şükela:  tümü | bugün
58 entry daha
  • eserlerinde genellikle vermek istediği duyguyu çok yoğun bir imgelem sistemi içinde kendi hayatına göndermelerle anlatan sylvia plath’in maruz kaldığı şiddet çoğunlukla duygusal açıdan kırılganlığının bir yansıması olarak alınabileceği gibi, bugüne dek pek çok eleştirmen tarafından gerçek anlamda görmüş olduğu şiddet olarak da yorumlanmıştır. her iki durumda da plath’in en önemli şiirlerinden sayılan ve kariyerinde şiir anlayışının ve içe dönük yazı tarzının bir manifestosu niteliğindeki şiiri daddy şiddet olgusunu hem iç hem de dış dünyasından imgelerle bağdaştırarak anlatır. bu şiiri kavrayabilmek için plath’in hayatının akışını en azından ana başlıklarıyla bilmek ve en önemlisi de eşi ted hughes’la olan ilişkisini incelemek gereklidir. ilginç sayılabilecek bir tesadüfle plath’i aldattığı kadın, sylvia gibi yine bir şair olan, assia da hughes’la ilişkisinden bir çocuk sahibi olduktan sonra intihar etmiştir. bu herhangi bir anlama çekilebileceği gibi sadece garip bir tesadüf de olabilir. karar kişiden kişiye fark gösterecektir ancak gerçekler değişmeyeceğinden önce sylvia plath’in biografisine bir göz atalım:

    aşk tutku, acı, öfke, boşluk duygusu, kıskançlık, şiddet, yıkım... 20. yüzyıl şiirinin ünlü isimlerinden sylvia plath ile ted hugues'in, plath'ın intiharıyla sonuçlanan yakıcı, sarsıcı ilişkisinin kısa özeti.
    ikinci dünya savaşı'nın yaralarının geride kaldığı, ekonomiyle birlikte sanat, edebiyat ve düşünce akımlarının da filizlendiği, yeşerdiği 50'li yıllar ingiltere'si. sylvia 1956 yılında cambridge'de burslu okuyan, şair olma hayalleri ve tutkusu içinde, yetenekli, hırslı bir genç kız. amerikalı. yayın hayatına atılacak edebiyat dergisi için verilen partide ingiliz şair ted hugues'le tanışır. daha önce şiirlerini okuduğu ve tanışmak istediği bu yakışıklı, canlı, karizmatik adamdan fizik olarak da etkilenir. aşk, sanat, şiir dolu, tutkulu bir ilişki başlar. ancak sylvia, ölmüş babası otto ile sorunları olan, annesinin ifadesiyle "intihara eğilimli" bir genç kızdır.
    evlenip londra'ya yerleşirler. şiirlerini yarışmalara, çeşitli yayınevlerine gönderirler. ted new york şiir ödülünü kazanınca, amerika'ya giderler. ted şair olarak hızla mesafe alırken, yaşamaları için gerekli parayı sağlamak üzere ingilizce öğretmenliği yapan sylvia, ev ve iş arasında bunalmakta, yorulmakta ve sıkışmaktadır. hiçbir şey yazamamaktadır. bu arada, ted'in başka kadınlarla ilişkisi olduğundan duyduğu kuşkular da genç kadının bunalımını derinleştirir. ted, sylvia'nın kıskançlıkları üzerine ondan daha da uzaklaşmaya başlarken, birbirlerini ciddi biçimde kırmaya, zedelemeye başlarlar.

    çözüm olarak londra'ya dönerler. peş peşe iki çocukları olur. ted edebiyat çevrelerinde isim yapmaya başlar. nihayet sylvia'nın bir şiiri de ilgi görür. devon'a yerleşmeye karar verince londra'daki dairelerini david ve assia adlı bir şair çifte kiraya verirler. ted ve assia'nın yakınlaşması sylvia için bardağı taşıran son damla olur. iki çocuğunu alarak evi terk edip londra'ya döner. bu, şair ve yazar olarak kısa yaşamının en verimli dönemidir. 1963 yılında, iki çocuğuna ekmek ve süt bırakarak, odalarının camını açar. ardından mutfağa gidip, kafasını havagazlı fırının içine sokar.

    ilk şiir kitabı “the colossus (1960)” daha sonra çıkardığı kitaplarına göre daha geleneksel ve tutucu bir tonda yazılmış şiirleri içeriyordu. 1959 yılında birlikte çalıştığı robert lowell’ın etkisiyle sonraları kendisini büyük şairler arasına sokacak ve ününü sağlayacak tarzını yakaldı. 1963 yılında 30 yaşındayken inithar etmesiyle geride bıraktığı eserlerinin toplanmasıyla oluşturulan ariel (1965), crossing the water (1971) ve winter trees (1972) kitapları, tutucu okuru rahatsız edecek düzeyde açık, sanrısal imgeler içeren ancak ironik bir zekaya sahip, yapısal olarak parlak ve duygusal yoğunlukları aşırı yüksek şiirlerden oluşuyordu. selected poems adındaki seçme şiirleri 1985 yılında eşi ted hughes tarafından yayınlandı.

    sylvia plath’i türkçe’ye kazandıran ve aynı zamanda onunla ilgili yazdığı yazılar ve kitaplarıyla tanınan yusuf eradam’ın da dediği gibi plath, ''daddy'' başlıklı ‘kültleşmiş’ şiirinde babası ile özdeşleştirdiği ataerkil, fallosantrik düzene baş kaldırırken babasını vampirlerle, nazilerle bir tutmuş, kazığı da kalbine saplayıvermişti. ''pekala yahudi de olabilirim,'' derken ezilenle, şiddete uğrayanla özdeşleşebilecek kadar, kendi bireysel kıyılmışlığını nazilerin soykırımıyla yan yana koyacak denli yürekliydi. insanın insana yaptıklarına kayıtsız kalamayışını bugün bile içimizi ürperten, yüreklere korku ve dehşet saçan şiir estetiği ile gösterir. şiddeti şiir biçimi içinde yansıtan plath’in etkilendiği bestecilerin başında beethoven gelir. plath, savaş sonrası yıkık hassas beyinlerdendir...şiirlerindeki özen ve matematik, klasik müzikte bach’ın başarısıyla denktir, çünkü plath şiirlerinde bireysel deneyimlerinden yola çıkarak şiir sanatının tüm araç gereçlerini ustalıkla kullanarak akıllara durgunluk verecek şiirler yazmıştır. bu metinlerden yola çıkarak şairin özel hayatına ya da kişiliğine, cinsel ya da başka kimliğine tanı koymak mümkündür.

    elektra kompleksine bağlı olarak, babasının ölümünü kendisine karşı sevgisizliğine yoran plath daddy’de babasıyla eşi ted hughes’u özdeşleştirir. babasının yerine koyduğu hughes’dan da beklediğini alamayan ve bir de üzerine aldatılan plath, şiirinde babasını –ve dolayısıyla kocasını- bir kerede öldürüp artık üstesinden geldiğini söyler.
349 entry daha