şükela:  tümü | bugün
  • ingilizlerden pek hazzetmeyen frenk sair gérard de nerval'in gercekustu seyahat kitabi. yky tarafindan dogu'da seyahat olarak cevrilmistir. oyku akici ve zariftir.

    (bkz: doguda seyahat)

    (bkz: ibn i battuta)
  • bu kitabın türkiye bölümü refik özdek tarafından türkçeye çevrilmiş, boğaziçi yayınları tarafından 1974 yılında "muhteşem istanbul" adıyla yayınlanmıştır.
  • istanbul'a dair kıyıda köşede kalmış harika detaylardan da bahseden güzel kitap. içerisinde hz. süleyman ve saba melikesi'nin öyküsünün genişçe anlatıldığı bir temaşadan bahseder. buradaki tasvir ve anlatım çok keyif verir okuyana.
  • muhteşem bir gezi kitabı..
    19. yüzyıl'da çok ilginçtir ki seyyah olmasına rağmen alçakgönüllü kalmayı başarabilmiş nerval isimli bir şair istanbul'a kadar geliyor..
    nerval'in ilk eseri oluyor tuttuğu notlardan oluşan bu kitap..
    kazım taşkent klasikleri gibi titiz bir dizide kendine yer buluyor..
    son 200 yılın epik çalışmalarından biri..
    bu denli az ilgi görmesi ise okurun kolaycılığından orası kesin..

    "lan ne güzel küçük prens, kürk mantolu takılıyoruz şurada kapa çeneni!" isyanı en çok bu kitaba olan ilgisizlikte anlam buluyor..
  • gerard de nerval'in 1851'de basılan doğu gezisi kitabı. doğu'da seyahat adıyla yky'dan selahattin hilav çevirisiyle basılmış. farkettiğim kadarı ve hakkındaki yorumlara genelde paralel olarak; nerval'inki biraz doğu kültüründeki gevşekliği, akışkanlığı, ona göre belirsizliği sevme ve bunu fantezilerini, romantizmini ayaklandırıcı olarak kullanmak. gördüklerini yorumlaması bir yana, ona söylenenleri yazdığı hale getirmek üzere hayal etmiş, abartmış olabilir. ne de olsa oryantalist olmaktan kurtulamaz, ama batıda gördüğü hayalsizliği, kuruluğu sevmezlikten ötürü doğuya çok empatik, ilgili ve aralarına karışmak isteyerek bakmış. bazı gözlemleri, yazdıktan sonraki 200 yıla yaklaşan süreye, zamana sanki direniyor, tutarlı.

    "ingiliz şoseleri, makadamlar, ahşap yol döşemeleri, yorgan gibi yumuşak kaldırımlar sunuldu onlara; ama onlar, arabaları zıplatmak için bulabilecekleri her şeyi, çakıltaşlarını, molozları seviyorlar!" gerard de nerval - voyage en orient

    "tumturaklı ve boğazdan gelen diyalogları, mısraların anlamını kavramamı güçleştiriyordu; oysa bunları anlayacak kadar bilgim vardı; üstelik yunanlılar, eta'yı i gibi, theta'yı z gibi, beta'yı v gibi, üpsilon'u da y gibi telaffuz ediyorlardı. antik telaffuz olmalıydı bu, ama üniversitede bize başka türlü öğretiyorlardı." agy

    "ne var ki, sokağın üstünde çıkıntı yapan, pencere gibi kullanılan ve tuhaf biçimde iyi bir işçiliğin ürünü olan ahşap cumbalar, yani muşarabiler*, aydınlanmakta; onlardan sızan ışık, yoldan geçenlerin önünü görmesini sağlamıyor; üstelik, karartma saati yaklaşıyor; herkes eline bir fener alıyor ve sokaklarda, avrupalılardan ve devriye gezen askerlerden başkasına pek rastlanmıyor." agy

    "iyi ki, maşlah denen ve insanı omuzlardan ayaklara kadar örten deve tüyünden yapılmış harmaniyelerden bir tane satın almıştım; zaten iyice uzamış sakalımla ve başıma sardığım büyük örtüyle, tebdili kıyafetim tamamlanmıştı." agy

    "eski çağlarda sırlara ermiş olanların en yüce erdemi sabırlı olmaktı. niçin hemen geçip gidelim buradan?" agy

    "tayyib kelimesi yer yer şu anlamlara gelir: çok iyi ya da işler yolunda ya da bu mükemmel ya da emrinizdeyim. tonlama ve jestler de buna sayısız ince fark katar tabii." agy

    "bizde, erkekler birlikte, kadınlar da birlikte yaşar, her yerde sükûnetin olması için de bundan başka çare yoktur. (...) kadınlarla birlikte yaşamak, erkeği açgözlü, bencil ve gaddar yapar; aramızdaki kardeşliği ve yardımseverliği yıkar; kavgalara, haksızlıklara ve zorbalığa neden olur." agy

    "marsilya'nın adını fransa ile birlikte yazmıyorum, çünkü levant ülkelerinde, marsilyalıların ayrı bir millet oluşturduğu çok geçmeden fark edildi; ayrıca bunu da, iyi anlamda söylüyorum." agy

    "kadınlar yoldan geçen öteki insanlardan daha ağır işittikleri ya da daha kalın kafalı oldukları için, eşekçi durmadan şöyle bağırıyor: "la bent! (hey! kadın!)" ve bunu, erkek cinsinin üstünlüğünü iyice hissettiren buyurgan bir tonla söylüyor." agy

    "- kadınlara fazla iltifat, sert şekilde yasaklanmıştır kahire'de; ama, aşk hiçbir yerde yasaklanmış değildir. yürütüşüyle, endamıyla, giysisini kıvrımlandıran zerafetiyle, peçesinde ya da başlığındaki sıradışı bir şeyle, gençliği ya da hoşa gitme isteğini açığa vuran bir kadın gördünüz diyelim. sadece izleyin onu ve eğer, kalabalığın farkına varmadığına inandığı an yüzünüze bakarsa, evinizin yolunu tutun; arkanızdan gelecektir o kadın. kadın konusunda, kendisinden başka hiç kimseye inanmamalı insan. tercümanlar sizi yanlış yollara yöneltirler. kendinizin tehlikeyi üstlenmeniz daha sağlam bir yoldur." agy

    "ama beyrut ipeklililerini, nakışlı şam kumaşlarını, bursa mandille'lerini beğenmiyorlardı, satıcılar ne kadar uğraşsalar da... (...) benim bu kıkırdayıp duran güzellerim, ille de konstantinopolis kumaşları istiyordu. çünkü kahire'ye modayı aktaran konstantinopolis. berbat muslin kumaşlar gösteriliyordu onlara, "istanbul'dan bu!" diye avaz avaz bağrılarak. kadınlar, hayranlık çığlıkları attılar bunun üzerine. evet, her yerde aynıdır kadınlar." agy

    "albert dürer'in düşlere dalmış meleğinin alnına donuk ışıklar döken hüznün kara güneşi, almanya'nın soğuk bir manzarası içinde ren'in kıyılarında olduğu gibi, kimi zaman nil'in ışıklı ovalarında da yükselir. üstelik sis olmadığı halde, tozun, doğu'daki bir günün aydınlığına hüzünlü bir örtü örttüğünü de söylemek zorundayım." agy

    "ne var ki, tartı sistemini ve sonuçta bana her yemeği aşağı yukarı on kuruşa mal eden hazırlama tarzını anlamış değilim; buna, mutlaka yapılması gereken garnitürleri eklemek gerekir. bunlardan biri, ıspanağa benzeyen melukia*, öteki bizim avrupa sebzelerine hiç benzemeyen bamya." agy

    "lord byron, deneyimlerinin sonucu olarak, bir dili öğrenmenin en iyi yolunun, bir kadınla belli bir süre yaşamak olduğuna söylüyordu." agy

    "köle "ayua*!" diye cevap verdi. bu olumlu cevabından sonra bir avrupalı kadın gibi giyinmekten çok memnun olacağını söyledi." agy

    [öğrenmek istediğiniz kelime, her tür itiraz ve olumsuzlamayı dile getiren korkunç bir kelimedir: 'mafiş!'] agy

    "rahiplerin prensinin adı kater'di ve bu ad etkilerin efendisi anlamına geliyordu. ondan sonra gelen her rahibin, faruis (zühal), ve ruhauis (müşteri) gibi hizmet etmesi gereken bir yıldız vardı." agy

    "üzerinde nicelik kerteleri belirtilmiş ve bir zamanlar serapis'e adanmış olan bir sütunun derin bir havuza daldırılmış olduğu ve bu sütunun her yıl, su taşkınının düzeyini gösterdiği nilometre'nin binasını ziyaret ettikten sonra, kahire'ye döndük." agy

    "haydutlukla çok zengin olan bu disma'nın*, her tarafta malı mülkü vardı. bana daha önce, eski kahire'de, bir kıpti manastırının içinde bulunan tuğla tonozlu bir küçük mahzen göstermişlerdi. burasının, disma'nın misafirperverlik gösterdiği evin yıkıntısı ve kutsal ailenin yattığı yer olduğu söyleniyordu." agy

    "evet, kabul ediyorum ben de bilemezdim, halkların bilgeliğinin ne zamandan beri kabul ettiği gibi: çok daha kötü olabilecek şey iyidir." agy

    [bu gravürleri incelerken, köle kız yanıma gelip, parmağını ilk gravürün üzerine koyup "aisse! (isa!)" ve ikincisinin üzerine koyarak "myriam! (meryem!)" dedi.] agy

    "bu erken ziyarete bir bahane bulmak için, pazardan, bir bursa mandille'i* (yağlık), bir entariyi süsleyecek işlemeli ve fistolu 70 cm.lik ipek, levanten kadınların saçlarını süslediği küçük yapay çiçek kordonları satın aldım." agy

    "bu adam akkal dediklerinden, yani kutsal bir kişi, bir bilgindi; eğittiği kızı da din kardeşleri arasında aynı şekilde adlandırılıyor: akkale-siti (ruhani hanım)." agy

    ["kardeşlerim, kalkın ayağa", dedi yankılanan bir sesle. "gökyüzünü gözlemledim, sfenksin önünde, hermes ve agathodaemon* onuruna, beyaz bir horoz kurban etmenin saatidir."] agy

    "ama benim, dul kadının çocukları'ndan biri ve bir louveteau (farmason üstat çocuğu) olduğumu, adoniram'ın öldürülmesinin dehşetini yaşayarak yetiştiğimi ve sütunları lübnan'ın sedir ağaçlarından yapılmış kutsal tapınağa* hayranlık duyduğumu biliyorsun. doğru, masonluk, bizde iyice yozlaşmış durumdadır... ama gördüğün gibi, seyahatte yine de işe yarayabiliyor. kısacası, dürzilerin gözünde bir dinsiz değilim artık; bir muta-darrasin'im, yani bir öğrenciyim. bu, masonluktaki çıraklık derecesine tekabül eden bir durum; daha sonra yoldaş (refik) ve ondan sonra üstat (dai) olmak gerekiyor; akkal ise, bizdeki üstatlıktan daha üstün bir dereceye ya da kaddosch* şövalyeye tekabül ediyor olmalı." agy

    "şeyh yeniden siyah taşımı göstermemi istediğinde, fransız temple* şövalyelerinin yakılarak öldürüldükleri için, taşlarını, daha sonra onların manevi izleyicileri olan farmasonlara iletemediklerini söyledim. olasılık taşıyan bu olaya inanmak gerekiyordu; bu taş, temple şövalyelerine açılan davada söz konusu edilen bohomet* (ufak idol) olmalıydı." agy

    "eskilerin akko ya da etroite (dar), arapların akka dediği bu kent, haçlılar döneminde ptolemais diye adlandırılmıştı." agy

    "arapçada fahreddin* diye telaffuz edilen fakardin'in adının, bu ülkenin her yanında söylendiğini duyup şaşmamak gerekir; lübnan'ın kahramanıydı o ve bizim kuzey ülkelerimizi ziyaret etme tenezzülünde bulunan ilk asya hükümdarı da oydu." agy

    "örneğin halkın karşısına sadece dini bayramlarda çıkan, aykırılık ve edepsizlikle dikkati çeken bu olağandışı karagöz tipi nedir? karagöz, asya'nın hâlâ ağladığı, evrensel baba pan'dan, lampsakos tanrısından* kalmış ve yolunu şaşırmış bir hatıra değil midir?" agy

    "ruhçu bir felsefeye bağlı dogmatikler olan işrakiler, maddeci tümtanrıcılar* olan münasihiler ile barış içinde yaşarlar ve şüpheci anlayışı benimsemiş olan hayretiler de ötekilerle tartışmak için nefes tüketmekten kaçınırlar. herkes kendi tarzında ve mizacına göre yaşar; bazıları çoğunlukla pek fazla yemek yer, bazıları da içki ve uyarıcı kullanır; kendilerini sevişmeye kaptıranlar da vardır." agy

    "ibranilerin mısır'daki esaretinden yüzyıllarca önce, ibrahim'in ve ketura'nın ünlü torunu saba, yemen dediğimiz refah içindeki bölgelere yerleşmek üzere geldi ve orada, önce kendi adını taşıyan, ama bugün mareb diye bilinen bir kent kurdu. saba'nın iarab adında bir erkek kardeşi vardı ve kayalık arabistan da adını ondan aldı." agy

    "süleyman, seba melikesi'ni, yozafat vadisinin uçsuz bucaksız genişliğine bakan ve bir tepe üzerinde yer alan villası mello'da* ağırlamaya karar vermişti. (...) üstelik süleyman, kırsal ikametgahı dolayısıyla onurlandırılmaktan hoşnutluk duyuyordu; zaten hükümdarlar, genel olarak kendileriyle eşit olan şahsiyetleri gözlerden ırak bir yerde kendileri için tutmaktan hoşlanırlar ve hasımlarıyla, başkent halklarının yorumlarına konu olacak şekilde görünmekten kaçınırlar." gerard de nerval - voyage en orient

    (ilk giri tarihi: 2.6.2020)