şükela:  tümü | bugün
  • franz kafka'nın yeğeni marie kafka'nın da getirildiği ve öldürüldüğü kamp. bugün bir devlet müzesi olan kamp, hala duman kokuyor. siklon-b gazı kapsüllerinin kutuları, kadın saçları hala duruyor. gazlanan esirlerin yakıldığı krematoryum da hala orada. doktor mengele*'nin çocukları parçalayarak dermatoloji bilimine katkılarını sunduğu* muayenehanesi de orda. ss'lerin katliamını kolaylaştıran ünlü barları da.

    16 yaşındayken en büyük nazi kampına getirilen, gaz odası sırası gelmeden sovyetlerin kampı bulmasıyla kurtulan charles baron'un ağzından:
    -örneğin ne yiyip ne içerdiniz?
    -sabah kahve. gerçek kahve değil tabii, ama kahverengi; sıcak olduğu zamanlarda ise pek mutlu olurduk. öğleyin çalışma yerinde ya da pazarları çorba verirlerdi, arada sırada içinde et de olurdu. akşam yine çorba. 250-300 gramlık bir ekmekle beraber. 20 gram margarinimiz, 20 gram sosis ya da bir kaşık şekersiz reçel hakkımız vardı. zaman zaman sosis yerine yağsız peynir verirlerdi. sonra ekmeğe tüp peynir sürmeye başladılar. eridiği için hemen yenmeliydi, ertesi güne saklayamazdık.
    -size en çok dokunan ne olmuştu?
    -1943'te, bir gün, kampın alman komutanı, bize verilen yemeğin fazla olduğuna karar verdi. yiyeceğimizi kaldırdı ve yerine kimyasal jelatin ve kuru ağaç yaprakları kondu. suyun içine jelatin koyuyorlardı, jöle gibi bir şey oluyordu. içine atılan yapraklar şişince de yiyecek diye bunu veriyorlardı. kısa zamanda vücudumuzda ödemler başladı. kalbimiz buna dayanmıyordu. ne kadar zamanımız kaldığını öğrenmek için fransa'dan sürülmüş bir doktor buldum: "doktor ne kadar zamanım kaldı?". bu soruyu 17'sinde sormak hiç de kolay değil.. "eğer değişiklik olmazsa en fazla iki ay" cevabını verdi. sonra bir değişiklik oldu. yapraklar kayboldu ve eski yiyeceklerimizi vermeye başladılar. galiba cephane fabrikasının yönetimi, ölümler yüzünde iş aksamaya başlayınca şikayet etmiş. böylece daha önceden iğrenç bulduğumuz yemekler bize çok leziz gelmeye başladı.
    -intikam duygunuz var mı?
    -intikamım çocuklarım, torunlarım. ailemi yok etmek isteyenlere karşı intikamım bu. almanlarla nasıl gidiyor diye soruyorsan, çok iyi. genç almanlar evime geliyorlar. anne-babalarını da görüyorum. ama, dedelerini görmeyi reddediyorum. benim yaşımdaki almanları görmek istemiyorum. anılar intikamdır.
  • zamaninda buranin dehsetini yasamak zorunda birakilmis biriyle tanistim bugün. 92 yasinda ukraynali hastam. sol bileginin dis kismina dövmeyle kazinmis „116a“ kodu.

    daha 12-13 yasindayken ailesinin tamami almanlar tarafindan kursuna dizilerek öldürülmüs, annesi gözünün önünde, kardesleriyle birlikte hem de. yillar sonra bile gözleri dolarak anlattigini görünce devamini soramadim. „bu kadar cok seyin üstesinden geldim, artik yasamak istemiyorum, yeterli“ dedi en sonunda.

    daha kücük cocukken „the pianist“ filmini izleyip toplama kampi belgesellerinde canli taniklari dinledikten sonra böyle bir cehennemi bizzat yasamis biriyle bu kadar yakin olmak cok farkli hissettiriyor gercekten. daha önce 1942 stalingrad gazisi bir wehrmacht askeri hastam daha olmustu. her ne kadar anlatan icin olmasa da dinleyen icin, tarihi bizzat yazanlardan degil de yasayanlardan dinlemek bambaska bir duygu.

    yine de hicbiri beni bu ukraynali dede kadar etkilememisti.

    burada son nefeslerini vermis tüm insanlarin ruhlari sad olsun.
  • sanırım 13 melek anlatmıştı, güney kampüste mi ne, japon çocukların bir gezisi varmış. bunların çimenlere uzanmış arkadaş grubundan birisi yanlarından geçen japon çocuklardan birini çağırmış, çocuk gülümseyerek gelmiş. eleman, çocuğun gözlerinin içine bakıp ''hiroşima nagazaki'' demiş kayıtsız bir ifadeyle. çocuk ağlayarak uzaklaşmış.

    işte auschwitz de almanlar üzerinde buna benzer bir etkiye sahip. almanlarla otururken, muhabbet ederken, birdenbire, durduk yere auschwitz derseniz, ''niye bunu dedin, ne oluyor?'' bile demeden hemen boyunlarını büküp, üzülmeye başlıyorlar, 'ama bunun üstünden çok zaman geçti' falan diye içleniyorlar, özür diliyorlar. genel olarak almanları susturmak, özür diletmek ve ağlatmanın yolu sadece auschwitz deyip susmak. hatta iddia ediyorum ülkeyi işgal edecek olsan bir tabur aşvitz diyen adamı yollasan teslim ederler sancağı, ülkenin anahtarlarını, usulca terk ederler tarih sahnesini.
  • prag'dan budapeşte'ye geçmeden önce programımızda bir boş gün yaratmayı başarmıştık ve ne yapacağımızı düşünüyorduk. alternatifler çok değildi, bölgeye yakın bir yerler için plan yapmalıydık. prag'da bir gün daha geçirilebilirdi ancak geziye bir yer daha ekleme şansımız vardı: "neden olmasın?!" dedik, "buraya kadar gelmişken, polonya'ya da geçelim", "varşova?", "krakow?", derken "auschwitz" fikri belirdi kafamızda. bir siyaset bilimi ve tarih öğrencisi olan ben ve yine siyaset bilimi öğrencisi olan o zamanki sevgilim için ilginç bir saha deneyimi olabilirdi...

    emin olamadım bir türlü; sevgilim ile romantik bir viyana, prag, budapeşte tatilinin arasına böyle bir antrakt ne kadar doğru olacaktı!? lakin "bir daha ne zaman fırsat bulacağız?!" dedik, cesaretimizi topladık, babamın "yahu ne gerek var ruhunuzu karartmaya, tatile depresyon/travma katmaya?!" nidalarına rağmen tren biletlerini aldık ve auschwitz deneyimine doğru yola koyulduk...

    sabaha karşı beşte krakow polonya'daydık, oswiecim'e giden bir başka tren'e bindik ve 2 saat kadar sonra istasyon-durak karışımı yerde indik. içeriden "museum" için otobüs biletlerimizi aldık ve otobüs beklemeye başladık. aklımda çeşitli ikinci dünya savaşı belgeselleri, acıklı olaylar hakkında programlar, kosta gavras'ın "amen"i ve tabii ki "schindler'in listesi"nden sahneler...

    otobüs 15dk sonra bizi indirdi. indiğimiz yerden "museum" alanına 5 dk. kadar (dümdüz yürü 60m sonra sağa dön geniş bir bariyerli kapıdan geç ve 50m sonra solda müze binasına gel) yürüdükten sonra müze binasına girdik. çok yalın bir bina idi, 3er euro verip birer kitapçık aldık ve önümüzdeki dakikaları nasıl değerlendireceğimize dair profesyonelce bir gezi planı çıkarmaya başladık. önce film gösterimine girdik. 20 dk kadar süren bu belgesel rusların kamplara gelişi ve olanları idrak sürecinde insanları özgür bırakmaları üzerineydi. siyah beyazdı ve hala yeterince gerçek değildi. en azından ben başıma geleceklerden habersiz, olmuşların "gerçeğinden" uzak bir izleyiciymişim o salonda...

    kamp alanına (auschwitz 1) girdiğimdeki ruh halim oldukça ilginçti. siyah beyaz aktarımların aksine renk vardı, mavi bir gökyüzü, ahşap ve toprak tonları, yeşil çimenler ve gri beton hatlar ile karşı karşıyaydım. toplama kampı değil de sanki bir izci yaz kampıydı... bu düşüncemi sonlandıran, beni olmuşların gerçekliğine sokan, izlediğim siyah beyazların renkiler ile eşleşmesini başlatan, tüylerimi ürperten görüntü o kapı ve kapı üzerindeki yazı oldu: "arbeit macht frei"... hadi hayırlısı dedim ve gezmeye başladık. birçok binaya girdik çıktık, sergiler, olaylar, öldürülenler, ölenler, hücreler, idam duvarı, idam kuyusu, elektirikli dikenli teller, saçlar, saçlar, saçlar, gözlükler, kıyafetler, tuvaletler, traş setleri, ayakkabılar, bavullar, saçlardan kumaşlar ve en sonunda binlerce boş "zyclone b" tenekesi... hala filmler gibi etkili değildi, gerçekti ama beni üzmüyor, kızdırmıyor, ağlamaklı hale getirmiyordu. evet, açık açık "vay hayvanlar" dedirtiyor, afallatıyor ancak filmler gibi hüzünlü bir ruh hali bir türlü yaratamıyordu... acaba hala gerçek değil miydi?

    bilemezdim ki filmlerin yarattığı etki ne yüzeyselmiş aslında, bilemezdim ki uzun uzun sorgulayacakmışım gerçek ile yansımanın duygusallığını ve küçük görecekmişim filmlerin (basit) duygusallığını... bilemezdim ki gerçek hissiyat bambaşkaymış. bilemezdim ki...

    ilk (auschwitz 1'deki tek) crematorium'a girdiğimizde işlerin rengi değişmeye başladı. garip yoğun bir afallama dalgası bedenimi sardı ve işin ne kadar sistematik olduğu yavaş yavaş ama giderek artan bir biçimde gerçek olmaya başladı. bu hissiyat auschwitz 2 birkenau'ya vardığımızda daha da artacakmış, nerden bilecektim?!

    bedava otobüslerin bizi birkenau'ya götürmesi 7dk gibi bir zaman aldı. birkenau'ya gelişimizin ilk anında gözümün önüne michael cane'li, silvester stallone'li victory filmi geldi. aynıydı, renkliydi... birsürü, ziyonist ideolojinin kurbanı/taraftarı gencecik beyin dinci milliyetçi söylemin devamlılığı adına eğitilmeye gelmiş gruplar halinde geziyor ve bir kat daha köktencileşiyordu. ama bu ayrı mesele...

    gezinin üçüncü saatine geldiğimizde, birkenau’nun baraka kısımlarını bitirmekteydik, elimde fotoğraf makinem heralde beşyüzüncü fotoğrafı çekiyordum, burası çok daha "ölümcül" idi. onbir tane crematorium ve 4 tane gaz odaları kompleksi alanın berisinde, hayatta kalması hiçbirşey ifade etmeyen masum insanları bekliyordu... ruhumun donuklaştığını ve kendini birşekilde koruduğunu düşünmeye başlamıştım, tıpkı küçükken onbirinci kattan kendini aşağı atan yaşlı amcanın düşüşünü gördüğümde ve yerde çıkardığı o tok organik/betonarme sesi duyduğum zamanki gibi...

    beşbuçuk saatin ardından en son olarak "sauna"ya girdik. burası kadın mahkumların salgın hastalıklara karşı temizlendiği, kıyafetlerin sterilize edildiği büyük bir hijyen kompleksiydi. yerler çerçeveli 50cm ye 50cm, aynı hizada olmayan, cam kaplamalarla döşeliydi... bense hala filmlerdeki hüzünü yakalayamamıştım. ama sauna’nın çıkışına yaklaşırken vücudum alarm verdi ve gözlerimin odaklanamadığını, midemin bulandığını ve bünyemin isyan ettiğini hissettim, filmler ve o sahte hüzünleri bir hiçti artık benim için. içimden birşeyin koptuğunu anladım, bir mum sönmüştü adeta bu vahşetin karanlığına dayanamayıp, hem de bir daha hiç yanmamacasına...

    babamın sözünü dinlese miydim?! pişman mıyım?! kesinlikle hayır... ancak oralara gitme fikri olanlara bir çift sözüm var:

    oraya gidiyorsanız şunu iyi bilin, artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacak, insanların söylediklerinin etkileri, filmlerin "gerçekçiliği", duygusallığı, siyah beyazın renkliye dönüşmesi, hiçbiri... gidin eğer kendinize birşeyler katmak ve duygusal olarak yeni bir evreye geçmek ve analizlerde daha tutarlı olmak istiyorsanız. gidin eğer bir daha geri dönüşü olmayacak bu duygusal deneyimin, "kararmanın" ne demek olduğunu benim bu yazımın dışında "yaşamak" istiyorsanız...

    ve fakat eğer gitmediyseniz, ne soykırım hakkında, ne hitler hakkında, ne naziler, ne ırkçılık, ne de ikinci dünya savaşının sosyal/rasyonel(!) etkileri hakkında kesin konuşmayın, başka olaylarla denklik kurup eleştirilerinizi üzerine bina etmeyin derim ben. çünkü orada "gerçekler" bi başka gerçek... kağıt ya da film üzerinde durduğu gibi durmuyor meret.
  • aslen müttefik kuvvetler bu kampta bir hile hurda dondugunu anlamislar ve kampa casus sokmuslardir.. bu casus da polonya ordusunda yüzbasi olan "witold pilecki".. 500 kusur kalmistir bu kampta ama kactıgında, yeterli delillerle donememistir..zira orada bir sekilde toplu kiyimlarin oldugu soylentisi dolanmaktadir ama bir sekilde kimse ama kimse bundan emin olamamaktadir.. yani milyonlarca insan (ki sayilari cok degisiklik gosterir.. yahudilere gore 5 milyon vardir mesela.. resmi rakamlar yine de 1 bucuk milyon civarinda oldugunu soyler) orada yillarini normal bir calisma kampinda olduklarini düsünerek harcarlar.. ve uzak bir kampta, sevdikleri, cocuklari mutlu ve mesut bir sekilde savasin bitmesini beklemektedir..

    cünkü trenden indiklerinde onlara oyle denmistir.. calisabilecek olsanlar sola, calisamayacak durumda olanlar, ve calisamayacak durumdakileri birakamayacak olanlar (anneler mesela) tüm gönüllülükleri ile tatli dille ayrilmislardir.. alcakca bir iki yüzlülükle güleryüz gosterilmistir kendilerine "buradan hanfendi, lütfen cocugunuzun yanina gelin eger ayrilmak istemiyorsaniz" denmistir mesela.. sol tarafa ayrilanlar calisma kamplarina giderken, sag tarafa ayrilanlar direk gaz odasina giderler.. 1 yasina basmamis cocuklar dahil..

    işte bu calisma kampi ile, yok etme kampinin bambaska yerlerde olmasi, bir sekilde insanlarin "orada yanlis bir seyler var" demelerine engel olmustur.. koca kampta 4 yil boyunca sadece bir kere isyana tesebbus edilmis olmasinin da yegane sebebi budur.. siradan bir esir, siradan bir toplama kampidir yasayan bu işten sorumlu olan serefsizler haricinde herkesin gözünde..

    işte o yüzden bombalanmamistir. cenevre konvensiyonu diye bir şey vardir en nihayetinde ve bu böyle gereksiz bir hadise için, siradan bir esir kampi için delinecek bir anlasma degildir..

    velhasil kelam,milyon insanin öldügü bir yer olmasinin disinda, alcakliklarin tarihsel olarak en büyügünün yapildigi bir kamptir auschwitz.. siradan bir esir kampi oldugunun düsünülmesi yüzünden, yerle bir edilmeyen auschwitz'de güle oynaya gitmistir insanlarin cogu ölüme.. "yikanip temizlenecekleri" düsüncesiyle..

    ama tabi insan oglu cig süt emmis.. bir ayibin intikamini digeri ile aliyor.. 1.5 milyon insanin burada hunharca (tekrar tekrar soyluyorum ki "aldatilarak") öldürülmesinin yaninda bir haber vermeden, sezdirmeden yüz binlercesini bir nefeste öldürme işlemi de gerceklestirilmistir bu dünyada (bkz: her yil birkac soykirima karsi sifir atom bombasi)

    ve tabi 1967'den beri süre gelen bambaska bir zulum vardir ki ona da filistin diyoruz.. hani auschwitz'deki zalimlikten bahsederken, digerlerini de unutmayalim diye dedim.
  • auschwitz'de neler oldu?
    naziler, 1939'da işgal ettikleri polonya'da, 1945'e kadar yedi ölüm kampı kurdular. kamplara kapatılan 7.5 milyon insandan 6.7 milyonu ya gaz odalarında, ya yorgunluk, ya açlık, ya hastalık, ya aşırı çalışma ya da işkence gibi nedenlerle yaşamlarını kaybettiler.

    kulmhof-belzec-sobibor-majdanek-treblinka-stutthof

    ve auschwitz. ününü, kızıl ordu'nun 27 ocak 1945'teki müdahalesinden önce yüzde 90'ı yahudi yaklaşık 1,5 milyon insanın katledilmiş olmasından alan auschwitz...

    ikinci dünya savaşı'ndan önce auschwitz, eski adıyla oscwinchim, yarısı yahudi olan 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabaydı. mart 1942 de gelen insan dolu ilk vagon, sadece auschwitz değil, dünya tarihine kara bir sayfa açtı. savaştan önce polonya ordusuna ait bir kışla olan auschwitz, öncelikle polonyalı entellektüeller, rejim karşıtları, komunistler ve sovyet esirleri için düşünülmüştü. avrupa'nın neredeyse bütün kentlerinden yahudi, komünist, çingene, sakat ve homoseksüel, trenler dolusu insan getirilince kamp genişletildi. eski kışlanın yakınlarındaki birkenau ile maidaneck adlı iki kamp daha inşaa edildi. sonrasında, selanik'ten riga'ya, budapeşte'den bükreş'e her yol auschwitz'e çıkıyordu.

    auschwitz'e gelenlerin sadece 400 bini kaydedildi. "arbeit macht frei" (çalışmak özgür kılar) kriterine uymayanlar, yani çalıştırılamayacak olanlar, yaşlılar, çocuklar, hastalar, sakatlar kampın kapısından içeri girmeden öldürüldüler.ödürülürken, eşyalarına, saçlarına, altın dişlerine, derilerine, yani daha sonra 'kullanılabilecek' herşeylerine el konuldu. çalışmak ise uzatılmış, acı dolu bir ölümün adıydı. naziler, soykırımı başından itibaren en ince ayrıntısıyla planlamıştı. küçücük odalarda, insanlık dışı koşullarda barınan tutsakların alacakları kalori, bu kaloriyle kaç saat çalışabilecekleri ve çalışırken kaç ayda eriyip yok olabilecekleri hesaplanmıştı. ortalama 6 ay içinde ölen tutsaklar, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapmaya zorlanıyorlardı.

    savaş hakkında unutturulmaya çalışılan

    yahudi lobisinin de desteğiyle özellikle hollywood'da soykırımla, auschwitz'le ilgili pek çok film yapıldı, yapılıyor. emperyalist ülkelerde üretilen bu filmlerde, yazılan kitaplarda, yani sonrasında geriye dönük yapılan söylencelerde hep görmezden görülen birileri var: sovyetler birliği, kızıl ordu. bu anlatıların çoğunda ya kampların nasıl sonlandığına dair bir bilgi yoktur, ya da amerikan askerlerinin avrupa'nın güneyine yaptığı çıkarma vardır ki, savaş hakkında bunların ötesinde bir bilgisi olmayan pek çok insan savaşı bitiren asıl gücün amerika olduğunu düşünür. hatta rusya'da yayımlanan krasnaya zvezda gazetesinin belirttiğine göre, batıdaki okurların ve izleyicilerin büyük bölümü alman faşizminin yenilgiye uğratılmasında temel rolü amerika'nın oynadığını düşünüyor. kimileri "sovyetler birliği herhalde sadece etrafta dolanıyordu" derken, sovyetler birliği'nin almanya safında savaştığını düşünenler bile var.

    ab ve abd temsilcilerinin törenlerde döktükleri gözyaşları ise bugün timsah gözyaşlarıdır. felluce'de abd emperyalizminin öldürdüğü yüzbinden fazla insan ile nazi almanya'sının ölüm kamplarında hayatını kaybeden milyonlar emperyalizmin farklı koşullarda farklı boyutlarda ürettiği vahşetin bir sonucudur. dün olduğu gibi bugün de emperyalizm, kendi ekonomik ve siyasi çıkarı için bu vahşete devam etmektedir. nicholas d. kristof'un the new york times'da, geçen ay rusya'daki yukos kamulaştırması konusunda endişelerini dile getirirken söylediği, "faşist bir rusya komünist bir rusya'dan çok daha iyidir" sözleri emperyalizmin bu tercihinin bugün için de aynı şiddetle geçerli olduğunu gözler önüne seriyor.

    kaynak: http://www.solhaber.net/index.php?yazi=1910
  • tolga korkut'un auschwitz'i ve yasananlari hafizalarimiza hatirlatmak icin yazdigi yazi

    http://www.bianet.org/ dan copy paste..

    auschwitz'in unutturulan dersleri
    dünya liderleri auschwitz'te boy gösterip nazi zulmünü kınar ve bu olayın asla unutulmaması gerektiği üzerine hamasi konuşmalar yaparken; auschwitz'in simgelediği, bugüne de damgasını vuran asıl dersin üstü örtülüyor: "sürekli savaş ekonomisi"

    27 ocak 2005. politikacılar, nazilerin en büyük ölüm kampının kızıl ordu tarafından kurtarılmasının 60. yıldönümünde, kışın soğuğunda, kalın paltoları, kalpakları, şapkaları ve eldivenleriyle auschwitz'te toplanmış, her yıl dile gelen klişeleri tekrarlıyorlar. bazıları havaya uygun bir hüzünlü sükunet içinde, bazılarının yüzünde "bitse de gitsek" ifadesi.

    oysa, avrupa'daki bu törenden iki gün önce, new york'taki birleşmiş milletler binasında, auschwitz'le ilgili başka sözler söyleniyordu. bm genel meclisi auschwitz'in 60. yıldönümü için özel olarak toplanmıştı. önce bm genel sekreteri kofi annan konuşuyor, "kötülüğün zaferi için ihtiyaç duyduğu tek şeyin iyi insanların bir şey yapmaması" olduğunu tekrarlıyor, ardından da giderek işlevsizleştirilen bm'nin varoluşuyla ilgili şunları söylüyordu:

    "birleşmiş milletler, nazizm'in şerrine bir yanıt olarak doğduğunu ya da misyonunu biçimlendiren şeyin holokost'un dehşeti olduğunu asla unutmamalıdır."

    auschwitz'in dersleri çoktan unutuldu

    annan, daha sonra, sözü "sevgili dostum" diyerek çağırdığı; nobel barış ödülü sahibi, eski bir auschwitz mahkumu olan elie wiesel'a bırakıyordu. wiesel, bütün görmüş geçirmişliğiyle, günün en ağır sözünü söylüyordu:

    "korkarım auschwitz'ten aldığımız dersleri çoktan unuttuk. eğer dünya kulak vermiş olsaydı, darfur'un, kamboçya'nın, bosna'nın ve tabii ki ruanda'nın önüne geçebilirdik. ölüler için çok geç olduğunu biliyoruz... ama çocuklar için, bizim çocukjlarımız, sizin çocuklarınız için o kadar da geç değil."

    peki ya unutturulan dersler?

    wiesel'ın sözünü ettiği, çoktan unuttuğumuz dersler, biraz da genel kabul görmüş, meşru, "politik olarak doğru" dersler. şimdi biraz da auschwitz'in unutturulan derslerine göz atalım.

    auschwitz'e getirilen mahkumların kollarına bir seri rakamdan ya da harften oluşan bir damga vuruluyordu. bunlar her bir mahkumun kimlik numarasıydı. fakat bu numaraları biraz daha yakından inceleyince, işin altında dehşetli bir sistemin olduğu ortaya çıkıyor. kola damgalanan bu "kod"un, hatta bilişim terminolojisiyle söylersek, bu "unique id"nin yapısı, mahkumun sıra numarasını, hangi etnik gruba ya da nazilerin hoşlanmadığı hangi sınıfa dahil olduğunu, nereye sevk edildiğini aynı anda gösteriyor. böyle bir kod sistemini elle yürütmek neredeyse imkansız.

    yok etmenin otomasyonu

    bu kodlar, dönemin bilişim devi ibm'in makinelerinde hazırlanıyor. nazi döneminde henüz ortada bilgisayar yok, ama nazilerin imdadına yetişen başka bir teknoloji, ibm'in ünlü hollerith kartotekst teknolojisi var. üstelik bu kodlama işi, yalnızca mahkumlar için de geçerli değil. ss subayları, bir kasaba meydanına gidip, "yarın bu listedekiler toplanıp trene bindirilecek" diyebiliyorlar rahatlıkla. "istenmeyenler"i adreslerinde elleriyle koymuş gibi bulabiliyorlar. peki nasıl oluyor bütün bunlar? ibm, savaş öncesinde almanya nüfus sayımlarında da etkin rol almış durumda. böylece, neredeyse bütün nüfusun bilgileri, nazilerin ellerinde.

    olay sadece bir şirketin teknolojisinin yanlış ellere geçmesi değil. ibm, bu yok etmenin otomasyonu sürecinde, kodlama sistemini geliştiren aktör olarak da yer alıyor. bütün bu hikayenin peşine düşen edwin black'in yazdığı " ibm ve holokost " kitabı sayesinde, avrupalı romanlar temmuz 2004'te ibm aleyhine dava açma hakkı kazandılar .

    savaşın diğer kazananları

    2. dünya savaşı'nda, nazilere, yani her iki tarafa da rahatlıkla iş ve hizmet üreten şirketlerin sayısı az değil.

    * dede bush: en yeni kanıtlı örnek, mevcut abd başkanı george w. bush'un dedesi, prescott bush. bush, savaş öncesinde, nazilerin en büyük finansörleri arasında yer alan alman çelik devi thyssen'in abd finans şubesi olarak çalışıyor. savaş başladıktan sonra da bu ilişki sürüyor.

    * ford, general motors, dupont: 1940'ta ingiliz hava kuvvetleri için uçak motoru yapmayı reddeden ford şirketi, alman ordusunun lojistiğinin belkemiği olan kamyonların yedek parçalarını üretti. o dönemde dupont'un sahip olduğu general motors ise, 1929 yılında satın aldığı opel üzerinden nazilerle ticarete başladı. 1935'te reich'la anlaşmaya varan opel, ağır kamyonların, ciplerin ve uçakların üretimine başladı. general motors'un denizaşırı faaliyetlerinden sorumlu james mooney'ye, adolf hitler tarafından alman kartalı nişanı verildi.

    * itt: almanya'daki temsilcisi lorenz aracılığıyla, savaş boyunca, pearl harbour sonrası da dahil olmak üzere, nazi orduları için telefon santrali, telefon, alarm gongları, hava saldırı uyarı cihazları, radar gereçleri, top mermileri için fünye üretti.

    * hearst: amerikan yayıncılık devi şirketin kurucusu, yurttaş kane'in ta kendisi william randolph hearst, 1934'te hitler'le buluşup "çok etkilendiğini" söylüyordu. ardından, daha sonra hearst tarafından dava edilen david gillmor, mahkemeye şunları söylüyordu: "hitler'le görüşmesinden sonra, almanya'daki bütün hearst muhabirlerinden, olayları yalnızca dostane bir şekilde aktarmalarını istiyordu. olayları doğru ve dostane olmayan bir şekilde aktaranlar ya başka yerlere tayin edildiler, ya kovuldular ya da istifaya zorlandılar."

    * coca-cola: ünlü içecek şirketi, avrupa'ya nazizm'in gölgesi çökmeye başlarken düzenlenen 1936 berlin olimpiyatları'nın sponsoruydu. daha sonra, almanya'daki birçok reklamda, coca cola'yla ünlü gamalı haçlar bir arada görünecekti . en ilginciyse, bugün hayatın tatlarından biri olarak sunulan fanta markasının, nazi almanyası için yaratılmış olmasıydı.

    bu örnekler uzayıp gidiyor. üstelik bilinmeyen, gizli bilgiler de değil. daha da kötüsü; göz önündeyken unutturulan bilgiler. daha da önemlisi, bu bilgileri nasıl okumalı sorusu. maalesef, tipik bir "vatana ihanet", "şer eksenindekilerle iyi adamlar arasında kendine bir taraf seçme" bakışıyla çözümlenebilecek gibi değil. zira saydığımız örnekler, her iki taraftan da kâr etmeyi becerdikleri için bu listeye girebiliyorlar.

    sürekli savaş ekonomisi

    auschwitz'le ilgili algımızın belki de en tehlikeli yanı, bu "insanlık dışılığın" nazilerle birlikte geride kaldığı, tarihimizin, ama yalnızca tarihimizin kara lekelerinden biri olarak zamanın bir yerinde dondurulup bırakıldığı düşüncesi.

    2. dünya savaşı'nın sonunda, general electric yönetim kurulu başkanı charles wilson, literatüre "sürekli savaş ekonomisi" diye bir kavramı armağan ediyordu . ana fikir şuydu: abd, savaş sonrasında sivil bir ekonomiye dönmek yerine, "sürekli savaş ekonomisini" sürdürmeliydi. bu, yarı komuta zinciri içinde, ağırlıkla şirketlerin üst düzey yöneticileri tarafından idare edilecek, askeri üretime dayanan bir ekonomiydi.

    ister sıcak, ister soğuk savaş ekonomisi, önce ve sadece halkları, yoksulları ezip kırıyor. auschwitz'in unutturulan dersleri, sadece ruanda'yı, darfur'u değil, bugünün guantanamo'sunu, ebu garib'ini, ortadoğu'da yükselip duran duvarları anlamanın yollarından biri olabilir. tabii, bugünün unutturulmaya aday derslerini iyi bellemek kaydıyla.(
  • ziyaret edildikten sonra rehberlerin son cümlesinde üstüne basıldığı gibi burada gördüklerinizi anlatabildiğiniz kadar insana anlatın. çünkü burası belgesellerle, fotoğraflarla, filmlerle değil ancak dinlenilerek ya da en güzeli gezilerek tam olarak algilanabiliyor.

    gezin ve gezdirin!

    varolan gercek dunya içinde varsayılan cehennemin istenirse nasil gerçeğe dönüştürülebileceğinin ispatı auschwitz. hiristiyan ve müslüman inançlarinda varsayılan cehennem kavramının cehenneme inanmayan yahudiler icin olusturulmasına tanık olmak, hayal gücünün çok ötesinde beynin zorlayan bir dehset duygusuna yol açıyor. insan yok etmenin otomatiklestirilmesi. akil almiyor, mantık kabul etmiyor. o kadar umutsuzluk veriyorki kizamıyor nefret dahi edemiyorsun.

    bu kampların ziyarete açık olmasının ve eşyaların, gaz odalarının, fırınların, koğuşların sergilenmesinin amacı bir grubun propagandasının yapilmasi değil, tarihin ileri bir zamaninda yeniden herhangi bir topluluğun bu tür bir cehennemden korunmasıdır. eğer burayı ne kadar çok gezersek, gezdirirsek ve anlatirsak tarihimizin ilerisinde insanlarin dilleri, dinleri. siyasi görüşleri, sınıfları ya da cinsel tercihleri nedeniyle sistemli bir sekilde yok edilme ihtimalini o derece azaltırız.

    keşke burası onların iddia ettigi gibi kurmaca mekanlar olsaydi ya da bir korku filminin platosu. ama burayı gördugünüzde bunun mümkün olmadığını anlayacaksınız. çok ama çok gerçek.

    ayrıca kampları gezerken ellerinde israil bayrağıyla gezen izci ve asker grubunu da kınıyorum. bu cok saygısızca bir davranış çünkü o insanlar öldüklerinde israil yoktu, belki bazilarının kafasında sadece bir hayaldi. burada yok oluşlardan sonra kurulan bır ülkenıin bayrağo taşımak saygısızca ve akıl dışında.

    demiryoluna gelince demiryollarıu bana özgürlüğü, sınır geçmeyi, dostlugu, tanışmayı hatırlatırdı ama buradaki son durağı gördükten sonra artik demiryolu benim icin kötü bir anımsamayı da içerecek. ayrica oraya tabii demiryolu agini kullanarak gittim berbat bir bir ağ bu kesinlikle....
  • krakow'a gidiyorsanız burayı görmeden sakın dönmeyin.

    tık
    tık tık

    birkaç gün önce orada bulundum, hatıralarım silinmeden, hislerim zayıflamadan hakkında birkaç şey yazmak istiyorum, öncelikle her ne kadar auschwitz hakkında çok şey izleyip okusanız da mutlaka bir rehber eşliğinde gezmelisiniz çünkü onlar hem her şeyi biliyorlar hem de bu kamptan kurtulmuş insanlarla birebir görüşmüşler ve inanılmaz değerli bilgilere sahipler, benim grubumda 11 kişiden 10'u britanya'dandı yani tek native speaker olmayan bendim, açıkçası kendimi biraz kötü hissedecektim ki rehber bana dönüp burada native speaker olmayan yalnızca ikimiz varız deyip güldü, aksanı da hiç fena değildi gerçi, tık, hatta bir ara o kadar etkileyici şeyler anlattı ki normal bir insan evladının gözyaşlarını tutması imkansızdı, birkenau'da yürürken ingilizler arkada kalınca kendisiyle yalnız kaldım ve auschwitz'ten kurtulan biriyle tanışıp tanışmadığını sordum, "sık sık konuşuyoruz hep iletişim halindeyiz." dedi, ben "bu soğuğa nasıl dayanmışlar, vücudumun yarısını hissetmiyorum." dedim, bana bakıp "şu anda muhtemelen 5 kat kıyafet giyinmişsin ve burası yalnızca eksi beş derece, yolun büyük bölümünü de sıcak otobüsle geldik, onlar -20 dereceye varan soğuklarda yalnızca ince bir pijama ile saatlerce bizim birazdan varacağımız yere yürüdüler." dedi, ki gercekten kanım dondu adama cevap veremedim, yolun geri kalan kısmını sessizce yürüdük. neyse birkenau'dan evvel auschwitz'ten bahsetmek istiyorum,
    tık
    tık tık

    her yeri anlatmaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir birkac yerden bahsedebilirim sanırım,

    - burada çocuklar ölüme gittiklerinden habersiz yürüyorlar, naziler yahudiler'i kampa çağırırken çalıştıramayacakları yahudileri öldüreceklerini çalıştırabilecekleri yahudileri de öldürene kadar ağır şartlar ve işkenceler altında çalıştıracaklarını söylemediler tabii ki ve yahudilerin çoğu da neyle karşılaşacaklarını bilmeden kamplara gittiler, çocukları çalıştırarak verim alamayacakları için onlar direk kullanışsız sınıfındaydılar ve öldürülüyorlardı,

    - şurada resimde bulunan çocuklara kilitlenmiştim, uzun süre gözümü alamadım, özellikle resmin tam ortasında bulunan tatlı çocuğa uzun süre baktığımı gören rehber bana bakıp "useless, so, he was killed" gibi bir cümle kurdu, yani orada insan o binanın içinde göz yaşlarına engel olamıyor,

    - insanlar bavullarıyla, mutfak eşyaları ile, tarakları ve fırcaları ile gelmişler bu kampa, karşılacakları manzaradan habersizlermiş,

    - bazen bu kücük boşluğa 4 yahudiyi tıkıp günlerce orada bırakıyorlarmış, tabi bu yıkılmış hali, bu boşluğu 4 duvar olarak düşünün,

    - bu kapı hepinizin bildiği gaz odalarının girişi,

    - gaz odalarına atılan gazlar da bunlar, yine bir yahudi tarafından icat ediliyor, naziler o yahudi'yi de öldürmüşler tabii ki,

    - gaz odalarına girince rehber bir şey anlatmayacağını, o insanların anısına orada yalnızca sessizce bulunmamızın doğru olacağını söyledi,
    tık
    tık tık

    sonra birkenau'ya geçtik otobüs ile, orası da auschwitz 2 olarak biliniyor,

    - zaten auschwitz'de donmuştum soğuktan, rehber "birkenau'da daha da üşüyeceksiniz." dedi. birkenau'yu şu ünlü fotoğraftan biliyorsunuz, her ne kadar ben güzel çekemesem de,

    - auschwitz'te iken daha ne kadar kötü olabilir ki diyordum, birkenau'yu görünce daha kötüsünü görmüş oldum, burada 6 tane gaz odası ve 4 tane ölü yakma odası vardı, yüzbinlerce insan acı verici tıbbi deneylerde kullanılmış ve işkence altında calıştırılmışlar,
    tık

    - bu tahta yataklarda tamamen yalıtımsız binalarda, bir yatağın üstünde 8-10 kişi yatıyorlarmış soğukta,
    tık
    tık tık

    bunlar da bizim ingilizler, sağolsunlar yol boyunca ingiliz mizahından yoksun bırakmadılar bizi, yaşlı bir teyze elimdeki suya bakıp "o votka ise ve ikram etmiyorsan kendinden utanmalısın." gibi bir şeyler söyledi bir ara.

    hatırlatmak istediğim bir şeyler daha var bu soykırım hakkında, bu soykırıma almanya tüm ülke olarak destek vermiş, yalnızca alman hükümeti değil. alman mühendisler, doktorlar, avukatlar, yani okumuş entelektüel kesimin bile payı var, özel alman şirketleri hem destek vermişler hem de faydalanmışlar bu soykırımdan. koskocaman bir devletin örgütlü olarak yahudilere soykırım uygulamasından bahsediyoruz, bu soykırımın sonunda dünyadaki yahudi sayısı yarıya iniyor. insanın aklı hayali vahşetin boyutlarını kavramaya yetmiyor, fakat yaşanmış bu, insanlar örgütlenip bu vahşeti yaşatmışlar. bu iki kampı mutlaka görmelisiniz, insanın hayata bakışını kökünden sarsıyor, ben burada gördüklerimin ve hissettiklerimin tabii ki çok küçük bir bölümünden bahsettim. bir de eklemeden geçmeyeyim, buraya yerleştirilen 1,3 milyon esirden 1,1 milyonu vahşice öldürülmüş.
  • emin oldugum tek bir sey var kimse ama kimse burayi ziyaret etmeden, hitler'i seviyorum iyi adam aslinda vs gibi kelimeler kullanmasin. kesinlikle olmeden once gorulmesi gerekilen bi yer. ınsanlagin sorgulandigi bir yer.

    yahudilerin buraya getirilis resimlerini goruyorsunuz. en guzel takimlarini giyinmisler, gozlukleri, centilmen duruslari, ellerinde bavullar ozenle yerlestirilmis esyalar diger elinde ise cocugu, cocugun diger elinde ise annesi. mutlular calismaya gidiyorlar(!)

    sonra aslen hayvan ve kargo tasimaciligi icin kullanilan trenlere bindiriliyorlar. saatlerce kusarak yolculuk yaptiktan sonra son durak, birkenau! ılk komut geliyor!

    -erkekler bi tarafa, kadin ve cocuklar bi tarafa!

    evet bu o ailenin bir birlerini gordukleri son an, baba birakiyor cocugunun elini, karisi agliyor. hissediyorlar artik bir seylerin oldugunu. esyalari alindi ve ust uste atildi daha sonra alman ordusunda kullanilmak uzere. evet good-bye bu son gorusmeleriydi. kadin 3 ay erkek 6 ay icinde %98 olucek. eger calismak icin secilirlerse yoksa zaten 30 dk sonra gaz odasina gonderilecekler.

    sira geldi calisip calismayacaklari ayirmaya, ss subayi doktor'un elinde her sey. o karar vericek hemen suan mi olecegine yoksa biraz hizmet ederek mi. halen millet emin degil tabi, yaslilar seviniyor calismayacaz bunlar bize bakicak diye yavasca bastonundan destek alarak diger tarafa geciyor. birazdan oleceginden habersiz.

    calisamayacaklar gaz odasina yani onlara soylenen sekilde banyo yapmaya gidiyorlar hic bir seyden habersiz. hatta cocuklara ayakkabilarinin bagciklarini birbirine baglayin diyorlar ki kaybolmasin cikinca alirsiniz. cirilciplak binlerce kisi sokuluyor yer altindaki odaya ve gaz gonderiliyor. 30 dk icinde cigliklarla hepsi oluyor. kullerinden de gubre yapiliyor kolay mi hizmet etmeden gitmek.