şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • türkiye'nin en ünlü seramik, vitrifiye, armatür markalarından birinin bayiliğini yapıyorum. aynı zamanda seramik kimyasalları, banyo dolapları vb bir yapı malzemeleri mağazasında satılması gereken ne varsa hepsini satıyorum. babadan kalma bir meslek baba yadigarı denilebilir. dolayısıyla 10 yaşında tost yiyerek çay içerek başladığım meslekte, ufak malzemeleri getir götür, fotokopi çek, bankaya git, maliyeye koş derken bugünlere geldik. mimarlık sektörünün ve mimarların son 25 senesini üzülerek sizlere mimar olmayan iktisat mezunu biri olarak özetleyebilirim

    eski zamanlarda mağazamıza mimar bir birey geldiği zaman öncelikle saygı duyardık. mimardı çünkü gerçek mimardı. işini öğretmeye çalışmazdık. isteklerine saygılı bir şekilde karşılık vermeye çalışırdık. hayran hayran ağzından çıkanları dinler birşeyler kapmaya çalışırdık. işlerini iyi yapan bu insanlara hürmet ederdik

    günümüze geldiğimiz zaman ne yazıkki mimarlık mesleği ayaklar altına alınmış durumda. tadilatçı adı altında bir meslek oluştu. emlakçı, sucu, elektrikci, herhangi birileri herkes mimar gibi davranmaya çalışıyor. yanına yeni mezun genç bir mimar alan, iki 3dmax çizdiren yanına bir müşteri alıp mimarlık yapmaya çalışıyor. müşteriye, mimara, bizlere akıl veriyor. bu işi en iyi biz biliriz diyor. en iyi biz yaparız diyor. birşeyler tasarlattırıp, beğendirip, uygulayıp meslek icraa etmeye çalışıyorlar.

    yılların birikimi dün bunlardan birisi ile büyük kavga ettim. saçma sapan bir yere 50m2 kulübe yapıyor. zannedersin 400 oda otel yapıyor. işi bilmiyor işi bilmediği gibi en büyük mimar benim havalarında, aynı zamanda bana da yaptığım işi öğretmeye çalışıyor. dedim ki sen mimar mısın değilsin. benim yaptığım işi benden daha mı iyi biliyorsun? hayır. müşterinin yanında seni rezil etmek istemiyorum seninle çalışmak istemiyorum lütfen başkan bir yerden alışveriş yaparmısın dedim ve yolladım

    hangi üniversiteden mezun olursa olsun hiçbir önemi yok mimarlık bir meslek. bu mesleğe sahip olabilmek için önce mimar olmak gerekiyor. mimarlık mesleğini yapan 1 tane mimar müşterim 50 tane xyz müşterim var. mimar arkadaşlar mimarlar odasında konuşup tartışıp bu işe bir çözüm mü üretecekler yoksa başka bir şekilde mi bu sorunu çözecekler bilmiyorum ama. mesleğiniz elden gidiyor arkadaşlar. mesleğinize sahip çıkın.
  • dünyanın en zor ve meşakkatli mesleklerinden biridir. tek bir projede mimar; harita mühendisi, jeoloji mühendisi, inşaat mühendisi, çevre mühendisi, makine mühendisi, elektrik mühendisi, peyzaj mimarı, iç mimar, meteoroloji mühendisliği gibi mesleklerle adapte çalışmalı. projede koordinatör genellikle mimar olur. yukarıdaki disiplinlerden biri bir hata yaşadı mı soluğu direkt mimarda alıyor. hata projelendirme aşamasında görüldü mü pek sıkıntı değil, lakin uygulamada çıktı mı, işte o zaman şenlik başlıyor. binlerce liralık zararlar çıkabiliyor.

    örneğin geçen gün nat geo'da cennet adası'nı yaratmak adlı programı izliyordum. orada bile dünya çapındaki milyonluk mimarlık firmaları büyük hatalar yapıyordu.

    mimar, meteoroloji mühendisinden gelen bilgileri iyi yorumlayamamış. yat limanını hakim rüzgarın geldiği yöne tasarlamış. proje ortalarında liman inşaa edilirken sert dalgaların günlerce bir türlü dinmediğinin farkına varıyorlar. meteoroloji mühendisinden gelen rapolar incelendiğinde yat limanı olmaması gereken en son yere tasarlanmış. mimar detayı gözden kaçırmış. limanın yeri değişecek ama zarar binlerce doları buluyor.

    benim de buna benzer askeriyede bir anım var.

    askeriyede yedek subayken bir şantiyede elektrik problemi çıktı. yeni yapılan binanın trafosu yanlış yere projelendirilmişti. inşaat bitimine doğru elektrik kabloları döşenecekken dışarıdan trafoya elektriği nasıl getireceklerini bilemediler.

    elektrik mühendisini çağırdılar, "neden tüm hattı burada topladın?" dediler. elektrik mühendisi de dedi ki; mimardan gelen arazinin vaziyet planında, 100 metre ötede ana trafo var. en mantıklı yer burası göründü." gel gör ki çevrede hiç ana trafo yok. en yakın ana trafo, karargahın 700 metre diğer tarafında var.

    mimarı çağırdılar. "birader çevrelerde hiç trafo yok. neden vaziyet planına bu trafoyu koydun?" o da dedi ki "bu vaziyet askeriyeden bize verildi. hiç eklenti çıkıntı yapmadık. tüm elektrik, kanalizasyon, su hattını vs.. bu vaziyete göre projelendirdik."

    mimara bu vaziyeti veren tsk memurunu buldular ve sordular; "bu vaziyeti nereden buldun?" o da dedi ki; "bu vaziyet planı uzun süredir bizde. buna eklenti ve çıkıntıları ancak karargahın tekniker çalışanları yapar."

    karargahın elektriğinden sorumlu teknikeri buldular. 20 yıldır tsk'da çalışıyor. ona da sordular. "gomutanım o trafo 70'lerden kalmaydı. bedaş 5 yıl önce geldi kaldırdı onu. yerine 700 metre ötede yenisini kurdular. haberiniz yok mu?"

    karargah komutanları düşündüler taşındılar, bir ihale uzmanına danıştılar. ihale uzmanı da dedi ki " tsk çalışanları bu değişikliği vaziyete işlememiş olabilir ama projelendirme ihalesini alan mimarlık firmasının projelendirme öncesi gelip vaziyet planını yerinde kontrol edip incelemesi gerekirdi."

    velhasıl kelam kabak yine mimarın başına patladı. yaklaşık 70 bin tl'lik zarar vardı. birbirilerini mahkemeye verdiler. 1 ay sonra terhis oldum. ne ettiler bilmiyorum.
  • (bkz: #98308546)
    aynı oda proje bedelleri gibi maaş tespiti de teoriktir, gerçek hayatta karşılığı yoktur.
    gerçek hayatta olan, mimarın "eğitilmek" üzere alınıp, teknik ressam olarak iliğinin sömürülüp iş bitince doğaya salınmasıdır.
    asgari mevkiden işe alınan mimar kurumsal bir firmada çalışmıyorsa hafta sonları da çalışır, akşamları da çalışır, eve iş de götürür, "arkadaşlar bu işin mutlaka yetişmesi gerekiyor mesaiye kalıyoruz" sözü ile akşam için söz verdiği arkadaşlarını arar, ben gelemiyorum der, ofiste yatıp kalkar.
    ben işe ilk başladığım dönemlerde kadının biri bana öyle bir ücret teklif etmişti ki yemek ve yol masrafımı çıkarınca değil geçinmek zarara giriyordum. o zamanlar işi gücü yerinde nişantaşı'nda ofisi olan bir mimardı ama adını bile hatırlamıyorum şimdi. ücret çok düşük dediğimde sigorta da yapmayacağını, işin böyle öğrenildiğini öne sürmüştü. (sgk'm olmadan daha iyi öğreniyorsam eğer) duyduğum kadarıyla düzen hala böyle.
  • göreceli olarak türkiye'nin en iyi fakültesinden aldığım diplomayla uygulama yetkinliğine sahip olduğum ama yap(a)madığım meslek.

    her nitelikli (tıp, ar-ge, şehir planlama, sosyal bilimler) ve para babalarına doğrudan maddi getiri sağlayamayan meslek gibi mimarlık da türkiye'de hakkıyla icra etmesi zor mesleklerdendir. bu tarz mesleklerin nitelikli şekilde yapılması için sermaye sahiplerinin de nitelikli olması ve yaptıkları yatırımın karşılığını alabilmek için sabretmeyi biliyor olmaları gerekmektedir.

    güzel ülkemizde iş yapma anlayışı çin'den 3 e mal alıp 5 e satmak veya distribütörlük kapıp üretmeden satış yapmak üzerine kuruludur. bu kafanın inşaat sektörüne yansıması ise "hemen bi proje çiziktirin, bizim rıfkı abiler ruhsat ve izin işlerini halletsin, bütün işleri 3 günde bitirip daire başı 10 milyon tl kar edelim, mimarlar ve mühendislere de sakın para vermeyelim" şeklinde olur.

    örnek bir iş ilanı paylaşmak gerekirse (kariyer sitelerinin birinden rastgele aldığım bir ilan, direkt copy-pastedir)

    pozisyon: ince işler şefi

    genel nitelikler ve iş tanımı:

    -şantiye tecrübesi yüksek olan
    -ince işlere ait tüm detayları hassas bir şekilde bilen denetkeyecek deneyimli
    -deneyimli mimari şef
    -ileri seviyede tasarım yapabilen ilgili programları bilen
    -animasyon ve görselleştirme render alabilen
    -plan değişiklikleri ve mimari mühendilik ofis ile koordinasyon
    -malzeme planlaması
    -taşeron seçimi
    -fiyat ve tekliflerin toparlanması
    -3dmax ve diğer mimari tasarım programlarını bilen photoshop konusunda ileri düzeyde tecrübeye sahip.(3 boyuta kaldırma, dış ve iç mekan modelleme konusunda çalışmalarını sunmak zorunludur)
    -seyahat özgürlüğü olan

    gördüğünüz gibi mimardan hem saha, hem ofis mimarı olması aynı zamanda da görselleştirme uzmanı olması bekleniyor. ince işler şefi sahada süper düzeyde photoshopu ne yapacak anlamasam da lojistik yönden de bir yönetici vasfı isteniyor kendisinden. umarım işe alacakları arkadaşa da 3-4 kişilik maaş verirler çünkü bu iş minimum 3-4 kişilik bir ekibin işi.

    bunun dışına çıkılacağı zaman da ya sağdan soldan gördüğü şeylere özenerek sizden "sıra-dışı" adı altında dünyanın en standart işlerini isteyen kişilerle uğraşırsınız ya da işi yabancı bir ofise kaptırırsınız. o yabancı ofisler gelir istediklerini yaparlar, deli gibi para alır giderler ama kimse size bu özgürlük ve imkanı vermez.

    maddi getiri olarak ise götürdüğünün yanında bedava çalışmaya hatta işverene para ödemeye denktir. babadan inşaatçı çevre sahibi olup, direkt ofis kuracak paranız yoksa cebinizin insan gibi para görmesi mesleğin 10. yılı civarına denk gelebilir. ondan sonra belki 20. veya 30. senenizi kutlarken ortalama-üstü bir yaşamınız olur.

    haftada 50 saat çizim yapıp 3000 tl almak insanlık değildir. günümüz türkiye şartlarında yeni mezun bir mimar en az 4500 tl ile işe başlamalı fakat bu parayı tecrübeliler bile alamıyor bazı ofislerde.

    mimarlık eğitimi zor ve güzeldir, iyi bir okuldaysanız size çok şey katar ama gidip enayi gibi mimar olmayın.
  • ön edit: aslında tüm yazdıklarımı özetleyen gerçek şu, ben bu bölümü tercih ederken başarı sıralaması iyi okullarda 8-13 bin arası değişirken, bugün 35 bin-50 bin arasında, ismi belli okullar bunlar. kontenjanı da boş kalan devlet üniversiteleri var. tercih edilmiyor özet olarak.

    mimarlık gerçekten insanları her anlamda geliştiren bir meslek. bu bölümü bitirip mimar olmak zorunda değil kimse fakat çok isteyip bu bölüme girenler de yapmak istiyor mimarlığı, benim gibi.

    öncelikle okullarda verilen eğitim genel olarak tasarımcı mimar yetiştirmek üzerine. bulunduğum iki okulda da gördüğüm şey bu, binanın ayakta kalmasını önemseme, tasarla. yönetmelik? boşver sen tasarımcısın. dünyayı değiştirme potansiyelin var kağıt üzerinde. sosyal hayata etkin, ekonomiye etkin var. yokmuş.

    iş bulabilen şanslı azınlıktaysan, asgari ücrete ya da azıcık üzerine başlarsın. mesai kavramı? plazada değilsen yok. her işin acele. sabahla, zaten alışıksın okul döneminden. sanatçı, tasarımcı da değilsin artık. tasarımı star mimar yapar, sen kesit çizersin. kesitler de hala autocad'den, biz benimseyemedik henüz bim kültürünü.

    ek mesai ödemesi falan, güldürmeyin insanı. sen önce bu kadar insanla, şu sürede bitmesi imkansız olan işi bitir, ne mesaisi? akşam yemeğinizi alıyoruz işte.

    tüm programları bil. ingilizce bil, ek olarak rusça bilirsen artı olur. şantiyeden de anlarsan ve ehliyetin varsa arada gider bakarsın bu arada. yeni mezunsan bilgisayar veremeyiz, zaten deneme süresindesin. maaş vermeyen yerler var yeni mezuna, ne bilgisayarı? kendi bilgisayarını getir birkaç ay, sonrasına bakarız.

    bunu biraz araştıran 3.sınıfta falan fark eder. mezun olmaya da gerek yok. ama meslek odaları, dernekler arada bir şaraplı şömine başı kokteylleri yapar, gözümüz boyanır. bir araya gelip mimarlığın geldiği noktadan bahsederiz akademisyenler ile, herkes başkasını suçlar. o akademisyenlerin kendi ofislerinde çalışanlarına verdiği maaşları ve çalışma şartlarını pek konuşmayız. star mimarlar ve akademisyenler hariç diyeceğiz.

    yarışmalar var bir de. yarışma kazanırsan kralsın bak. birkaç okul beğenir de seni arada seminere çağırır.

    evir çevir aynı şeylerden bahset. mimarlık multidisipliner bir alan de, gecekondu güzellemesi yap, doku falan de şarap içerken, nasıl havalısın.

    meslek odana aidatını eksik etme, düşerler peşine. onlar bir de her sene aralık ayında yeni mezun mimara verilecek asgari ücreti belirler. 3-5 senelik mimar almaz o ücreti.

    havalısındır toplum gözünde. tasarımcısındır, farklı düşünürsün. bugün? bugün önemin yok, mimarlık yapıyorum diyemezsin. şantiye şefi insanlar 4-5 bin alıyor bugün. gerçekten alıyorlar, şantiyenin en düşük maaşı şefte olabiliyor.

    bazen emek kavramı üzerine tartışmalar düzenliyoruz. bizimki emek değilmiş gibi konuşuyoruz. işçi olduğumuzu unutuyoruz ama örgütlü işçi sınıfından bahsediyoruz. bu da olabiliyor.

    tabi torpili olan bir ailedensen unut bu entryi. sana demedim.

    uzun lafın kısası, daha önce de yazılmış, bu memleketin mimara verecek parası kalmadı. verecek değeri de kalmadı. bu disiplini seçecek arkadaşlar, inanın bu memleketin en az 20 sene mimara ihtiyacı yok, bakın gerçekten en az. sayılar ortada. matematiğiniz fena değil. yurtdışına çıkışınız da çok kolay değil iş amaçlı. masterını yurtdışından yapanlar ülkeye dönerken, hiç kolay değil.

    yazmayın, gerçekten istemiyorsanız yazmayın. okumuş olayım diye okuyacaksanız, okumayın çünkü okuması gerçekten eziyet.

    işbu entry, çevremdeki mimarların ve şahsımın dertleri harmanlarak yazılmıştır.
  • tuhaf meslek.

    aralıksız çizim yapmaktan gözlerim kararmaya başladığında 21.30'u biraz geçmiş, 22'ye doğru sürükleniyordum. 19.15 zeynep'ini kaçırmıştım. oysa bugün hayatında yaptığı en büyük hatayı soracak ve tahminlerimle karşılaştıracaktım. eve geldikten sonra; kitap değiştirme oyunu sonucu taa kadıköylerden gelen kinyas ve kayra'ya başlayacak, 100 sayfa okumadan yatmayacaktım.

    başkalarının rahatı için tüm kas-sinir-iskelet sistemimi feda ettiğim herhangi bir çarşambaydı. ayağa kalktığımda kemiklerimin seslerini duydum, tüm gün konuşmadığım için ofisten çıkarken de tek kelime etmedim. konuşursam çığlık atacağımdan; çığlımı duyunca panikle camı çerçeveyi indireceğimden korktum. oysa şimdiye kadar cinnet geçirip vandallık yapmış değilim, kimseye karşı sesimi yükselttiğimi de ne gördüm ne duydum. her zaman uysal oldum, içine girdiğim komunitede göze batmamaya çalıştım. ne taviz verdim kendimden, ne de minnet ettim başkasına. adımı seçme gibi bir şans tanısalardı onur'u seçerdim.

    sağ elimi kaldırıp ofistekilere veda ettiğimde herkesten ve her şeyden iğreniyordum. kahve kokuyordum, öfkeliydim, kemiklerim acıyordu, çizmiş olduğum tek bir çizginin bile hesabını verecek kadar işimde iyiyken, omurgam benim kadar iyi değildi. gözlerim tüm gün tek bir noktaya odaklandığından azıcık sağa baksam acıyordu. insanlar rahat edecekti ya gerisi önemli değildi.

    beyaz lakeden karşılama bankosuna bakarken "ne kadar güzel bir tasarım" deyip ellerini süreceklerdi belki. işte o lakede kalacak parmak izini ve iğrenç yağlı ellerini gördüm desem yalan söylemiş olmam. on binlerce çizginin birbiri ile uyumunu kurgulamaktan ışığın gelişine, bilgisayarların nereye konması gerektiğinden sıra beklerken insanların nerelere oturursa daralmayacağına kadar ufak detayları düşününce, biraz yükselip büyük resme bakacak fırsat bulamadım. ofisten çıktım, muhtemelen soğuktu dışarısı. sanki hayatım bilgisayardaydı da, kısa bir süreliğine normal hayatta kalıp küçük bir paket alıp geri dönecektim.

    evime yürüdüğüm küçük azap yolumda, çaresizliği dibine kadar yaşadım. manası yoktu. yaptığım hiçbir şeyin, dünyadaki iyi niyetin hiçbir sike yaradığı yoktu. audi'de tasarımcı olmak bile, az önce yanımdan a3'üyle geçen benden küçük türbanlıyı gördüğüm zamanki öfkemi dindiremezdi. yeşil sermayenin nasıl bir umman olduğunu yazın tecrübe ettiğimden, dünyalıklarını nasıl da artırmak istediklerini bildiğimdendi bu öfke. ya da iki cümleyi biraraya getiremeyen öküzlerin, olmayan estetik anlayışlarıyla fikir sıçmalarına katlanmamın, zaten cebime girmeyen parayı kazandırmaktan başka bir anlamı yoktu. sesim çıksa çığlık olacaktı. elimi kaldırsam katil olacaktım.

    biraz sözlüğe girdim, sosyolojik tespitleri beyaz türklerle sınırlı olan büyük düşünür, doğru habitatı bulunca coşmuştu. herkesin tepki göstereceğine emin olduğu konuyu bulmuş oradan zıkkımlanıyordu. musalla taşında tanıdığı birisinin tabutuna bakarken aynı sosyolojik zekayı gösterip göstermeyeceğini merak ettim. sonra bu merak midemi bulandırdı. kendi işime döndüm. sonuçta, insanlara konforu sağlamalıydım; sosyoloji başkalarının işiydi. ben sadece fazla yorulmamanız, ayakta dikilmemeniz, kışın yağmur yağdığı zaman evinizin içinde büyük bir huzurla oturmanız, huzur fazla gelince provoke edip henüz ölmüş bir insanın omuzlarına basarak yükselmeye çalışmanız için doğru mekanlar tasarlamalıydım. o boyunuzdan büyük egolarınız için yüksek tavanlar yapmalıydım. görkemli evet.

    azap yolumda yürümeye devam ediyordum, mahallemizin itleri her zamanki gibi 3 gün önceki maça ilk on bir çıkartıyordu. birisi, bir kızla kesişmesini büyük bir başarı gibi anlatırken, kendisini dünyanın zirvesinde görüyordu. kafamı kaldırıp baktım.

    kafasında yer yer sarı boyalar bulunan, garip traşlı, garip pantolonlu, kendine güveni tam, o an yok olsa dünyanın hiçbir şey kaybetmeyeceği, profilden orospu çocuğu, sol çaprazdan dümbük gibi görünen biriydi. suratına baktım. eğer "ne baktın" dese, kafasından tutup suratını demir parmaklıklara geçirebilir, elmacık kemiklerini parçalayabilirdim. içimde, birden her şeyi mahvedecek vandal uyanıyordu. bir an önce başıma dert almadan eve girmeliydim. mide bulantım daha da fazla artmıştı. kötü niyetli insanlara katlanamıyordum. ara sıra adaleti ellerimle dağıtmak gibi garip bir his geliyor ama benim işim parası olanlara çizim yapmak. evet, en iğrencinden sarı olmalı zemin. dürüst olursam kıyısından bile geçemeyeceğim bir servetin beli silahlı hayvanları daha fazla zengin olsun, ülkemde daha fazla orospu çocuğu nemalansın diye, oturup bir şeyler çizmem, bu uğurda tüm organizmamı feda etmem lazım. bizim mesleğin kötü tarafı da bu işte.

    insanlar dışarıdan sanat yaptığımızı zannediyor. ama ekseriyetle parayı nereye harcayacağını bilmeyen beyinsizlere danışmanlık yapıyoruz. onların parasıyla, onların yerlerini; düşünseler elli senede bulamayacakları şekile sokarken, servetlerinden bir damlasını alıyoruz. daha dilimizin üstündeyken buharlaşıyor. işin parasında da değilim, hiçbir zaman para hırsım olmadı. yaptığım şeylerin bir işe yaradığını görmek istiyorum sadece. hayata tutunmamı sağlıyor. mükemmel bir yalıtım yapıp köy okullarındaki çocukların sınıflarında üşümemesini düşünmek bile kendime inancım artıyor. direniyorum.

    yine uzun bir yazı oldu. geçen birisi "uzatmasa" demiş. aslında kimsenin okuması çok da umurumda değil, sözlüğe olan sevgim insan parametresinden bağımsız. yazdıkça düşüncelerimi görebiliyor, ilerisi için yedek alıyorum. daha yarım saat önce midem ağzımda, kötü niyetli insanlara ağız dolusu sövüp dururken, şimdi kalıp savaşmam gerek diye düşünüyorum.

    yazmak iyi geliyor, ki iyi yazdığımı da düşünmüyorum. ama niyetim iyi. gizli kemalist sol beyaz türk değilim. sadece insanım. insanları yaftalayan, ayıran, tanımlayan tüm beyinlere de sokayım. kendi beynim de dahil.

    likeinme edit mix: "hem yafta diyorsun, hem de audi a3 sürene direk türbanlı diyerek çelişkili duruma düşüyorsun." aslında, anlatmak istediğimi anlatamayıp entryi sildiğimde dün bitmek üzereydi. evet çelişkiliyim, kafamda çelişkiler tanrısı var bir tane. garip giyimli, kendisini dünyanın merkezinde zanneden mahalle itine de orospu çocuğu demişim mesela. belinde silah olan estetik cahiline de öküz. bunlar da yafta. bunları da aştığım zaman, pişeceğim biraz daha.

    ama rüyamda proje çizerken, birden uyanıp "ulan bu kadar emek boşa gitmesin, bari gerçek hayatta çizeyim" noktasındayım an itibariyle. birden yataktan fırlayıp çizim dosyasını açtım. sabaha daha var. neyse şiirle bitirelim, bu saatte çizim yapanlara gelsin.

    çizerim pafta pafta
    hiç de sevmem ben yafta
    kimseler karışmazsa
    yataktan çıkmam bir hafta.

    her gün kahve kokarım
    bu alemi yakarım
    gençlik elden gidiyor
    mimarlığa çakarım.

    hiç de sevmem otoket
    bu iş de biter elbet
    güzel günler gelecek
    gerisini siktir et.

    mies derler namıma
    koyayım mimarlığın amına
    gözlerim görmez oldu
    ben çıkarım samsuna
  • "uluslararasi kirtasiyecileri koruma ve gelistirme dernegi" tarafindan kurulduguna inandigim meslek.
  • türkiye'de mimar sayısı 58bin, üniversitelerdeki mimarlık bölümlerinde okuyan öğrenci sayısı 30binden fazla.

    toplamda 120den fazla mimarlık fakültesi var. yeni açılan üniversitelere bakın, hepsinde mimarlık fakültesi banko mevcut çünkü açmak kolay. laboratuvar ihtiyacı yok, büyük sınıflar ve çizim masaları yeterli. kadroyu da piyasada çalışan mimarlarla part time doldur tamam bu iş.

    yeni mezun mimar odtü, msü, itü mezunu bile olsa mimar olması için en az 6-7 yıl adam gibi biyerlerde çalışması lazım. yeni mezun mimar mevcut bilgisiyle anca ofiste çay demleyebilir.

    mezun olan çoğu mimarın 6-7 yıl çalışsa bile hiç bir baltaya sap olamayacagindan bahsetmiyorum bile. alttan gelen jenerasyonlar o kadar boktan ki, adam yirmi yaşında hayatın anlamını çözdüğünü sanıyor ama boş ve vasıfsızin önde gideni. en kötüsü de bunun farkında değil. ego göklerde, öğrenmeye kapalı, "ders almam, veririm" modunda.

    bu meslek freni patlak kamyon gibi uçuruma gidiyor. nedenine giremeyecegim, nedeni neyse ne. yakında bir gecede çıkacak kararname ile ne fsek ne imza ne de başka bişey kalmazsa şaşırmam.
  • öğrenciler için söylüyorum. mühendis bir tasarıma olmaz diyorsa beceremediği içindir. gidin adam gibi bir mühendisle çalışın.

    (bkz: zaha hadid)

    (bkz: frank gehry)
  • eğitim süresi kesinlikle uzatılması gereken disiplin.

    son bir sene, sadece sabır teknikleri ve estetik yoksunu mal sahiplerine katlanabilmek ile ilgili olan dersler konulmalı ki, iş hayatında zorluk yaşamayalım, ya sabır çeke çeke mevlana olmayalım.

    hatta, yüksek lisans programı bile olur. ilk sene, abuk insanların subuk isteklerini yatıştırma ve karşılama; ikinci sene, menopoza girmiş, kendini imparatoriçe zanneden patron mimarları sakinleştirme ve çalışanlardan soyutlama.

    dünyanın en güzel mesleği olsa da, için işine insan girdiği zaman tadı kaçıyor. ulan zaten yapmışım istediğin motifleri dört bir yana, çintemani dedin döşedik, eski istanbul tabloları dedin yaptık, eskitilmiş ahşap dedin eskittik, zincirle lamba sarksın dedin sarkıttık. bu tüm motifleri altın rengine boyamak nedir yahu? tüm tavan metal, sandalyelerin arkasındaki desenler desen keza. modelde bile ışıl ışıl oldu ortalık, güneş gözlüğü taktım ancak bakabiliyorum ekrana. gerçekte, restoranta girenlere kaynak gözlüğü mü vereceksiniz? hadi estetik duygunuz hiç gelişmemiş, sağ duyudan da mı yoksunsunuz, nedir anlamadım ki?

    bu geçmişe duyulan özlem, o oymalı kakmalı varaklı kürekli döneme duyulan aşk nedir de, tüm ülke olarak kurtulamadık anlamıyorum. adam yeni bina yapar, alçıdan tapınak girişi gibi kapı yapar. okul yapar, girişine sütun diker. genel müdürlük binası yapar, kapısına alçıdan aslan koyar. en zengininden en yoksuluna alçı sevdası almış başını gitmiş. geçen sene sulukule taraflarına ödev yapmaya gittiğimde, derme çatma bir evin bahçesinde alçıdan kuğu gördüğümden beri, hayvan sevgisi olmayan bir ülkenin, neden alçı hayvanlara bu kadar bayıldığını bir türlü anlamıyorum.

    içinde insan olmadığı vakit, yapması en zevkli meslektir ama. tavsiyem tanrıya çalışın. güzel para ve huzur var o işte. miletli isidoros ve aydın'lı anthemios 1500 sene önce ayasofya'nın yapımında onbinlerce işçi çalıştırmış, imparatorluğun tüm servetini bitirmiştir. mermer sütunları kuzey afrika'dan getirmişler, o sütunları köleler vasıtasıyla şantiye alanına taşıtmışlardır. zerre maliyet hesabı, excel çizelgesi yok. işveren, sürekli fikir belirtip projeyi de değiştirmiyor. şurası altın varak olsun, şöyle spotlar patlatalım diye abuk subuk önerisi de yok. içine giren, bana tapsın yeter diyor.

    iş, tanrıdan insan boyutuna indiğinde problemler de başlıyor zaten. çünkü insan, boş konuşma yetisine sahip tek canlıdır. kanımca, evrendeki en sikko türdür. kendisini önemseyip, kolpa krallığının hükümdarı zannetmesi ve bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmasıyla, saat daha öğlen 12'ye varmadan beni çıldırtandır. hazır ol insan, bir sonraki entrym sana. delirttin beni.
hesabın var mı? giriş yap