şükela:  tümü | bugün
  • the kerrang dergisinin "100 albums you must hear before you die" listesinde 17 numarada yer alan nine inch nails albümüdür. benim gönlümde iki numaradır bir numarada the downward spiral'dır
  • nine inch nails'ın 1989 tarihli -ekşi sözlükte başlığı pek ilgi görmemiş- ilk albümü. synth-pop, industrial dance, electronic rock gibi türlerle içli dışlı olan albüm nine ınch nails denilince akla gelen sounddan epey farklı bir tarz içeriyor.

    benim için önemi ise cd formatında satın aldığım ilk albüm olması ve o zamanlar (1999) dar olan müzik anlayışımı genişleten ilk albümlerden biri olmasıdır.

    madem başlıkta pek birşey yok, benim albümle tanışma hikayem olsun;

    hayatımın megadeth, metallica ve slayer'dan ibaret olduğu lise yıllarımda keşfettim albümü. saydığım gruplardan başka grup dinlemenin aklıma bile gelmediği, tüm gün oturup megadeth mi daha iyi metallica mı diye düşündüğüm zamanlardı. elektronik müzik, pop müzik filan ise ergen cahilliğiyle bana küfür gibi gelirdi.

    yeni yeni başka gruplar keşfetmeye başladığım zamanlarda (çok büyük bir açılım yok, gruplar anthrax, testament filan) bir arkadaşım bana nine inch nails - the fragile kaseti hediye etti. (evde henüz cd çalan bir müzik seti yok; kaset ve walkmen asıl müzik dinleme aygıtları. bilgisayar ise eve yeni yeni gelmiş ama ne işe yaradığı biraz muamma, kapatırken üzerine muşamba filan seriyoruz...) tabi o zamanlar internet çok yaygın değil, google'a nine inch nails yazıp trent reznor'un amcasının oğluna kadar fikir edinemiyoruz. blue jean dergisinde ya da benzer diğer dergilerde ne görüyorsak bilgimiz o kadar. ben de bütün bilgisizliğimle kaseti walkmenime takıyorum. bakalım metallica filan kadar iyi mi bu garip isimli grup düşüncesiyle. şansıma ilk parça somewhat damaged'ın mekanik davulları ve elektronik altyapısı karşılıyor beni. elektronik filan diye dudak bile bükemiyorum çünkü thrash gruplarında hiç duymadığım o endüstriyel öfke beni avucuna alıyor. adeta aklımı kaybediyorum. dinlemeyen varsa kendisini şöyle alalım;

    somewhat damaged

    tekrar eden ama bir yandan git gide yükselen gerilimli bir ses duvarı. alışık olmadığım tarzda sesi olan bir adam önce sakin sakin sonra çığlıklar atarak şarkı söylüyor. dave mustaine'in hırıltıları ve james hetfield'ın kükreyişinden ne kadar farklı. albümün geneli bu kadar sert olmasa da ve o zamanlar için benim anlamadığım dolayısıyla sevmediğim bir dolu şarkı olsa da, dinlediğim herşeyden farklı olan nine inch nails'ın hastası oluyorum. tabi bundan kasıt sadece the fragile albümü çünkü o zamanlar "google + download nine inch nails discography" gibi bir seçenek yok. varsa da ben bilmiyorum.

    zaman içinde eve cd çalabilen bir müzik seti geliyor. çok hevesliyim çünkü cd formatı, çalışma masasının üzeri nizami şekilde dizilmiş kasetlerden oluşan bir lise öğrencisi için çok değişik bir şey. ilk fırsatta bir müzik dükkanına gidiyorum ilk cd'mi almak için. gelecekte bütün kasetleri satıp hepsinin cdlerini alacağımdan habersiz bir şekilde bende kaseti olmayan bir albüm almak istiyorum. ama ayılıp bayıldığım tüm thrash gruplarının kasetlerini çoktan toplamışım. ne alacağım diye cdleri kurcalarken nine inch nails cd'leri çarpıyor gözüme. rafta iki cd var. birisi 1994*, diğeri 1989* tarihli. akıllı telefonumu çıkartıp spotify'dan albümleri dinlemeye... tabi ki öyle bir seçenek yok. kapaklarına bakıyorum birisi sarı*, diğeri mavili, gizemli*... o zamana kadar dinlediğim gruplardan şunu öğrenmişim; eski olan albümler daha serttir, daha iyidir. (bknz. megadeth, metallica vs) o zaman daha sert olanı budur diye pretty hate machine'i kapıp gidiyorum eve. mantığıma göre the fragile 1999 albümü olmasına rağmen sert soundlu şarkılar içeriyorsa (somewhat damaged, we're in this together, no you don't, underneath it all gibi) bu albümün müzik setini havaya uçurması lazım.

    cd'yi müziksetine takıyorum, kafamda somewhat damaged yankılanırken head like a hole'un garip girişi başlıyor, ardından ritmik drum machine, evet her an sert, endüstriyel gitarlar girebilir... girmiyor, allahım bu nasıl bir hayal kırıklığı? albüm elektronik pop-rock tadında gidiyor ve harcadığım paraya üzülerek müzik setine boş boş bakıyorum. ben ki the fragile'ın bile önemli kısmını anlamamışken, bu albümü ilk dinleyişimle yaşadığım hayalkırıklığını anlatamam. nakaratta giren zayıf cızırtılı gitarlar filan nasıl üzüyor beni. hadi ilk parçayı atlayayım diyorum ama gerisi de çok farklı değil albümün.

    head like a hole

    tabi o zamanlar albümü beğenmediysen mp3 klasöründen sil başka bir şey indir mantığı yok. (iyi ki de yok) zaten değerli olan kasetin 2-3 katı para vermişim çalışmayan bir lise öğrencisi olarak, bir kenara atamıyorum albümü, mecburen uzun uzun dinleyeceğim. ki aldığım kasetleri bozana kadar dinleme alışkanlığım var, cd'yi bir kere de bırakır mıyım? zaten başka seçeneğim de yok, bu haftalık harçlığımın önemli kısmını yemiş cd. başlıyorum tekrar tekrar dinlemeye. hmm, şu sanctified'in nakaratındaki ani ve sert vuruşlar ilginç aslında. down in it'in sonunda vokal yine kendini kaybetmiş, çığlık atarak şarkı söylüyor. something i can never have dinlediğim metal balladlarından ne kadar da farklı ve güzel, sin'in elektronik melodisindeki gerilim ne kadar çarpıcı... anadolu lisesi ingilizcemle oturup şarkı sözlerini çeviriyorum ve aslında dinlediğim şey çok güzel lan... küçük küçük şeylere sarılırken birden bakıyorum ki bu albüm bir hazine.

    albüm, ergen metalcilik anlayışımın dar bir alana saplanmaktan kurtuluşunun ilk adımı oluyor. sonra gelsin tori amos gitsin massive attack, björk, lene marlin vs. artık daha geniş bir yelpazede müzik dinlemeye başlıyorum. (tori amos'u nasıl bulduğum ise oldukça basit, trent reznor fanboyu olmuşken dergilerde tori amos ile düetini görüyorum, bu kadın kimmiş ki sorusu doğacak büyük bir sevginin hikayesini başlatıyor. oysa düet yine hayal kırıklığı, trent reznor neredeyse fısıldıyarak söylüyor. (bkz: past the mission))

    tabi metale de son veriyorum anlamı çıkmasın yazıdan, metalde de thrash metal kalıbından çıkıp ne gördüysem dinlemeye başlıyorum. önce endüstriyel metal ile başlayan açılımım death, doom, black vs derken türler arası hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye? boyutuna ulaşıyor.

    işte bütün müzikal yolculuğumun ilk adımı pretty hate machine ile başlıyor. sabah sabah şu başlığa bakıp uzun uzun bu albüm hakkında yazılanları okumak istemiştim. 2'si tori amos'un bu albüme yaptığı göndermeyi içeren 8 minik entry görünce uzun uzun birşeyler yazmak istedim. buraya kadar geldiyseniz ne mutlu bana.
  • (bkz: tori amos)

    "...made my own pretty hate machine"*
  • yamaha dx7'nin dünyaya en büyük hediyesi olan, sorunsuz parçaların oluşturduğu albüm.
  • trent ten gelen habere göre 22 kasım da re-issue su çıkacak olan albüm. tabikide remastere edilip daha modern sound la çıkacak.

    http://www.nin.com/?id=99305
  • re-issue ile birlikte şöyle güzel bir site de yapılmıştır. sitede phm döneminden konserler, röportajlar mevcut
  • şarkı listesi aşağıdaki gibi olan 1989 çıkışlı nine inch nails albümü

    1. "head like a hole"
    2. "terrible lie"
    3. "down in it"
    4. "sanctified"
    5. "something i can never have"
    6. "kinda i want to"
    7. "sin"
    8. "that's what i get"
    9. "the only time"
    10. "ringfinger"
  • caught a lite sneeze, dreamed a little dream, made my own pretty hate machine....
    tori amos söyleyince bambaşka bir anlam kazanan söz...
  • nine inch nails'ın ilk tam albümü. nam-ı diğer halo two. trent reznor albümü bir tane tr-808 (bkz: drum machine) üzerine inşa etmiş gibi gelmiştir bana, tr serisinin başka bir modeli de olabilir tabii ki. vakti zamanında gaza gelip ev yapımı bir pretty hate machine dizaynını t-shirte bastırmama vesile olmuş güzel bir albümdür.