şükela:  tümü | bugün
  • kizaran yaprak mahallesi, sarabi eskiyalar sokak 68 numarada konuslanmasi olasi kahve...
  • brecht: luim senin talebe etien avrupa birliğine sağda solda övgüler düzüyormuş diyorlar?

    althusser: abi bırak o rezilden bahsetme bana. ben daha ölmemişken hakkımda ölmüşüm gibi makaleler yazdığını unutmadım daha.

    brecht: ama senin rahle-i tedrisinden geçenlerin çoğunun daha sonra marksizmden kopması tesadüf olmayabilir diyorlar. valla ben söyleyenlerin yalancısıyım.

    althusser: abi sus, bi sus, seni de boğacağım o olacak!
  • sahne 8:

    poulantzas (ernesto'ya): kim soktu bunları içeri?

    ernesto: kimi abi?

    poulantzas (foucault ve deleuze'ü işaret ederek): aha şu ikisini. söyle o karl dayı'ya, burası müteveffa komünistler kahvesi mi '68 mağlubu radikaller kahvesi mi bilelim!

    e.p.thompson (lafa karışır): bırak dursunlar nikos durdukları yerde. ne zararları var adamların?

    poulantzas: bırak baba ya... sen de sonradan çevreci filan oldun ondan koruyorsun onları.

    e.p.thompson: hele biraz bekle. biraz daha vakit geçsin diğer tarafta. bak beni zamanında kültürelci öznelci diye eleştiren stuart gitti kültürelcinin allahı oldu. sabırlı olmak lazım.

    poulantzas (bir şey söyleyecekmiş gibi olur, vazgeçer): ....

    e.p.thompson (kendi kendine): burada vakitten çok neyimiz var ki...
  • vefat eden komunistlerin gittigi yer. fidel castro* da olup de buraya gelince, misyonu tamamlandigi icin kapanmasi gereken olusum.
  • kapıda foucault, deleuze önde olmak üzere fransızlar belirir...

    stalin odunla koşar: "vay ipne!?"

    althusser durdurur. "nietzsche'nin kahvesinden bunlar." der. "hem tanırım bunları, bizim okulun çocuğu şu kel olan"

    kahve karışır. stalin, bakunin tarafından zar zor durdurulur. lenin stalin'in kabalığından dert yanar. troçki de sinirli tavırlarla gözlüğüyle oynar, sakalını çekiştirir. araya girerler.

    bu arada stirner ile foucault tartışmaktadır. foucault ona "burada olmaması gerektiğini" söyler. stirner her ne kadar bakunin'in peşine takılarak geldiyse de kendisiyle çelişmemek adına orada olmanın öz seçimi olduğunu söyler. artık sakinleşmiş kavgadan ayrılan bakunin de tartışmaya katılarak nietzsche'nin kahvesinde çalan john cage in rezalet olduğunu ve ortamda ulu orta zen budizm ile ilgilenilmesinin utanç verici olduğunu ekler.

    marx bu kavgadan bir uzlaşma çıkabileceğini düşünür, çünkü herşey gayet iyi belirlenmiştir. gözucuyla deleuze ile selamlaşır. selamı kabul eden deleuze, bir yandan, emekliler kahvesinde kös kös oturan arkadaşları hume ve bergson'u düşünmektedir.

    nietzsche de kahvesini terk etmiş ve neler döndüğünü merak edip gelmiştir. bara yaklaşır. bir scotch ister. barmen ona alaycı bir tavırla "scotch"larının olmadığını söyler. ancak nietzsche barmenin etkileyici olmaktan uzak alaycı tavrını kaale almaz ve dönerek sessizce önünde olanı biteni izlemeye başlar.

    bu sırada derrida namlı bir fransız marx'a yanaşarak konuşmak istediğini söylemiştir. ikisi tartışmaya başlarlar. araya lyotard, baudrillard gibi isimler girerler ve tartışma büyür. özellikle anlam üzerine olan kısım o kadar uzun sürer ki herkes sıkılır. sonra herkes susar.

    nietzche birden sinirlenerek kendini dışarıya atar. diğerleri de vakit kaybetmeden peşine düşer.

    "bir alman'ın ardından bu kadar fransız'ın gitmesi saçma" der marx. engels yanıtlar: "boşver almanların kendisi gitse daha sakat. o yoldan gidince yanlış anlayabiliyorlar birşeyleri. bu arada bara neden scotch koydurmuyoruz hakkaten?"
  • einstein: pardon, yaşlandık malum, kafa eskisi gibi ışık hızında işlemiyor. bir karışıklık olmuş, ben matematik konusunda bergson'a verecektim ayarı ama size vermişim.

    deleuze: önemli değil, ben de bergsoncu değilim zaten. aramızda sadece ters ilişki mevcut, bergsonism'in önsüzünü okuyan bilir.

    einstein: umarım benim de arkama geçmezsiniz.

    deleuze: benden önce geçenler olmuş be albert'im.
  • negri ölmüştür ama hala bir köşede, marx ve foucault'u uzlaştırmaya çalışmaktadır.

    foucault: uzlaştırma çabanız gereksiz.
    negri: bir dakka abi yanlış anlama olmasın, kırmayın birbirinizi bak aynı mahallenin çocuğuyuz.
    foucault: kırılma falan yok kardeşim, zorlama.
    marx: ya sen çıksana aradan.
    negri: aman hocam saygımdan dolayı.
    marx: yahu biz kavga etmiyoruz, yanlış anlamışsın sen. hem şu arkandaki kim?
    hardt: abi selam.
  • bir köşede paul mattick, karl korsch, anton pannekoek ve amadeo bordiga briç oynamaktadırlar. lenin, müstehzi bir gülümsemeyle yanlarına yaklaşır:

    lenin: ooo, kimleri görüyorum, ne işiniz var lan sizin burda?

    korsch: niyeymiş o? biz senden daha çok buraya ait sayılırız.

    lenin: yok, o bakımdan demedim, burası kahve ne de olsa, onsekiz yaşından küçükler giremezler, siz o kadar büyüdünüz mü?

    bordiga: başka işin yok mu senin allasen?

    lenin: ne bileyim, son gördüğümde hala çocukluk hastalıklarıyla boğuşuyordunuz, şu kimlikleri göreyim hele...

    mattick: git işine yaaa, 2 sanzatu.

    lenin: bir de, bu ultra-sol lafını siz mi buldunuz, yoksa başkaları mı taktı? hani ne bileyim, deterjan markasına benziyor da..

    korsch: uzaklaş, uzaklaş..

    karl dayı: ya vladimir, gel iki el tavla atalım, uğraşma şu çocuklarla..

    korsch: ee, dayı, sen de bunu diyorsan yani..

    karl dayı: oğlum che, dört ıhlamur ver arkadaşlara, limonu da eksik etme, hasta filan olmasınlar...

    korsch: ohoo, biz kime ne diyoruz ki burda..

    pannekoek: insanın ismi çıkmayagörsün..

    mattick: ya o değil de, aradan bunca zaman geçmiş, söylediğimiz bir çok şey doğru çıkmış, hala daşşakoğlanı muamelesi görüyoruz ona yanarım..

    pannekoek: dedim ya, ismimiz çıkmış bir kere..

    che: (ıhlamurları getirir) oo, siz yatın kalkın halinize şükredin, kautsky bu adam yüzünden kahveye uğramaz oldu. ne zaman gelse sağdan soldan binbir türlü laf yiyor, adamcağız "ben okeye dönüyorum" dese etraftan hemen "tabi, tabi, bilmez miyiz" diye laf atmalar.. en sonunda pes etti, haftada bir geliyor artık..

    bordiga: 3 kör. ulan ne çatal dili varmış bu tatarın yahu..

    che: neyse ki o da, dühring'e bakıp teselli buluyor. o, hepten çıldırdı, artık kendini "merhaba, ben dühring, anti-dühring" diye tanıtıyor.

    mattick: yok artık..

    che: valla, geçenlerde bizim dayının damadına rastlamış, o da biliyorsunuz, lafını tutamayan biridir, o yüzden bir keresinde dayı sopayla kovaladı bunu kahveden, neyse, dühring kendini bu şekilde tanıtınca "tamam, hatırladım, alman istihbaratından değil mi?" diye sormuş, adam çileden çıktı, o gün bugün ortalarda yok. hegel'e dert yanmaya gitmiş diyorlar..

    korsch: hah, tam adamını bulmuş..

    che: o da şu dünyayı ters-düz etme mevzusundan şikayetçi, geçen gün geldi bizim dayıya, "ulan bunca kitap yazdım, felsefeyi bitirdim, ama şu seninkilerden biriyle ne zaman karşılaşsam, 'abi, iyi güzel düşünüyorsun, konuşuyorsun da, gözlerde bir problem var sanki' diye dalga geçmiyorlar mı, çok ağırıma gidiyor, şu tayfana bir şey söyle de yapmasınlar" diye rica etti. dayının da ters tarafına geldi, "beter ol!" diye kahveden attı adamı.

    pannekoek: dedim ya, insanın ismi çıkmasın..

    che: abi, senin soyadın pancake manasına geliyordu, di mi?
  • lenin: ya bak, almayın şu adamı içeri dedim kaç kere size.. zar tutuyo bu..
    kautsky: zar tutma hakkımı engelleyemezsiniz, demokrasi düşmanları sizi!
    einstein: git olm git, atomlarını parçalarlar senin bu kavede, kaç (dil çıkarır)
    lenin : ben zaten aleksandra'yla kız tavlası oynicam şimdi..
    aleksandra kollantay: bak seni mars etmek zorunda bırakma beni lenin yoldaş!
    rosa luxemburg: boşver aleksandra gel biz normal tavla oynayalım.. (zarı avcunda çalkalayarak) vardım varım varolacağım!
    emma goldman: oh be nihayet gelebildim.. ya bu kavede neden müzik yok ya, dansetmek istiyorum ben.
    stalin: otur oturduğun yerde, ne dansıymış o?
    karl marks: mahir, stalin abine kapıyı göster evladım..
    mahir çayan: ya nasıl olur dayı, ben yapamam, ne de olsa büyüğümüzdür..
    clara zetkin: geldim, tavlanın olduğu yerde savaşmak istiyorum..
    castro: bi dur, nefesini dinlendir bacım..
    leyla halid: ya iki dakkalığına ölüp kafamı dinlemeye geldim burada da rahat yok, yüzüğümdeki mermi seğirmeye başladı bak.. gidiyorum ben, hadi eyvallah..