şükela:  tümü | bugün
  • orijinali "jag är zlatan" olan, zlatan ibrahimoviç'in biyografisinin adı. öyle çok kitap okuyan biri değilim ama bu baya baya sardı. müthiş aforizmalar ve cesur açıklamalar var. ingilizce ve türkçeye çevirdiğim enteresan kısımlar;

    “then guardiola started his philosopher thing. i was barely listening. why would i? it was advanced bullshit about blood, sweat and tears, that kind of stuff.”
    "ve guardiola filozofluğa soyundu. onu dinlemiyordum bile. neden dinleyeyim ki? ileri derecede saçmalıktı. kan, ter, gözyaşı gibi."

    “lionel messi is awesome. he’s unbelievable, but i don’t really know him. we are totally different. he came to barça as a 13-year old. he’s raised in that culture and has no problems with that ‘school’ shit. in the team, the play is all around him, pretty naturally actually. he’s brilliant, but now i had arrived [at barca] and scored more goals than him.”
    "lionel messi müthiş biri. gerçekten inanılmaz, ama onu tanıyorum diyemem. çok değişik insanlarız. o barcelona'ya 13 yaşında geldi. o kültürün içinde büyüdü ve o 'öğrenci' halleri onun için sorun değildi. takımda oyun onun üzerine kuruluyor, doğal olarak tabi çünkü o müthiş. yalnız bu arada ben barcelona'ya geldim ve ondan daha çok gol attım."

    “i barely yelled at my teammates any more. something had happened, nothing serious, not yet, but still. i became quiet and that’s lethal, believe me. i have to be angry to play well. i have to scream and shout. now i kept it in.”
    "takım arkadaşlarıma bağırmıyordum artık neredeyse. bir şeyler oldu, çok önemli değildi. daha önemli değildi yani. ama ben susuyordum ve inanın bu öldürücü bir şey. benim iyi oynamam için kızmam lazım. bağırmam lazım, çığlık atmam lazım. şimdi kendimi tutuyordum"

    “at barca, players were banned from driving their sports cars to training. i thought this was ridiculous – it was no one’s business what car i drive – so in april, before a match with almeria, i drove my ferrari enzo to work. it caused a scene.”
    "barcelona'da oyuncular spor arabalarıyla antrenmana gelmesi yasaktı. benim düşünceme göre bu çok anlamsızdı. benim hangi arabayı kullandığım kimseyi ilgilendirmezdi. nisan ayında, almeria maçı öncesi ferrari enzo ile işe gittim. bu da olay oldu tabi"

    “i asked for a meeting with guardiola – for a discussion, not an argument. i said i was being used in the wrong way and that they shouldn’t have bought me if they wanted another type of player. i told him what a friend had said to me – ‘you bought a ferrari but drive it like a fiat’. the chat seemed to go well but then guardiola started to freeze me out.”
    "guardiola ile görüşmek istedim. kavga etmek için değil, görüşmek için. yanlış şekilde kullanılıyorum, eğer başka bir tip oyuncu istediyseniz beni satın almamanız lazımdı dedim. onlara benim bir arkadaşımın söylediği lafı söyledim: "bir ferrari aldın ama fiat gibi kullanıyorsun". konuşma iyi gidiyordu ama o andan itibaren guardiola kanımı dondurmaya başladı."

    “it was a childhood dream [to play for barca] and i was walking on air. it started well but then messi started to talk. he wanted to play in the middle, not on the wing, so the system changed. i was sacrificed.”
    "bir çocukluk hayalimdi barcelona'da oynamak, havalara uçuyordum. çok iyi başladım ama sonra messi konuşmaya başladı. ortada oynamak istiyordu artık, kanatta değil. sistem değişti o yüzden ve bu durumda ben kurban edilmiştim."

    “an injured zlatan is a pretty serious thing for any team.”
    "sakat bir zlatan her takım için büyük bir problemdir"

    edit: ingilizce pdf versiyonu; http://www.2shared.com/…t/ratt_sev/i_am_zlatan.html
  • sonunda bitirdim kitabı ve önemli yerlerini not etmiştim. tavsiyem kitabı kendiniz okumanız. müthiş sürükleyici olması yanı sıra zlatan ibrahimoviç'i daha iyi anlamak için iyi bir kitap. nerden geldiği, neden öyle olduğu ve iç yüzünü bilmediğimiz olayları anlatıyor. menajerlik işlerinin nasıl yürüdüğünü, hafızlarımıza kazılan gollerinin hikayelerini falan derken televizyondan ve internetten takip ettiğimiz olayların iç yüzünü öğrenmek değişik bir bir şey. her neyse, okumak isteyene ingilizce versiyonunu pdf olarak yollarım. not ettiğim bazı bölümler ise şunlar;

    # italyada evin her şeyini eşi düzenlemiş bir tek şey hariç;
    i made one contribution. in the entrance, against the red wallpaper, i put up a huge photo of my two dirty feet. when friends came by they all said cool, what an awesome house. "but what kind of shitty disgusting feet do you have there on the wall?"
    "idiots" i said. "those feet paid for all this"
    ve o fotograf: http://25.media.tumblr.com/…wrtboy1qa3jw0o1_500.jpg

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    sadece bir katkım oldu. evin girişinde, kırmızı duvara pis ayaklarımın koca bir resmini astım. arkadaşlar geldiğinde 'ne güzel ev, müthiş. fakat şu duvardaki iğrenç ayaklar da nedir?' dediler. "aptallar, onlar bunların hepsini karşıladı" dedim.
  • # ajax'a gelmeden önce o zamanın ajax scout'ı leo beenhakker ile görüşmesi;
    they were all looking at me: who is he, really? especially i remember leo beenhakker. he leaned forward and said: "if you fuck with me, i'll fuck you two times back", and really, that impressed me. it was my kind of talk.

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    hepsi bana doğru bakıyordu: kim bu? özellikle leo beenhakker'i hatırlıyorum. bana doğru eğildi ve dedi ki: "eger beni sikersen, ben seni iki kere geri sikerim"*. beni etkilemişti. aynı dili konuşuyorduk.
  • # "normally, if you are from rosengard and in the media, it's bad news"

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    "normal şartlarda, eğer rosengard'dan geliyorsan ve medyaya konu olduysan, bu genelde kötü haberdir"
  • # malmö'den ajax'a isveç'in rekor transfer ücreti ile giderken takımdan ayrılışı;

    +“zlatan, our time together is coming to an end.”
    - “don’t tell me that you...”
    + “we want to tell...”
    - “so you’re going to thank me goodbye in here?” i said and looked around. we were in hasse’s* boring fucking office, and there were three of us in there. “so you’re not doing it in front of the fans?”
    + “you know”, bengt madsen* said. “it’s said that it brings bad luck to do it before a game.”
    - i just looked at him. it brings bad luck? “you thanked niclas kindvall in front of thirty thousand people, and that went well.”
    + “yeah, but...”
    - “but what?”
    + “we want to give you this gift.”
    - “what the fuck is this?” it was a ball, a ball out of cut glass.
    + “it’s a memory.”
    - “so this is your way of thanking me for the eighty five millions*?” what did they think? that i would have it in amsterdam, and like cry when i saw it?
    + “we want to express our gratitude.”
    - “i don’t want it. you can keep it.”
    + “you can’t...”

    i could. i put the ball on the table. and then i left. that was my goodbye from the club, nothing less or nothing more.

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    + "zlatan, seninle beraberliğimiz sona yaklaştı."
    - "sakın bana sizin ..."
    + "sana şunu söylemek istiyoruz ki ..."
    - "yani bana burda mı veda etmek istiyorsunuz?" dedim ve etrafa baktım. hasse'nin* müthiş sıkıcı odasındaydık ve sadece üçümüz vardık. "yani taraftarların önünde yapmak istemiyorsun?"
    + "bilir misin, bir maçtan önce veda töreni yapmak uğursuzluk getirir derler" dedi bengt madsen*. ona sadece baktım.
    - "uğursuzluk mu getirir? niclas kindvall için otuzbin kişi önünde veda edildi ve hiç bir uğursuzluk getirmedi ama"
    + "evet ama"
    - "ama ne?"
    + "sana bu hediyeyi vermek istiyoruz"
    - "bu ne amk?" bir top verdiler. camdan kesilmiş bir toptu.
    + "bir hatıra"
    - "demek senin 85 milyon kron için bana teşekkür etme şeklin bu?" ne sanıyorlardı. amsterdamda yanımda taşıyacağıma ve her baktığımda gözlerimin dolacağını mı sanıyorlardı?
    + "sana şükranlarımızı sunuyoruz"
    - "istemiyorum, sizde kalabilir"
    + "bunu yapamazsın"

    yapabilirdim. masaya bıraktım ve gittim. kulüpten veda edişim buydu, ne eksik, ne fazla.
  • # eskiden nasıl bisiklet çalıdığını, saçma sapan şeyler yaptığını falan anlatıyor;
    "the time in ajax was my most crazy period. it was before mino raiola* and fabio capello got some sense in me"

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    "ajax zamanım benim en çılgın zamanlarımdı. mino raiola ve fabio capello'nun daha bana akıl/zeka katmadığı yıllardı"
  • # ajax'tan uzaklaşmak isterken menajeri'nin sana takım buldum diyerek görüşmesi;
    he checked it out and came back. but what did he have to show?
    "southampton is interested" he said.
    "what the fuck! southampton! is that my level?" southampton!

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    kontrol etti ve bana geri döndü. yalnız bana sunacağı ne vardı?
    "southampton ilgileniyor seninle" dedi.
    "what the fuck! southampton! benim seviyem bu mu?" southampton!
  • # nadiren alkol kullanıyor kendisi ve babasının alkol problemi yüzünden annesi ailede alkol içilmesine karşı. zlatan'ın kardeşi buna rağmen uçakta hostesten şampanya istiyor ve olaylar gelişiyor;

    so my mom doesn't like when we drink alcohol and considering what we've been through you understand that. so she took off her shoe. that was her way of dealing with the problem. she hit and pounded keki* straight in the head with it. bang, tjoff, ouch and keki went mad he fought back. there was complete chaos in business class at six in the morning and i looked at helena*. she wanted to dissapear.

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    yani benim annem bizim alkol almamıza karşı ve başımızdan geçenlere bakarsak, haklı da. ayakkabısını çıkardı. onun problem çözme şekli buydu. keki'yi* dövüyordu ayakkabısıyla, tam kafasına. bam, güm, çat, pat. keki de kızdı ve karşılık veriyordu. sabahın altısında, business class'da müthiş bir kargaşa vardı ve o an helena'ya* baktım. ortadan kaybolmak istiyordu.

    (bkz: yer yarılsa da içine girsem denilen anlar)
  • # hayatında ilk kez ski yapmaya gidiyor ve tanınmamak için bere, şal, gözlük ne varsa kapanıyor. sonuç;
    one year we went to st moritz. do you think i felt at home there? not really! i had never stood on skis before. going to the alps with mom and dad when i was young would have been like going to the moon. st moritz was for the rich crowd. you had champagne for breakfast. champagne? i was sitting in boxers and wanted cereals. olof mellberg was with us and he tried teaching me how to ski. i didn't work too well. i flew down the hill like crazy, when the others danced down. i looked ridiculous. so to be sure i wore a balaclava that covered my face and a pair of huge sunglasses. no one would know who i was. but one day i went up a ski lift and had a young italian boy with his father next to me, and the kid started staring at me. don't worry, i thought, no one recognizes me in this outfit. no chance. but after a while the guy said, it must have been my fucking nose:"ibra?"

    i denied it. what ibra? who is that? but what did i gain from that? helena started laughing. it was like the funniest shit she'd ever seen, and the kid continued with his ibra, ibra, so finally i said: si, that's me, and then the most awkward silence came. the kid was super impressed. there was only one problem. he wouldn't be impressed anymore when he saw me on skis, so i thought, how do i solve this? i'm the star athlete. i can't be revealed as a loser here. and it got even worse than i thought. people started talking. a whole crowd gathered, all standing there waiting to see me skiing. i had problems with my gloves, i was very careful with how they sat around the fingers.
    i was careful about my jacket too, with my pants, the bindings, especially with those, because i've noticed that. people were messing around with their bindings all the time, opened them and closed them and so on, and who knew, maybe i was an amazing skier who had to make sure everything was perfectly set before i flew down the hills like ingemar stenmark. but it wasn't easy. the more i was fibbling around with my equipment, the higher everyone's expectations became. like, is he gonna do tricks? shoot down the mountain like a cannon ball with those football legs?
    i had to adjust my scarf too. and my cap and my hair, and eventually the crowd got bored. they left. sure, i was ibra, but you don't stand around forever waiting just because of that, and i could calmly go down the slopes like the amateur i was.

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    st moritz'e gitmeye karar verdik. sence kendimi orda rahat hissedebiliyor muydum? tabi ki hayır. daha hayatımda bir kere bile kaymamıştım. küçükken annem ve babamla alplere gitmek aya gitmekle eş değerdi. st. moritz zenginlerin bulunduğu yerdir. kahvaltıda şampanya vardı. şampanya? ben boxer'ımla oturup mısır gevreği istiyordum. olof mellberg'de bizleydi, bana öğretmeye çalışıyordu. hiç bir şey yapamıyordum, gerçekten gülünecek haldeydim. tanınmamak için yüzümü kapatan bir başlık ve koca bir gözlük takmıştım. benim kim olduğumu kimse bilemezdi. bir gün, ski asansörünün ordaydım ve genç italyan bir bir çocuk babasıyla yanımda duruyordu. çocuk gözlerini bana dikti. "merak etme, bu kılıkla kimse beni tanıyamaz" dedim kendi kendime. imkansız. aradan biraz zaman geçti ve çocuk "ibra?" dedi. kesinlikle benim kahrolası burnumdu beni ele veren.

    inkar ediyordum. "ibra'mı? o kim?" yalnız pek bir etki etmedi. helena gülmeye başladı. galiba gördüğü en komik andı bu. çocuk usanmadan devam etti "ibra? ibra? ibra?" diye ve sonunda dedim "evet, o benim". ve o an çok garip bir sessizlik oluştu. çocuk müthiş etkilenmişti. yalnız ortada bir problem vardı. beni kayarken gördüğünde pek etkileneceğini sanmıyordum ve bunu nasıl aşabileceğimi düşündüm. sonuçta yıldız sporcu olan benim, burda başarısız olarak bilinmemeliydim. düşündüğümden daha kötü oldu ve büyük bir kalabalık etrafımı sardı. hepsi benim nasıl kayacağımı bekliyor. o sırada kıyafetimi düzeltmeye başladım. eldivenleri iyi takıyorum, pantolonu düzeltiyorum, ceketimi çekiyorum. bu hareketleri etraftakilerden görmüştüm. kim bilir, belki müthiş kayıyordum ve her şey kusursuz olsun diye uğraşıyordum kıyafetimle. kolay değildi. ne kadar uğraşırsam etraftakilerin beklentileri de o kadar artıyordu. "hareket mi çekecek acaba? bir gülle gibi aşağı doğru mu kayacaktı o futbolcu bacaklarıyla? şalımı da düzeltmeliydim, şapkamı, saçımı ve etraftakiler sıkılmıştı doğal olarak. ve dağıldılar. ben ibra'ydım, yalnız sırf bunun için etrafımda sonsuza dek duracak değiller. herkes dağıldıktan sonra aşağı doğru kaymaya başladım, tıpkı bir amatör gibi, kendim gibi.
  • # guardiola ile problemlerinden sonra barcelona'nın başkan yardımcısı zlatan ile görüşmek istemiş. zlatan da satılacağından emin olduğu için fiyatını düşürmek istiyor. bu şekilde yeni takımı onu almak için zorlanmamış olur ve guardiola'nın barcelonası 70 küsür milyona aldığı adamı çok ucuza verip transfer fiyaskosu yapmış olacak. taktiği anlarsınız;

    “zlatan, if you have any offers, consider them”, he said.
    “i’m not going anywhere”, i answered. “i’m a barcelona player. i stay in barca.”
    josep maria bartomeu looked surprised.
    “but how should we solve this?”
    “i have an idea”, i answered.
    “you have?”
    “you can call real madrid.”
    “why would we call them?”
    “because if i really have to leave barca, i want to go to real. you can make the deal happen.”
    josep maria bartomeu got terrified.
    “you’re kidding”, he said.
    i looked dead serious.
    “not at all. we have a problem.” i continued. “we have a coach who’s not man enough to say that he doesn’t want me here. i want to stay. but if he wants to sell me he has to say it himself, clear and distinctly. and the only club i want to go to is real, just so you know.”

    --------------
    elimden geldiğince türkçe çevirisi;

    "zlatan, eğer başka kulüplerden teklif gelirse sana değerlendir"
    "hiç bir yere gitmiyorum. barcelona'nın futbolcusuyum ve burada kalacağım" dedim.
    bartomeu şaşırmıştı.
    "peki bu problemi nasıl çözeceğiz?"
    "benim bir fikrim var" dedim
    "neymiş?"
    "real madrid'i arayabilirsin"
    "neden arayalım?"
    "çünkü gerçekten gitmem gerekiyorsa, real madrid'e gitmek istiyorum. sen bu anlaşmayı yapabilrsin."
    dehşete kapıldı. "şaka yapıyorsun" dedi
    müthiş bir ciddiyetle ona bakıyordum.
    "kesinlike değil, ortada bir problem var. başımızda beni takımda istemediğini söyleyebilecek adamlığı olmayan biri var. ben kalmak istiyorum. ama beni satmak istiyorsa çıkıp kendi demesi lazım, açık ve net. ve tek gitmek istediğim kulüp real madrid, bilesin"

    maksat "real madrid'e 50'ye satacağıma 20 milyona milan'a satarım" dedirtmek. sonunda da öyle oldu zaten.