şükela:  tümü | bugün
  • post-apocalyptic bir kısa film. internet sitesi : http://www.gelecektenanilar.com/
  • ***

    iskelede eğilmiş ayakkabını bağlarken uzaktan gördüm seni. kıştı. yalnızdın.
    hiç tereddütsüz yöneldim durduğun noktaya. birden geri döndün.
    beni gördün.
    şaşırdın.
    -nerden çıktın sen ya, tesadüfe bak... naber? nasılsın? napıyorsun?
    neşeliyken susturmak zordur seni. neşen diline yansır. neşen, her yere yansır.
    hala öleydin, gelecekte de...
    +iyiyim
    başka ne deseydim. (bkz: nasılsın/@uyumuycam)
    oradan, buradan lafladık biraz. en fazla birkaç gün olmuş gibiydi görüşmeyeli: yıllar geçmişti oysa.
    hafif bir dalga vardı denizde. karşı kıyıya yağmur düşüyor olmalıydı. kokusu geliyordu.
    ve sen hiçbir şey yapmadan mutlu ediyordun beni yine. sadece orda olarak. yıllar sonra.
    bir yudum su içtim. bir büyük soluk aldım.
    zamanıydı.
    +sana bir teşekkür borçluyum ben.
    - o niye ya?
    ve anlattım. niyesini...
    kana kana anlattım...
    doya doya anlattım...

    sonrası.
    sonra.

    ***

    (bkz: sevgilerde/#748079)
  • ***

    bir masa, iki sandalye...
    bir adet tatlı tabağı, iki küçük kaşık.
    iki kişi. ikisi de yarım.
    tabaktaki gibi...
    adam ve kadın... yanyana susmaktalar.
    uzaklara bakıyor adam.
    kadın ellerine.
    iki yarım kişilik. birarada bir olamayan.
    onca zamanı tüketmişler de bir tabak tatlıdan başka hiçbir şeyi paylaşmayı becerememişler.
    yine de hala paylaşabiliyorlar o bir tabak tatlıyı keyifle... aynı keyifle...

    altlarındaki tahta sandalyelerin anlamsız soğukluğu kadar, yanında oturan ve yıllardır sevmekten vazgeçmediği adamın sıcaklığı kadar, radyoda usul usul çalan şarkının* kendilerini anlatışı kadar netken tüm yaşananlar ve kadın belki yüzmilyonuncu kez kurarken "seni seviyorum" cümlesini içinden; yıllar önce bir pazar ikindisinde bugünü kelimelere döküşünü anımsıyor ve sesizliği bitiren kişi oluyor:

    -kalkalım mı?
    +olur.

    ***
  • ***

    odamdayım.
    pencerem açık.
    elimde bir fincan kahve, yağmuru izliyorum.

    damlaların sesi, kahvenin kokusu... mutluluğun su yeşili rengi...
    hangi yıldayız?
    bilmiyorum.
    o denli kaybetmişim zaman kavramını.
    yağmur böylesi huzurlu yağdığına göre, bir yerlerde çok özel bir şeyler paylaşıyor olmalı birileri diye düşünüyorum
    ve mutlu oluyorum onlar adına...
    başkalarının mutluluklarından oluşma sevinçler biriktirmeye devam ediyorum iç ceplerimde.
    kendi mutluluğumsa bir başkasının iç cebinde saklı kalmış.
    geri istemeye kıyamamışım.

    özlem özlem atıyor kalbim nicedir.
    hasret hasret kokuyor tenim.
    yıkanıyorum, kremler sürüyorum, parfümler değiştiriyorum...
    geçmiyor kokusu.

    gelecekten anılar biriktirmeye devam ediyorum,
    dokunulmamış yarınlara dair.
    yaşanmayacak olsalar dahi hiç unutulmayacak anılar.
    kokusu hiç geçmeyen hasretler gibi.
    lekesi kendisinden daha belirgin anılar...

    ***
  • ***
    hakkında henüz hiçbir şey bilmediğim bir kitabın 78. sayfasını okumaktayım.
    beyaz ışıkla aydınlatılmış derli toplu bir odada yalnız başıma.
    kitap eskilerden kalma sanki. saman kağıt. sıkışık harfler.
    oda tanıdık. bildiğim bir yerin yeniden dekore edilmiş hali gibi.
    telefonum çalıyor.
    bakıyorum, çalmıyormuş.
    mesaj: "doğum günün kutlu olsun, selamlar"
    doğum günüm kutlu olsun. buruk gülümsüyorum.
    cevap yazıyorum: "teşekkür ederim"
    bir mesaj daha geliyor, bakmıyorum.
    kitabı kapatıyorum.
    içinde olmayı kendim seçtiğim bir sahnenin tanımadığım bir karakterine hayat verir gibiyim.
    bitsin diye bekler gibi.
    yıllar önceki gibi...
    ***
  • ***

    bir erkek çocuğu uyuyor 2 kişilik bir kanepede, üzerinde mavi bir pike.
    adı : umut
    siyah saçları dağılmış... yüzünü seçemiyorum...

    hatırladıkça özlüyorum o'nu...
    hatırlayamadıkça özlüyorum...
    baktıkça özlüyorum...
    ve umut doluyorum baktıkça...
    bakmalara doyamıyorum...
    ben...
    umut'u henüz tanımıyorum...

    geleceğimde beklediğini biliyorum.
    ve o'nu çok seviyorum.
    umut doluyorum baktıkça...

    ***
  • --bu entryde anlatılan olayların hepsi gerçektir fakat hiçbiri henüz yaşanmamıştır* --

    çaydanlığın buharıyla buğulanmış perdesiz bir cam kenarında kahvaltı sofrası kurulmuş.
    uykuluyum... akşam saatleri olmalı... sabah olmadığı kesin...
    sabah değilken kahvaltı etmeyi ne çok sevdiğimi anımsıyorum.
    sofra iki kişilik: birini bekliyor olmalıyım...
    siyah zeytin var, tuhaf bir peynir dilimlenmiş. ben mi hazırlamışım? öyle gibi...
    ellerime bakıyorum.
    kaçırıyorum gözlerimi hemen, fayanslara doğru.
    ne zaman ellerimi incelemeye başlasam "vardır bir sıkıntım."
    olmasın istiyorum...
    biri seslendi gibi geliyor; camı açıyorum...
    mis gibi serinlik doluyor burnuma ve sesini sevdiğimi bildiğim biri var aşağıda...
    "gel" diyor, "dışarıda yiyelim"
    "kahvaltı hazırlamıştım, çay da demlendi" diyorum.
    "tamam o zaman" derken gülümsüyor. gülümseyişini sevdiğimi bildiğim biri var aşağıda...
    içeri giriyorum, sofraya göz atarken kapı çalınıyor.
    açıyorum...
    beni sevdiğini bildiğim biri var kapıda.
    "hoşgeldin" diyorum.

    hoşgeldin demeyi iple çekiyorum...
  • "durmuşum bir camın önünde..duruyorum..
    sıkılmış yine canım, boş boş dışarı bakıyorum"