş. o dönem için belki malkmus'un umduğu popülerliğe ulaşamadı fakat uzun vadede en unutulmayacak albümlerden birine imza attı pavement. yaramaz bir naiflikte ilerleyen albümden öne çıkan parçalar: cut your hair, unfair, range life, fillmore jive

    23. the who - my generation (1965)

    the who'nun debut albümü my generation benim çoğunun aksine the who'dan favori albümümdür. the who'nun 60'lar mod dönemini seven biri olarak, tommy'den ziyade bu albüme yer vermem kişisel bir tercihin sonucu tabiki. ek bilgi olarak my generation 66'da amerika'da the who sings my generation adıyla çıkmıştır. ingiltere'deki mod kültürünü yansıtan albüm, müzikal olarak gelecekte ortaya çıkacak birçok türü de içinde barındırır. beat ve r&b'nin etkisinde kulaklara nüfus eden bu müzik psychedelic'ten blues rock'a kadar birçok tohumu da için de barındırır. pete townshend, john entwistle, keith moon ve roger daltrey'den oluşan bu 4 ingiliz gencinin 60'larda adaya vurduğu damga beatles'tan sonra en kalıcı olandır. my generation gibi ham ve agresif bir şarkıyla o dönemki naif ingiliz müziğini bir kenara iterek 70'lerdeki anarchy in the uk isyanına benzer bir şekilde ses getirmiştir. belki de the stooges gibi protopunk gruplarının ortaya çıkışını the who'nun mod dönemine borçluyuz. (bkz: the who sell out) hatta biraz daha ileri giderek ilk heavy metal albümü olarak kabul edilmesinde bir sakınca olmayacağını bile söyleyebilirim. albümde i don't mind, please please please gibi blues'a göz kırpan, la la la la lies ya da the kids are allright gibi pop etkili şarkılar da yer alır. keith moon'un yetkiyi ele aldığı the ox adlı bir de enstrümantal parça bulunur. başucu albümlerinden my generation'dan öne çıkan parçalar: i don't mind, la la la lies, my generation, please please please

    22. soft machine - third (1970)

    soft machine'in psychedelic bir çizgide gittiği ilk 2 albümünden sonra gelen 70 tarihli 3. albümü. volume ii daki kısa süreli ve çok sayıda psychedelic bir yapıdan, uzun süreli az sayıda bir yapıya geçilmiş. 4 parçadan oluşan bu albümde grup hayli progressive ve cazla iç içe. kısaca rock için avant-garde bir albüm olduğu da söylenebilir. deneysel işlerle bezeli facelift ile başlayan albüm sona erene kadar doyurucu bir müzik vaad ediyor. üflemelerin baskın olduğu caza göz kırpan yerlerden, progressive bir çizgide giden uzun süreli şarkıların içindeki deneysel yerlere kadar bir fusion örneği olduğu da söylenebilir. grup içi ilişkilerin problemli olduğu dönemde kaydedilen third, esasen bu sorunu albüm içindeki kaos ve karmaşayla da dinleyiciye hissettiriyor. çoğunluğu enstrümantal olan albümde, robert wyatt'ın sesini bir tek moon in june şarkısında duyuyoruz. rock tarihine bakıldığında aykırı, tanımsız görünen albümlerden biri olan third'ü ne kadar parça bazında değerlendirmek yanlış olsa da, albümden öne çıkan parçalar: slightly all the time, moon in june

    21. the smiths - meat is murder (1985)

    meat is murder, ilk stüdyo albümüne göre daha olgunlaşmış müziği ve ilk albümdeki ham sounddan uzaklaşmış daha başarılı ve kaliteli albüm kaydı ile dikkat çekiyor (84 tarihli hatful of hollow toplama bir albüm olduğu için meat is murder grubun 2. stüdyo albümüdür). hatta johnny marr ve morrissey ilk albümdeki kayıttan memnun olmadıkları için meat is murder'ın kaydını büyük oranda kendileri yapmıştır. önceki albümden farklı olarak kompleks şarkı yapılarıyla dikkat çeken albümde gitarın ve basın funk ve rock'n roll tarzda olduğu şarkılar da yer alır. funktan rock n roll'a çeşitlilik gösteren gitarların mükemmelliği ve baskınlığı ile morrissey'in gruptaki iktidarlığını sarsan albümün her şarkısı bir johnny marr klasiğidir. yanlış anlaşılmasın morrissey düşmanı değilim fakat ben bu yüzden bu albümü bu kadar çok seviyorum, roller eşit derecede paylaşılmış. rourke'un baslarının veya joyce'un davullarının bu kadar güzel olduğu başka bir the smiths albümü yok. albümde tüm the smiths albümlerinde görülen naif havanın etkisi hayli azalmış, daha sert bir his yaratılmış. meat is murder bir çok konuda eleştiri getiren ve morrissey'in sonrasında da politik bir tutum takındığı bir albüm olmasından ziyade özellikle aynı zamanda adından da anlaşılacağı üzere morrissey'in vejeteryan kimliğini yansıttığı ve albümle aynı adı taşıyan şarkıyla hayvan haklarını savunduğu bir albüm. marr'ın çalmaktan en çok zevk aldığı that joke isn't funny anymore'u barındıran albümden öne çıkan parçalar: headmaster ritual, rusholme ruffians, how soon is now, barbarism begins at home

    20. modest mouse – the moon & antarctica (2000)

    80'ler sonu alternative rockla, 90'lar başı grunge ve lo-fi gibi türlerle rock müzikte kontrolu ele alan ve bir üretkenlik sürecine giren amerikan grupların 90'ların ortalarından sonra ortalığı ingiliz grupların egemenliğine devretmeleri sonucu, o dönemki amerikan rock akımından yoluna devam eden sayılı gruplardan modest mouse. 2000'lere gelindiğinde bahsettiğim amerikan rock akımı iyiden iyiye ortadan kaybolurken, modest mouse bu albümle gönülleri fethediyor. bir önceki lo-fi etkili lonesome crowded west’e göre biraz daha alternatif tarafa kayarak, bu albümü ortaya çıkarıyorlar. adamlar sürekli kafaları güzel dolanıyormuş gibi bir hava da yok değil. hızlı hareketli parçalardan depresif olanlara her türlü hisse tanıklık edilen, tam bir amerikan rock ekolü başyapıt. bu müziği dinleyip bir ingilize ait demek çok zor. piper at the gates of dawn dinleyip amerikalı zannetmek zorluğunda diyebilirim. gruba vokallerden dolayı alışmak zor oluyor fakat lo-fi etkili gruplar da olan şey bu zaten. vokalin biraz uyumsuz, önde, absürd durması. buna alıştıktan sonra müziğin etkileyiciliği ortaya çıkıyor. albümden öne çıkan parçalar: dark center of the universe, perfect disguise, the cold part, the stars are projectors, i came as rat

    19. the cure - pornography (1982)

    daha ilk saniyesinden giren kick davulların ardından gelen son derece kasvetli gitarlarla birlikte sizi ilk anda hareketsiz hale getiriyor albüm. insan ne oluyor durun daha ilk saniyeden diyor. tüyleri diken diken bu muhteşem giriş parçasını o kadar seviyorum ki sırf soundtrack olsun diyen gerilim filmi çekesim geliyor (bkz: one hundred years). pornography robert smith de dahil olmak üzere the cure'la fazlaca haşır neşir olan çoğu insanın favori the cure albümüdür. bu albümde çok hızlı parçalar yoktur fakat albümdeki vuruculuk, karamsar ambiyans had safhadadır. robert smith bu albüm için ya intihar edecektim ya da pornography'i kaydedecektim der. şükür ki ikincisini seçmiş yoksa bir ian curtis vakasını daha post-punk severler kaldıramazdı. the cure'un ilk ticari başarısı ve ünlenmesini sağlayan albüm tüm bunlara rağmen çıktığı dönem birçokları tarafından ergen işleri diye küçümsenmiş de. robert smith'in ergen tavırlarını düşündükçe bu eleştirilere haklılık verebilirim fakat buradaki derin, etkileyici müziği duymamak için sağır olmak gerektiğini düşünüyorum. ambiyans yaratmak için teknolojinin nimetlerinden faydalanıp çeşitli efektler, farklı enstrumanlar kullanan grupların bu albümdeki bas, gitar ve davulu dinlemesi gerekiyor. the cure'un en güzel şarkıları bu albümde olmayabilir fakat bir bütün olarak dinlendiğinde insanı bu derece donduran başka bir albümü yok. çok rahat bir şekilde başyapıt sıfatını uygun göreceğim albümden öne çıkan parçalar: one hundred years, a short term effect, siamese twins, the figurehead

    18. can - ege bamyası (1972)

    albümün ismi türk bir grup için bile son derece absürd iken, insan alman bir grubun bu isimde bir albüm çıkarmasını ilginç buluyor. halbuki hikaye basit. can grubu almanya'da bir restaurantda ege bamyası konservesi görüyor ve yeni albümlerine bu ismi koymaya karar veriyorlar. işin ilginci grubun ismi de türkçe bir kelime. (almanca'da başka bir anlamı var mı bilen varsa aydınlatsın). grup türk nüfusunun hayli fazla olduğu köln'de kurulduğundan dolayı türkçe kelimelerden fazlaca beslenmiş. bu gruba ilk ege bamyası ile rastgelmiştim ve 70'lerde tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş başka bir türk grubu sanmıştım. fakat olay bu değildi tabi. can krautrock adlı ingiltere ve amerika'dan başka bir ülkeden çıkarak tüm müzik dünyasına damga vurmuş tek alt rock türünün mensubu bir grup. ege bamyası can'ın 4. stüdyo albümü. krautrock isminden yola çıkarak herhangi bir müzikal form hakkında ipucu vermiyor fakat minimal, deneysel, doğaçlamaya açık bir müzik türü olduğu söylenebilir. ege bamyası da bu formun en yaratıcı ve etkileyici örneklerinden biridir. psychedelic etkinin de baskın olduğu bir albüm. gelmiş geçmiş en ilham verici davulculardan jaki liebezeit'in karakteristik özgün davul kullanımı ve ritimleri üzerine enstrüman çeşitlemelerin eklendiği bağımlılık yapıcı bu albümden öne çıkan parçalar: vitamin c, i'm so green, spoon

    17. neutral milk hotel - in the aeroplane over the sea (1998)

    nostalji ve özlem kokan bir albüm. bu albüme çok zor alıştığımı hatırlıyorum. albümün sizi kabullenmesi çok zor oluyor ama kabul edildikten sonra da bağımlılık yapıyor. geçmişe bir ağıt gibi. vokalin uyumsuz görünen sesi, alıştıktan sonra albümün en güçlü karakterlerinden biri oluyor. güçlü akustik gitar tonu da albümün önemli noktalarından. elektro gitar kullanmak yerine, o gücü vermek için gitarın tellerine son kuvvet vurulduğunu duyuyorsunuz. albümün çok masalsı ve çocuksu bir tarafı var. bunda sebep çok çeşitli enstürmanların -özellikle üflemelilerde - kullanılmış olmasının payı büyük. albümün iniş ve çıkışları çok bol. "the fool" gibi yavaş, hüzünlü, ensturmantal bir şarkıdan sonra, "holland, 1945" gibi tam tersi tempoda yüksek tempo şarkıyla devam edebiliyor. ama hepsi içi ortak bir özellik var, bu albümde hüzün sabit. şarkıların çoğunlukla kime yazıldığını öğrendikten sonra bu hüzün haliyle artıyor: albümü konsept olarak değerlendirmek doğru olmasa da genel olarak hollanda'da bir evin gizli odasında nazilerden saklı halde yaşayan fakat yıllar sonra bulunup, yahudi kampında öldürülen 16 yaşındaki anne frank ile ilgili. bu grubun son stüdyo albümü. geçen sene uzun bir aradan sonra konserlere başladılar diye hatırlıyorum, umarım yeni bir albüm de kaydederler. albümün öne çıkan parçaları: in the aeroplane over the sea, holland 1945, communist daughter, ghost

    16. the doors - the doors (1967)

    the doors'un debut albümü. 67'de ne olduysa tüm muhteşem albümlerin özellikle aynı yıl çıkacağı tutmuş. jim morrison'ın etkileyici vokali ve şiirsel sözlerinin önderliğinde eskimek bilmeyen albümlerden. rock müziğin şahit olduğu en tatlı klavyeler bu albümdedir kanımca. ray manzarek'in büyülü parmakları the doors'un altyapısındaki en belirgin karakter. robby krieger'ın harika basları bu albüme bağımlı olan insanlardan biri yapıyor sizi. akılda kalıcılığı, melodi zenginliği ile öne çıkan albüm, morrison'ın nam-ı değer kertenkele kralın birçok edebi kaynaktan ilham alarak yazdığı sözleri ve bence 60'ların karakteristik olarak en güzel sesiyle size hayat boyu eşlik edecek bir albüm. blues ve psychedelic müziğin müthiş bir kombinasyonu olarak görülebilecek albüm, the doors'un milyonlar satan ticari açıdan en başarılı albümü. albümün benim için bu kadar tepede olmasının bir başka sebebi de kişisel sebeplerden kaynaklanıyor. bu albüm hayatımda en çok dinlediğim albümlerden biridir. tanışma hikayem ilginçtir. yıllar önce öss'ye hazırlanırken, daha izole bir ortam olsun diye bilgisayar ve internetin olmadığı annanemlere taşınmıştım. müziksiz uzun süre ders çalışamayan bir insan olarak bunalmış ve annanemlerdeki eski kaset/cdleri gözden geçirmiştim. orhan gencebay'dan mozart'a kadar birçok kaset/cd vardı fakat tek rock the doors albümüydü. rock dinleyen bir insan olarak bana hitap edebilen tek cd adını duyduğum ama daha önce hiç dinlemediğim the doors grubunun debut albümü the doors idi. arada klasik müziğe el atsam da yüzde 80 saatler boyu haftalarca ben bu albümü dinlemiştim. tek başıma sessizce çalışırken geniş salonda yankılanan albümün yarattığı güzel akustiği unutamam. bu güzel albümden öne çıkan parçalar: soul kitchen, alabama song, light my fire, end of the night

    15. interpol – turn on the bright lights (2002)

    post-punk etkilenimli indie rock grubu interpol’ün nokta atış yaptığı albüm. vokal öncelikli olmak üzere temel olarak post-punk gruplarının etkisindeki müziğin, daha alternatif ve modern yöne doğru gittiği bir albüm. bu albümdeki basları bilen biri olarak basçının ayrılmış olması bu eylül çıkacak interpol albümü hakkında beni endişelendirmekte aynı zamanda. (bkz: el pintor) turn on the bright lights'a sonsuz iltifat dizebilirim fakat interpol daha sonraki albümlerde bu albümde yakaladığı müzikaliteye yaklaşamadı maalesef. güzel tek bir albümleri var o da bir başyapıt. diğer albümler de kötü değil fakat turn on the bright lights gibi bir albümün yanında esamesi okunmaz. nasıl bir ortam, hal oluyor da böyle bir şey ortaya çıkıyor bilemiyorum. en mantıklı cevap denk gelince geliyor sanırım. grubu hiç canlı izlemedim fakat konser performansının kötü olduğu söylenir hep. paul banks’in konser vermek yerine daha fazla albüm kaydetmeyi tercih edeceğine dair son açıklamalarına bakınca, insanların haklılık payı olduğunu görüyorum. paul banks’in seyirciyi umursamayan, soğuk sahne duruşunu hep kasıtlı yapılan, müziğin bir parçası tutum gibi değerlendirirdim fakat acaba cidden isteksizlikten mi kaynaklanıyor diye işkillenmedim değil. her neyse canlı performans tabiki bu albümün mükemmeliğine dokunamaz ya da yargılayamaz tabiki. 2000'lerin 1 numaralı albümünden öne çıkan parçalar: obstacle 1, nyc, pda, obstacle 2, roland

    14. boards of canada - music has the right to children (1998)

    hani "öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran" başlığı var ya, işte bu albüm de dinlenildiğinde ufku iki katına çıkaran albümler'den. bu albüm müziğe bakış açımı tamamen değiştirmiş, kulaklarıma elektronik/ambient/deneysel her türlü kapıyı açmıştır. albümün tek sevmediğim yanı "the color of the fire" şarkısı. albümden silmek zorunda kaldım o şarkıyı. afedersiniz aniden, loş bir ortamda çalmaya başlayınca adamın altına sıçtırıyor. korku filmlerine karşı hassas bir insan olarak, bu şarkıyı kaldıramıyorum. bu yüzden benim için albüm 18 değil 17 şarkıdan oluşuyor. albüm için bizar (tam karşılık türkçesi yok), paralel evrene hoş geldiniz diyebilirim. şarkı aralarında kullanılan geçişlerin hastasıyım. hayır bir de happy cycling gibi bir şarkıda o müziğin içine, köprü amacıyla martı veya benzeri kuş sesi kullanım nasıl bir dehanın ürünüdür benim aklım almıyor. albümdeki klavyelerden hiç bahsetmiyorum. albümün musicgasm geçirten noktası, ritimden veya efektlerden ziyade kullanılan klavyeler. kısaca bu şarkılar ritmiyle, efektiyle, klavyesiyle beni benden alıyorlar. bu albüm için thom yorke'a kid a'i yaptıran albümdür denir. öne çıkan şarkılar: sixtyten, turquoise hexagon sun, roygbiv, aquarius, smokes quantity, happy cycling

    13. joy division - unknown pleasures (1979)

    joy division'ın debut albümü unknown pleasures, ilk post-punk örneklerinden. bu albüm kendini ya sevdiren ya da hoşlanılmayan bir albüm. ortası yok. ya çok sevilir ya da bir kenara atılır. değerini bilenler için bu kadar karanlık bir o kadar da minimal daha güzel bir albüm yoktur. epilepsi hastası, hastalığın ataklarını önleyebilmek için kendine has dansıyla dikkat çeken ian curtis'in kalın-düz vokalleri ve morrison tarzı şiirsel sözleri bu karanlığı ortaya çıkaran en büyük faktör. tekrarlayan davullar üzerine eklenen baskın baslar ve depresif gitar rifleriyle kapkara bir atmosfer sunan unknown pleasures simsiyah bir sanat eseri. manchester'dan yükselen en görkemli karanlık. sonunda bu karanlık ian curtis'in intiharına da sebep oluyor. karanlık olduğu da kadar dinamik ve vurucu bir müzik var unknown pleasures'da. eğilen, ağlak bir depresiflikten ziyade güçlü, dik duran bir depresiflik. nirvana'nın nevermind'la alternative rock'da yaptığı karınca deliğini açması olayını joy division da post-punk adına yapıyor. post-punk adına doruk noktası bu albümden öne çıkan parçalar: disorder, insight, shadowplay, wilderness

    12. radiohead - ok computer (1997)

    şimdi bu albüm için ne denir bilemiyorum. sırayla övgü cümleleri dizmek çok da mantıklı gelmiyor artık. adamlar genius yapmışlar, konumundayım. radiohead'in brit-rock dan deneysel işlere geçişinde köprü görevi görmüş albümü de denebilir. belki de bu yüzden en güzel albümleri. çünkü bunda ikisinden de iz var. köprünün her iki yanı da ((bkz: the bends), (bkz: kid a)) muhteşem olunca, köprü bir geçiş noktası olarak kusursuz bir müziğe ulaşmış oluyor. bu albüm çoktan rock klasiklerinin arasında yerini aldı. bugün klasik müzik şaheserlerinden bahsettiğimiz gibi, bundan 500 yıl da sonra en iyi rock albümlerinden bahsedilirken, biliyorum bu albümün ismi ilk bahsedilenlerden olacak. bu tarz fikirler yüzünden, bu albümün overated olduğunu düşünenler var, onlara tavsiyem bir kere daha dinlemeleri olur.
    sabit bir depresiflik içinde çoğunlukla yerlerde sürünüp sonra arada birden kopuşa gelen albümden öne çıkan parçalar: paranoid android, let down, climbing up the walls, the tourist

    11. the stone roses - the stone roses (1989)

    manchester'lı grup the stone roses'ın kendiyle aynı ismi taşıyan debut albümü. beatles'ın duygusallığı ile rock'n roll'u birleştiren, muhteşem melodileri, harika yazılmış bas-davul partları ve ian brown'un insanın başından bir kova dolusu su boşaltan melek gibi sesiyle insanın kalbine işleyen bir albüm. (son konserlerinde ian brown'un sesinden eser kalmamış olması çok üzücü gerçekten) beatles'ın 60'lar başı romantik döneminden albümün çıkış tarihi 89'a kadar bu derece masum, dokunaklı -binlerce şarkı yazılmış olsa da- bir albüm çıkmamış, çıktıysa da ünlenemediği için az kişi biliyordur. yer yer psychedelic etkilerin de hissedildiği bu albüm tüm rock tarihinin bir özetini barındırıyor sanki. hepsinden biraz biraz alıp ortaya bir şaheser çıkarılmış. kendinden sonraki dönemi de hayli etkilemiş bir albümdür. özellikle 90'larda britrock dalgasıyla ortaya çıkmış birçok grubun ilham kaynağıdır, başucu kitabıdır dolayısıyla sadece koca bir britrock türü için 90'larda ortaya çıkmış çoğu ingiliz rock akımının da arkasında the stone roses vardır. ingilizlerin saygıda kusur etmediği bu albüm ada sınırlarını aşarak tüm dünyadaki dinleyicilerine ulaşmış ve üzerlerine yağmur gibi yağmıştır. nerede naif, duygusal bir rock albümü var çoğunlukla hep adadan çıkıyor. dışarıdan baya soğuk duran ingilizleri bu kadar hassas yapan nedir acaba? davulcu reni'ye bir parantez açmak gerekiyor. ingiliz müziğinde şarkılara bu kadar ayrı ruh veren karakteristik davullar yazan sayılı davuculardandır. bana göre kendisinden sonra bu özelliğe en çok yaklaşan isim matt helders olmuştur. bu mükemmel ötesi albümden öne çıkan parçalar: i wanna be adored, (song for my) sugar spun sister, made of stone, shoot you down

    10. the beatles - sgt pepper's lonely heart club's band (1967)

    pop-art etkili çok güzel bir kapağı olan bu albüm, içerik anlamda da en iyilerden. albümün konsepti kral edward dönemindeki askeri hayali bir müzik grubu olarak kurgulanmış. bu albüm beatles'ın 8. albümü ve pop, rock ve psychedelic müziğin bir araya geldiği sofistike bir art rock örneği. aynı zamanda yetenekli ve vizyonu geniş müzisyenlerin bir araya geldikleri zaman kusursuz bir ahenge sahip bir yaratıma sebep olduğunun elle tutulur kanıtı. beatles'ın deneysel sulara daldığı, bilinçaltlarını kurcaladıkları bir şaheser. progressive rock denen hadisenin prototipi olarak da bakılabilir. a day in the life olmak üzere birçok şarkıyla ile birlikte güçlü bir kural yıkıcı. beatles'ın en güzel şarkıları bu albümde değil fakat bir bütün olarak birbirine sıkıca bağlanmış şekilde çok sağlam duran bir albüm. bu albüme ne kadar kafa yorulduğunu, üstüne ne kadar düşünüldüğü, her şarkı üzerinde ne kadar titizlikle çalışıldığını, ne kadar insanüstü bir emek verildiğini ve özen gösterildiğini görmemek için insan kendini tüm iradesiyle zorlasa da, insanın her defasında suratına çarpacak ve görmek zorunda kalacağı bir albüm. sgt pepper's lonely heart's club band, içine girdikçe, çok ince işlenmiş dokuları, detayları fark ettikçe insanın albüme duyduğu hayranlığı parabolik bir şekilde artıran bir özellikte. john lennon'ın himayesi altında şekillenen albüm blues, psychedelic, rock, doğu kültürü, pop, avangart gibi kavramları tiyatral bir üslupla bir araya getiriyor. tek kelimeyle masalsı diyebileceğim bu devasa albümden öne çıkan parçalar: sgt pepper's lonely hearts club band, getting better, being for the benefit of mr. kite!, a day in the life

    9. the stooges - fun house (1970)

    70'lerde ortaya çıkmış bir başka devrimci albüm. çıktığı zaman bu kadar çiğ, bu kadar agresif, bu kadar sert, bu kadar küfürbaz başka bir albüm yoktu ortalıkta. bu albüm hem müzik anlamında hem de kayıt kalitesinin getirdiği raw hali yansıtma açısından ilk albümden daha iyi bir albüm olmasına rağmen yapması gereken patlamayı yapamamıştır. the velvet underground için döneminde ünlenemedi fakat yeraltında bir devrim yaşandı saptaması the stooges dolayısıyla özellikle fun house için de yapılabilir. gerçi the velvet underground veya the stooges gibi gruplar beatles'a benzer tsunami etkisi yaratan ve diğer grupları ortalıktan silen ben merkezci devasa patlamalar yapsaydı dünya nasıl bir kargaşanın içinde olurdu kestirmek zor. sonuçta müzik geçmişten günümüze zincirleme bir reaksiyon, aradaki bir maddeyi değiştirdiğiniz an devamında gelen tüm ürünler de değişecektir. fun house punk ortaya çıkmadan punk'ı çoktan tanımlamıştır. kardeşi white light/white heat ile birlikte punk'ın tohumlarını çok önceden ekmişlerdir. saygıda kusur edilmemesi gereken fun house yeraltından çıkan bir çığlık adeta. iggy'nin mick jagger'ın çıldırmış şekilde nefret kusan vari vokalleri, gitar ve davullarıyla, arada saksafonuyla tavizsiz şekilde ilerleyen fun house'dan dikkat çeken parçalar: down on the street, t.v. eye, 1970

    8. my bloody valentine - loveless (1991)

    ismi bullet for my valentine adlı gruba benzediği için sırf antipatiden bu gruptan uzak durduğum zamanlara lanet ediyorum. geç olsun güç olmasın diyelim. bu albümü dinlemeye başlayalı bir seneden fazla olmamasına rağmen, şu an 8. sırada, plağı da şu an pikaba takılı dinlenmekte. henüz hiç dinlemediğim 90lara ait, bu kadar etkileyici başka bir albüm kalmış mıdır bilemiyorum ama loveless bambaşka bir albüm. shoegaze adlı bir türü ortaya atıp, o türden çıkan albümlerin, bu albümün kıyısından bile geçememesi, bir tek shoegaze için geçerlidir sanırım çünkü bu tüm türler için geçerlidir ki çoğunlukla bir türün yaratıcısı albümden sonra daha iyisi veya yakın güzellikte olanı her zaman çıkmıştır. ama bu albüm bir maçta yüz sayı atan wilt chamberlain gibi, hiçbir şekilde yaklaşılamıyor. bu albüm, resimdeki empresyonist devrim gibi. onun gibi silinmiş, net değil, ifade değil ama görünüm açısından son derece soyut. sanki bu albümü bir resim kağıdına çok net, belirli çizgilerle kaydetmişler ve sonra da gelip parmaklarıyla bu görüntüleri veya çizgileri yayarak, bozarak bir şaheser ortaya çıkarmışlar. bu grup kesinlikle resmin manet'sidir. ufak bir bilgi olarak, robert smith 'in gelmiş geçmiş favori albümüdür. sırf bu sebepten, adamın kafasına bak diye, the cure'a hali hazırda olan fazlaca sevgim katlanıp, artmıştır. albümden öne çıkan parçalar: only shallow, when you sleep, sometimes, soon

    7. the jimi hendrix experience - are you experienced (1967)

    dünyaya gelmiş en iyi debut albümlerden birinden bahsetmeden önce bu eşsiz müziği yapan adamların bir araya nasıl geldiğinden kısaca bahsedeceğim. jimi hendrix ilk olarak bir clubda keith richards'ın kız arkadaşı linda keith tarafından keşfediliyor. rolling stones menejeri ve prodüktörü tarafından beğenilmeyen hendrix'i, linda keith chas chandler le tanıştırıyor. hendrix'i beğenen chandler, kısa sürede grubu toparlıyor. önce bir elektro gitarist olan noel redding'i basa sonra da mitch mitchell'ı davula getiriyor. chandler the who'nun menejerlerinin kurduğu plak şirketiyle anlaştıktan sonra, grup 66'dan 67'e kadar sürecek 5 aylık kayıt sürecine başlıyor, sonunda da bu uçuk albüm ortaya çıkıyor. blues rock ile psychedelic müziğin muhteşem kombinasyonu 67'ye damgasını vuruyor. bu albümün jimi hendrix'in etkisi altında olduğu doğrudur fakat mitch mitchell'siz are you experienced'in ortaya çıkamayacağı ortadadır. mitchell döneminin en yaratıcı, kesik davulcularındandı. bu albümü jimi hendrix albümü olarak görmek yanlıştır. bonham'dan önce mitchell vardı. jimi hendrix'in groovy, bluesy notalarıyla, mitchell'ın ritimleri ve ataklarının birleşmesinden yükselen müzik, psychedelic havanın bu müziğe sinmesiyle büyüleyici bir hal alıyor. bu büyülü atmosferin kesinlikle plaktan dinlenmesi gerekiyor. bir de billy roberts coverı içeren (bkz: hey joe) rocknroll, blues, r&b, psychedelic karışımı bu inanılmaz albümden öne çıkan parçalar: purple haze, manic depression, the wind cries mary, third stone from the sun

    6. nirvana - nevermind (1991)

    evet 90ların 1 numarası. bu albüm bana hep kapatılmış karınca deliğinin açılması sunucu, milyonlarca karıncanın kitleler halinde, dışarı çıkmasına sebebiyet vermek gibi geliyor. bu kadar noisy/sert/agresif bir müziğin istemeden sadece kendisinin değil, komple rock endüstrisinin patlamasına sebep olması bazen sadece şans mı yoksa mükemmeliyet mi diye düşünüyorum. mantıklı olan ikincisi sanırım. bizim normal şartlarda bugun "abi nirvana da çok underrated ya" falan diye konuşmamız gerekirdi. bugün çok daha fazla underrated olması gereken tonla grubun daha az underrated veya overrated olmasının sebebidir bu albüm. bu tarz müzikle gerçek anlamda patlamak harika bir olay. gayet underground scene bir müzik yaparak, mainstream piyasayı sollamak milyonda bir oluyor sanırım. yanlışsam düzeltin, bence sonuncusu nevermind'dı. bu patlamadan sonra in utero'yla bildikleri gibi de yollarına devam ettiler. bu şarkıları bana güzel yapan, tabiki patlama olayı değil. nirvana ünlü olmasa ben yine bir numaraya koyacak ama bu sefer değeri bilinmemiş, underrated gibi kavramlar kullanacaktım. sanki nirvana kurulduğunda, ilahi bir güç gelmiş de aralarında nevermind'a karşılık cobain'in canı diye bir anlaşma yapılmış. albümün öne çıkan parçaları: smells like teen spirit, in bloom, come as you are, territorial pissings, stay away
    bu arada albümle ilgili değişik bir detay: bu albüm sound city adlı 70lerde ticari başarısı yüksek, çok iyi albümlere imza atan, ama 80lerdeki teknolojiye ayak uyduramadığı için batma noktasına gelmiş bir stüdyoda kaydediliyor. bu albüm sayesinde, sound city belini çok güzel doğrultuyor. kaynak: dave grohl'un yönetmenliğini yaptığı sound city adlı film. hatta rage against the machine de ilk albümlerini, nevermind'ın kaydedildiği yer olsun diye burada kaydediyor. devamında da adamların işleri açılıyor yani.

    5. pixies - doolittle (1989)

    pixies'in 2. albümü doolittle çıkmadan önce insanların surfer rosa'dan daha güzeli yapılabilir mi diye sorduğuna ve pek ihtimal vermediklerine eminim. fakat yanılmışlar en az onun kadar güzel başka bir albüm daha yapılabiliyormuş. coşku, heyecan, umut, aşk her türlü duyguyu içinde barındıran eğlenceli ve her türlü havada dinlenebilecek bir albüm. kısaca bu albüm hayatın kendisi. ağza anında takılan bir daha da çıkmayan şarkılarıyla sizi kendisine bağımlı hale getirmekte. özellikle uzun bir süredir dinlemediğinizi fark edip play tuşuna bastığınızda ortaya çıkan şeyin tarif edilemez bir mutluluk olduğunu söylemeliyim. doolittle'da surfer rosa'ya göre daha temiz bir kayıt var. surfer rosa'daki kirli kayıt durumu azalmış fakat sertlikten hiç fire verilmemiş. surfer rosa için söylediğim tüm övgüler bu albüm için de geçerli. artı olarak daha akılda kalıcı parçalarla bezeli bir albüm. surfer rosa'nın daha punk temelli olduğu düşünülürse bu albümde de punk temelli şarkılar olsa da daha çok alternative rock merkezinde durulmuş. belli bir düzende gitmeyen şarkıların olmasının yanında özellikle ritmin sürekli değiştiği şarkılarla da dikkat çekiyor. ayrıca albümde violin ve cello da kullanılmıştır. pixies'in bu albümde surfer rosa'nın üstüne çıkmaya çalıştığı bir albüm olduğu çok açık. bunda da başarılı olmuş görünüyorlar. son olarak kurt cobain'in nirvana müziği için söylediği "ben sadece pixies'den duyduklarımı taklit etmeye çalıştım" demecini hatırlatarak, pixies'in şaheser üstü albümü, 80'lerin sonunda olsa da 80'lerle özdeşleşmiş, günümüze kadar gelen süreçte her ana damgasını vurmuş, hala da etkisini sürdüren ve hiçbir zaman eskimeyecek olan dooliitle'dan öne çıkan parçalar: i bleed, here comes your man, monkey gone to heaven, hey

    4. miles davis - bitches brew (1970)

    miles davis'in 50'lerde ve 60'larda yaptığı albümlere bakarsak cazın her türüne dokunmadan geçmediğini görürüz. 69'da in a silent way ile fusion'a da bulaşan miles davis, bir sonraki albüm bitches brew ile bir önceki albümün ötesine geçerek, müziğin sınırlarını yeniden çiziyor. tüm genius deneysel rock albümlerinin etkilenim noktası, argo tabirle babası olduğu söylenebilir. bu albümden sonra müzisyenlere müziği bozma, kurcalama, müzikle oynama cesareti gelmiştir veyahut beyni yettiği sürece buna kafa yormak cazip gelmiştir. adını siz koyun. cazın sürekli bir değişimden geçtiği ve çeşitlenme içinde olduğu 60'larda, müzikal devrim bitches brew yoluyla rock müziğe de uğramıştır. sanki caz bitches brew yoluyla rock'a "yeter biz yeterince değiştik, evrildik, dallanıp budaklandık şimdi sıra sizde" demiştir. üstelik miles davis bunu rockdan ilham alarak yapmıştır. hem caz için doruk noktalarından biri hem de rock için kusursuz bir referans noktasıdır. kullanılan stüdyo efektleri açısından da dönemine göre aykırı, alışılmışın dışında durmaktadır. doğaçlama üstüne kurulu bitches brew, sanat eseri diyebileceğimiz albümlerdendir. sartre'ın tabiriyle 20. yüzyılı en iyi özetleyen bu albümden öne çıkan parçalar: bitches brew, miles runs the voodoo down

    3. led zeppelin - physical graffiti (1975)

    led zeppelin'i kanaatimce ilah statüsüne getiren albüm. hem müzikalite hem bireysel performans anlamında ikisini birden aynı yolda bu kadar mükemmel bir şekilde yürüten başka bir zeppelin albümü yok. dünyada da sayılı örneklerinden. led zeppelin bu albümde klasik hard rock/blues rock çizgisinin yanına progressive mantıkla yapılmış in my time of dying, doğu kültürü etkili in the light, kashmir gibi örnekler de ekliyor. john paul jones'un grup bazında problemler yaşadığı dönemde yapılmak istenen albümün yapımı bu yüzden hayli ertelenmiş bir şekilde başlamış. kompleks olduğu kadar kolay dinlenebilir olan bu albüm led zeppelin sınırları dahilinde hayli deneysel, yenilikçi bir albümdür aynı zamanda. led zeppelin'in tarihine baktığımızda her albüm bir şeyler ilave ederek ilerlediğini görürüz. debut albümünde blues rock ile başlamış, ii'de buna hard rock ilave etmiş, iii'de folk'u katmış, iv'de bu formun en özgün hali verilmiş, houses of the holy'de buna funk, reggea gibi türler de eklenmiş ve son olarak physical graffiti'de bu özgünlük korunarak progressive ve doğu müziği gibi etkilenimlerle titiz bir kayıt süreci sonunda zeppelin'in doruk noktası ortaya çıkmıştır. bu albüm bir dağın tepe noktası olarak düşünülebilir keza bu albümden sonraki albümler -güzel olmalarına rağmen- zeppelin'in diskografisinde bir düşüşü yansıtmaktadır. john bonham'ın groovy davulları, robert plant'in yanık sesi, jimmy page'in büyüleyici gitarları, john paul jones'un harika basları ile hafızalara kazanan bu birbirinden güzel 15 şarkıdan oluşan double albümden öne çıkan parçalar: in my time of dying, kashmir, in the light, down by the seaside, ten years gone, sick again

    2. pink floyd - dark side of the moon (1973)

    gelmiş geçmiş en büyük albümlerden olan dark side of the moon kelimelerle anlatılamayacak birçok duyguyu barındırıyor. yaşam, ölüm, zaman, para gibi insanın hayatına en çok etkisi olan ve en çok düşündüğü kavramları bu kadar yalın, kusursuz ve ihtişamlı bir şekilde müziğe döken başka bir albüm yok. bu müzikten de öte bir albüm. müziğin kalıplarını yıkarak bir insanı baştan sona değitirebilecek güce sahip. bu albüm 20. yüzyılda dünyanın başına gelmiş en güzel şey de olabilir. bu albümdeki insanüstü yaratımı görünce bu albümün püf noktasının bir takım ilham perilerinin dokunuşundan daha fazlası olduğu belli oluyor. ne olduğunu ben de bilmiyorum. albümü bu kadar ulaşılmaz yapan da bu sanırım.
    dark side of the moon'un 60'larda psychedelic sularda başarılı bir şekilde yüzdükten sonra atom heart mother ile birlikte yüzünü progressive rock'a çeviren pink floyd'un ilk oturmuş albümü olduğu da söylenebilir. sözlerin hepsinin roger waters'a ait olduğu albüm çok büyük satış rakamlarına ulaşarak pink floyd'u popülerlik anlamında da zirveye taşımıştır. vaktinde ingiltere'de her 4 aileden birinde bu albümün olduğunun iddiası ne derece doğru bilmiyorum ama birgün tüm dünyaya aynı anda endonezya'nın sokaklarından, meksika'nın caddelerine kadar bu albüm çalınabilse dünya bambaşka bir yer olurdu. romantikliği bırakarak albümün öne çıkan parçalarına geçeyim: breathe, time, great gig in the sky, us and them

    1. the beatles - abbey road (1969)

    hepsinin bir bütünlük içinde olduğu 17 adet birbirinden güzel şarkı. bu albümü bu kadar harika yapan etkenlerin başında geliyor. beatles'ın çıkardığı her albümü üzerine saatlerce konuşulabilir, sayfalarca yazılabilir özellikle rubber soul ile başlayan daha kompleks ve deneysel yolda ilerledikleri albümler söz konuysa. grubun 11. stüdyo albümü abbey road bana kalırsa bu yolda yaptıkları en iyi şey. tabiki hiçbir zaman kolay dinlenebilirlik ve naifliğinden gram kaybetmeden bu yenilikleri müziğine adapte etmiştir. abbey road pop, blues rock, progressive rock birçok tınıyı harmanlamıştır. beatles'ın en bilinen fotoğrafı da bu albüm kapağına aittir. aynı zamanda let it be son albümleri olmasına rağmen beatles'ın dağılmadan önce stüdyoya girdiği son albümdür. grubun dağılacaklarını bildiği ama buna rağmen kayıt süreci gayet olumlu geçen bir albümdür. beatles'ın zirveden yaptığı bir elveda. albümün ilk kısmı daha oturmuş hit mantığında parçalardan oluşurken, ikinci kısmı birbirine bağlanan şarkılardan oluşan öbekler içerir. ilk öbek you never give me your money - sun king - mean mr. mustard - polythene pam - she came in through the bathroom window, ikinci öbek ise golden slumbers - carry that weight - the end - her majesty'den oluşur. ikinci kısmını daha çok severim. abbey road o kadar mükemmel bir albüm ki, 6 yıla bir dünya dolusu müzik, duygu ve efsane albümler sığdıran beatles, abbey road'suz eksik, tamamlanmamış kalacaktı. abbey road görkemli bir yapbozun son parçası gibi. efsane albümden öne çıkan parçalar: come together, something, i want you, because, you never give me your money, she came in through the bathroom window

    ilk 100 bu şekilde. ilk 100 içinde albüm sayısıyla dikkat çeken gruplar:
    3 albümü bulunanlar: the beatles, pink floyd, pixies, led zeppelin, radiohead
    2 albümü bulunanlar: joy division, the cure, miles davis, the stooges, pavement, the velvet underground, talking heads, david bowie, wire, nirvana, boards of canada, soft machine, king crimson, morbid angel, dredg

    101. sonic youth - goo
    102. beastie boys - paul's boutique
    103. mogwai - -young team
    104. the smiths - hatful of hollow
    105. pink floyd - wish you were here
    106. herbie hancock - thrust
    107. smashing pumpkins - siamese dream
    108. radiohead - amnesiac
    109. led zeppelin - led zeppelin iii
    110. allman brothers band - at fillmore east
    111. the rolling stones - beggars banquet
    112. godspeed you black emperor - yanqui u.x.o.
    113. pantera - cowboys from hell
    114. charles mingus - black saint and the sinner lady
    115. the cure - seventeen seconds
    116. public enemy - it takes a nation of millions to hold us back
    117. the kinks - something else by the kinks
    118. fela kuti - roforofo fight
    119. coldplay - a rush of blood to the head
    120. cream - disraeli gears
    121. outkast - stankonia
    122. the beatles - revolver
    123. metallica - ride the lightning
    124. tortoise - tnt
    125. the doors - morrison hotel
    126. the velvet underground - loaded
    127. sepultura - arise
    128. camel - mirage
    129. a tribe called quest - the low end theory
    130. the who - the who sell out
    131. pink floyd - the wall
    132. air - moon safari
    133. the mothers of invention - freak out!
    134. black sabbath - sabbath bloody sabbath
    135. dinasour jr. - you're living all over me
    136. simon and garfunkel - sounds of silence
    137. arcade fire - neon bible
    138. deerhunter - microcastle/weird era. continued
    139. modest mouse - the lonesome crowded west
    140. the fall - hex enduction hour
    141. can - tago mago
    142. u2 - war
    143. the jesus and mary chain - psychocandy
    144. the zombies - odessey and oracle
    145. foals - antidotes
    146. michael jackson - thriller
    147. david bowie - aladdin sane
    148. death - symbolic
    149. the beatles - rubber soul
    150. ac/dc - back in black
    151. the replacements - let it be
    152. eric dolphy - out to lunch!
    153. morphine - like swimming
    154. fugazi - repeater
    155. public image ltd - metal box
    156. porcupine tree - fear of a blank planet
    157. the police - regatta de blanc
    158. eric b. & rakim - paid in full
    159. miles davis - filles de kilimanjaro
    160. neu! - neu!
    161. soundgarden - superunknown
    162. the smiths - strangeways, here we come
    163. alice in chains - dirt
    164. beck - sea change
    165. wilco - yankee hotel foxtrot
    166. john coltrane - giant steps
    167. the white stripes - white blood cells
    168. radiohead - in rainbows
    169. mercyful fate - don't break the oath
    170. sonic youth - sister
    171. the clash - combat rock
    172. swans - soundtracks for the blind
    173. nirvana - bleach
    174. isaac hayes - hot buttered soul
    175. 13th floor elevators - psychedelic sounds of 13th floor elevators
    176. unwound - leaves turn inside you
    177. oliver nelson - the blues and the abstract truth
    178. bob marley & the wailers - exodus
    179. frank zappa - hot rats
    180. r.e.m. - document
    181. muse - absolution
    182. the rolling stones - let it bleed
    183. camel - the snow goose
    184. tom waits - rain dogs
    185. led zeppelin - led zeppelin
    186. bonobo - animal magic
    187. built to spill - perfect from now on
    188. the mars volta - de-loused in the comatorium
    189. magazine - real life
    190. depeche mode - music for the masses
    191. testament - the legacy
    192. portishead - dummy
    193. rush - 2112
    194. the jimi hendrix experience - axis bold as love
    195. jefferson airplane - surrealistic pillow
    196. the national - boxer
    197. living color - vivid
    198. outkast - aquemini
    199. the cure - head on the door
    200. the black keys - attack & release
    201. fela kuti - shuffering and shmiling
    202. the magnetic fields - 69 love songs
    203. kings of convenience - riot on an empty street
    204. justice - `†205. the kinks -village green preservation society206. brian eno -another green world207. the sex pistols -never mind the bollocks208. elvis costello -imperial bedroom209. darkthrone -a blaze in the northern sky210. yo la tengo -i can hear the beating as one211. buena vista social club -buena vista social club212. jethro tull -thick as a brick213. the black angels -phosphene dream214. david bowie -low215. kraftwerk -trans europa express216. the chameleons -script for the bridge217. possessed -seven churches218. animal collective -merriweather post pavillion219. the verve -urban hymns220. stevie wonder -innervisions221. queens of the stone age -songs for the deaf222. sly & the family stone -stand!223. talking heads -more songs about buildings and food224. system of a down -toxicity225. sepultura -beneath the remains226. beach boys -pet sounds227. the cure -disintegration228. madvillain -madvillainy229. gang of four -entertainment!230. led zeppelin -led zeppelin iv231. lou reed -transformer232. opeth -blackwater park233. john mayall with eric clapton -blues breakers234. funkadelic -maggot brain235. captain beefheart -trout mask replica236. the jimi hendrix experience -electric ladyland237. iggy pop -lust for life238. arctic monkeys -humbug239. comus -first utterance240. burzum -filosofem241. the fall -grotesque242. marvin gaye -what's going on243. hüsker dü -new day rising244. herbie hancock -empyrean isles245. toots and the maytals -funky kingston246. the smiths -louder than bombs247. ac/dc -highway to hell248. slowdive -souvlaki249. scott walker -scoot 3250. the cinematic orchestra -every day`

    250 albüm arasında en çok yer alan gruplar:

    6 albümü bulunanlar: led zeppelin
    5 albümü bulunanlar: the beatles, pink floyd, radiohead, the cure
    4 albümü bulunanlar: david bowie, the smiths
    3 albümü bulunanlar: miles davis, nirvana, pixies, fela kuti, the fall, the velvet underground, camel, herbie hancock, the jimi hendrix experience, sonic youth, talking heads

    ------------------------------------------------------------------------

    edit: eleştirilerle ilgili olarak birkaç şey söylemek istiyorum. her türlü eleştiriye açığım fakat eleştiride bulunulmadan önce okunmasında fayda görüyorum.

    -başlık çok eleştirilmiş. öncelikle müzik listeleri "en güzel 50 albüm", "en iyi 500 albüm", "ölmeden önce dinlenmesi gereken 100 albüm" vb. şeklinde olabilir. tüm bu başlıkların mantığı aynıdır o da müzik paylaşımıdır sadece üslup farklıdır. bunun bir dayatma olarak görülmesi şaşırttı beni. ben kimseye bu senin 250'in demiyorum tam tersi benim diyorum. benim bu zamana kadar birçok farklı türde dinlediğim birçok şeyin en güzellerinin ayıklanması. yine de "neden yok?" sorularına cevap vermek istiyorum.

    -neden hiç elektronik yok? sırf boards of canada'nın 2 albümü birden ilk 100'de yer almakta. bu yeterli bir cevap diye düşünüyorum.

    -queen neden yok? queen'in benim de çok sevdiğim çok fazla güzel şarkısı var fakat bana göre ilk 250'deki herhangi bir albümü yerinden edecek güzellikte bir albümü yok. queen bana göre hit grubu. stadyum konseri denince akla gelen ilk isim.

    -amerikan folk/country - bazı isimler dışında - çok sevemediğim bir tür olmuştur. bob dylan çok dinlemişimdir ama bende çok etki yapmamıştır. bunun sebebini de ingilizce bilsem de ana dilimin ingilizce olmaması, kültür farklılığı gibi nedenlere bağlıyorum.
    sadece dylan için değil listede olmayan bazı ünlü isimler için diyorum: sevmediğim ama çok övülen bir albümü eleştiri almamak için listeye koyma samimiyetsizliğinde bulunmak istemedim.

    -neden hiç türkçe albüm yok? türk müzik tarihini taradığımı söyleyemem ama çok fazla şey dinlemişimdir ve dinlediklerim arasında ilk 250'dekiler kadar güzeli yok maalesef. bir türk albümünün güzelliğini düşünürken bir yabancını gözünden değerlendirmek lazım. çünkü biz hep bu kültürün içindeyiz, alışık olduğumuz bir kulak var. bizim sevmemiz çok daha kolay. fakat uluslararası düzeyde kaliteli olması için başka bir bakış açısı gerekir diye düşünüyorum. ama 500lük bir liste yapsam muhtemelen türkçe olurdu. bunlar da sanıyorum ilk aklıma gelen timur selçuk'un ilk uzun albümü ispanyol meyhanesi ve nekropsi'nin enstrümantal albümü mi kubbesi olurdu.

    -neden rock-metal bu kadar çok? bir kere metal 250 içinde 20'den fazla değil. fakat listenin yüzde 60'lık gibi bir kısmının rock albümlerinden oluştuğunu kabul ediyorum. bunun sebebi 60'lardan itibaren birçok kült rock albümü çıkması. yabancı sitelere veya dergilerdeki listelere bakarsanız bu oranın çok daha fazla olduğunu görürsünüz. üstelik ben 50'leri kapsasaydım - başta shape of jazz to come, le sacre du printemps by bernstein, threnody for the victims of hiroshima, time out olmak üzere - birçok klasik ve caz albümüne de ilk 100'de yer verebiliyor olacaktım ve rock oranı daha da azalacaktı. benim yaptığım tam tersi alternatif bir şey. bu yüzden tepki de fazla oldu diye düşünüyorum. hiçbir listede yer bulamayan çok kaliteli albümler yer alırken aynı zamanda birçok listenin ezberlediği bazı albümler de yer almamakta. o yüzden listeye mainstream diyenleri anlamak zor. popülerliği hiçbir grubun lehine veya aleyhine kullanmadım.

    -caz yok diyenler mingus, hancock, coltrane, oliver nelson, dolphy, davis, monk gibi isimlerin albümlerini bulabilirler. hatta cuban caz albümü ve 2000'lerden elektronik/caz yapan the cinematic orchestra'yı da.

    -hiphop nerede diyenler a tribe called quest ve outkast'in 2 albümü birden bulunuyor. diğer yer verdiğim isimlerden bahsetmeden bu yeterli diye düşünmüyorum.

    -son olarak bu idealize edilmiş bir liste değil. bunun olması için sanırım dünyada yapılmış tüm müziklerin kalabalık bir müzik eleştirmeni topluluğu tarafından dinlenmesi ve bu grubun tartışarak en iyilerine karar vermesi gerekirdi. bu bile müzik konusundaki zevkler ayrımı durumunu kapatamazdı. belki buradaki tüm 250 albümü yerle bir edecek, hiçbirimizin duymadığı dünyanın farklı yerlerinden 250 başka albüm çıkar. 80'lerden perulu bir caz grubunun ilk albümü veya slovakyalı bir pop grubunun dağılmadan önce yayınladığı bir albüm. fakat bunu bilmeye ve bulmaya hayatın kendisi de süresi de imkan vermiyor maalesef. yapılabilecek şey elimizden geldiğince araştırmak ve yeni müzikler dinlemek. yeterince müzik araştırmasam böyle bir listeye kalkışmazdım zaten. dolayısıyla bu listelerin amacı sadece insanlarla müzik paylaşmaktır.
79 entry daha