hesabın var mı? giriş yap

  • acılı kebab, acılı lahmacun, acı biber, pul biber vs bilumum acılı şeyler yemenin gerçek ve temel sebebidir.

    acı severler aslında acı sever değil endorfin bağımlısıdırlar. uyuşturucu müptelası olduklarının farkında değildirler.

    acı denilen şeyler özünde acı değil "yakıcıdırlar". çünkü acı olan şeyi yiyemezseniz, tatları çok kötüdür. örneğin, acı çekirdek, acı hıyar gibi.

    yakıcı yiyecekleri (pul biber, acı yeşil biber vs) yediğiniz zaman bunlar ağız içi ve boğazdaki mukoza tabakasını tahriş ederler. vucut, doğal savunma mekanizması olarak bu tahrişin verdiği rahatsızlığı gidermek için süratle endorfin salgılar. endorfin bir çeşit morfindir ve doğal bir uyuşturucudur. diğer tüm uyuşturucular gibi bağımlılık yapar. endorfine alıştığınız zaman alınmaz ise yoksunluk belirtileri gösterirsiniz. şiddetle endorfin istersiniz ama ne istediğinizin farkında değilsinizdir, nasıl alacağınızı da bilmezsiniz. fakat vücut farkındadır! endorfin salgılanması için bir yerlerinizin kesilmesi, kanaması, ezilmesi, tahriş olması gibi bir şey lazımdır. bunun en kolay yolu da acılı (yakıcı) bir yiyecek yemektir. siz farkında olmadan canınız acılı yemek çeker. uyuşturucu bağımlısının elleri titreyerek şırıngaya sarıldığı gibi sarılırsınız acılı adana dürümüne, boca edersiniz pul biberi çorbanıza. ve yine her uyuşturucu alımından sonra olduğu gibi üzerinize bir rahatlama, bir keyif, bir gevşeme, bir yavşama gelir, neşelenirsiniz.

    küçüklükten itibaren acılı yemek kültürüne sahip yöre ve ailelerde büyüyen çocuklar endorfin bağımlısı olurlar. "şaane yemek yaptık lan, ziyafet çekeceğiz" diye masalarını acılı lahmacun, kebablarla donatan, yemeklerine pul biber boca eden aileler kendi elleriyle çocuklarını uyuşturucu bağımlısı yaptıklarının farkında değillerdir.

  • geçen hafta, bizim şirkette çalışmak isteyen biriyle yaptım. çocuk şirketteki hiyerarşi ile ilgili bazı çekincelerinden bahsetti, ben de "merak etme, sen direkt patrona bağlı olacaksın, burda kimse senin sikine osuramaz" dedim adama. bugün başlaması gerekiyordu ama gelmedi herif.
    var ya bütün bu dünya kurumsal olur da, benden yine de bi sik olmaz ha.

  • beş milyon suriyeli ülkede yeni bir demografik sorun oluşturacak dediğimizde bir şey olmaz abartmayın, diyen karaktersizler neredesiniz.

    onlar bizden bir, biz onlardan bir can alsak ne olacak.

    türk çocukları, suriyeli düşmanı; suriyeli çocuklar, türk düşmanı olarak yetişecek.

    yatacak yerin yok recep.
    bu 40 milyon insanın ahı öbür tarafta seni ne duruma sokacak acaba.

  • az once genc bir arkadasimiz yazmis:

    "hiçbir korku filmi insana babanin 36 cevapsiz çagrisi kadar korku veremez"

  • çok kolay gibi gözülen aslında hiç kolay olmayan çalışma şekli. (aha bu tanım)

    sene 94-95 yaşım 14-15 atv'nin kasımpaşa stüdyolarının 4.katındaki küçücük bir odanın önünde oturmuş içerideki adamı izliyorum, ağzım beş karış açık. küçük oda kiss fm ve içeride program yapan okan bayülgen. yan tarafında radio sport var. okan bayülgen elinde sigarası, çok güzel sigara içiyor. bir yandan önündeki mikrofona konuşuyor bir yandan ağzından sigara dumanı çıkıyor, kalanını mikrofona üflüyor. o sahne kafama nasıl yer ediyor. acayip özeniyorum.

    bir de asım can gündüz var mesela program yapan kiss fm'de, böyle garip konuşuyor. atv'de çalışan babam ona balık oltası yolluyor, çok seviyor balık tutmayı asım can gündüz. beni de çağırıyor küçük yayın odasına. yok diyorum oltayı bırakıp çıkıyorum yanından. gıcık oluyorum bu adama. nereden bileyim adamın gitar soloları ile yıllar sonra kendimden geçeceğim.

    okan bayülgen balık tutmayı sevmiyor sanırım. keşke babam ona olta yollasa diye gıcık oluyorum okan'ın balık sevmeyişine.

    ama içimde ukte kalıyor bu radyo meselesi ve mikrofona üflenen sigara dumanı.

    yaş 18 istanbul'dan antalya'ya taşınıyoruz. medikal ürün satan bir yere giriyorum. otoskop, oftalmaskop derken bi bok anlamıyorum bu medikal sektöründen. bi rekteskop tüp var. bağsur ameliyatında kullanılıyor. 20 cm ve cok fena bir şey.

    habire radyo dinliyoruz kız kardeşimle. yerel radyolar arasında komik bir çocuk var. o günlerde iyice ünlenmiş olan beyaz'ı taklit ediyor gibi. bay penguen show diye bir program yapıyor. dinleyici telefonu alıyorn yayına. her gün aramaya başlıyoruz. artık iş öyle bir boyuta geliyor ki beni de yayına alıyor. sanki radyonun atina muhabirine bağlanıyormuş gibi. ben yunan şivesi ile konuşuyorum. çok eğleniyoruz. en sonunda tanışmaya karar veriyoruz. bizim bay penguen ayriyetten levis mağazasında tezgahtar. orada buluşuyoruz. gece bir biraheneden ayrılıyoruz. ve bende katılıyorum programa.

    bay penguen ve (sıkı durun) bay kanguru show.

    ben sadece konuşmak zannediyorum o zamana kadar bu radyo programı yapma işini. bir sürü mikser, potans zart zurt var. şunu açınca mikrofona ses gidiyor, bunu indirince şarkı kısılıyor, cıngılı burdan ver. patatese dönüyor kafam. ve sürekli potansı patlatıyorum. peh peh diye konuştukça karşıdaki ibre sona vuruyor.

    en sonunda rahatlıyorum aklıma okan bayülgen geliyor. yakıyorum sigaramı. oh çekiyorum ilk nefesimi, haşırt boğazıma kaçıyor, mikrofon açık bir öksürüyorum ki ciğerlerim milletin radyosundan çıkıyor.

    15 gün sürüyor bizim show. kelmen isimli program yapan aslında çok saçlı dengesiz biri ile çok pis kavga ediyorum.

    2 ay sonra radyodan başka bir arkadaşımı yolda görüyorum. bana şeker fm'de olduğunu, yeni birisinin satın aldığını, yayın müdürünün çok kafa olduğunu benim de mutlaka gelmemi söylüyor.

    2 gün sonra yayın müdürünün karşısındayım. adam inanılmaz bir tip. çok kalın sesi var, barış manço tarzı bıyık bırakmış ve tek gözünün için tamamen bembeyaz. feci korkuyorum

    -ne çalacaksın peki sana program verirsem, diyor.
    -bülent ortaçgil, fikret kızılok, doğan canku, barış manço ve illaki ilhan irem diyorum. ilhan irem'i günde 3 saat dinlemezsem uyuyamıyorum 18 yaşındayken. bizimki takılıyor bu illaki lafına.
    -ben radyomda ilhan irem çaldırmam, diyor.

    ayağa kalkıp müsade istiyorum. oraya para için gelmemediğimi, istediğimi istediğim gibi yapamadıktan sonra bir önemi olmayacağını çok idealist bir şekilde beyan ediyorum. gülüyor. meğerse bizimki ilhan irem hastası. "tamam abi çalmam o zaman" desem yatacak bizim iş.

    ilk gün. 2 su bardağı rakı içmişim. mikrofon oynuyor gözümün önünde. hala çok korkuyorum, elim ayağım titriyor. sigaramdan bir nefes çekiyorum, üflüyorum mikrofona açıyorum sesini "merhaba" diyorum.

    herkez bana çömez gözüyle bakarken bizim müdür cart yayın saatimi uzatıyor. cuma-cumartesi-pazar 17-19 sende diyor. uçuyorum resmen.

    6 ay sonra bir gün dinlenme raporları geliyor. yerel radyolar arasında 5. sırada benim program. masaların üzerinde geziniyorum.

    7. ay bizim şeker fm'in tadı kaçmaya başlıyor. para yok millet isyanda. benim hiç umurumda değil. bilgisayar programı satan bir firmaya başlamışım, oradan para geliyor. bir gün gidiyorum ki elemanlar cd'leri topluyor. hayırdır demeye kalmıyor radyonun battığını alacaklara karşı cd'leri topladıklarını öğreniyorum. hemen dalıyorum kimsenin sallamadığı ama bana göre en güzel olan cd'lere.

    başka radyolara gitmeyi düşünüyorum ama bilgisayar işinde sürekli şehir dışına çıkma gerekliliği doğuyor. zaman geçip gidiyor. aklımda hep okan bayülgen'in mikrofona sigara dumanı üflediği sahne. en azından onu yapmışım.

  • debe editi: nefes...

    memursenli memura cok bile...
    yetkili sendika sagolsun tum yetkisini memuru ezdirmek icin kullaniyor.

    2010 yilinda yeni baslayan 8/4 teknik personel 1215 dolar alirken, simdi 1/4 30 yillik teknik personel 800 dolar aliyor...

    memur aileler calisirken evini alir, emekli ikramiyesiyle yazlik alir, yerli arabasina binerdi...

    birakin memuru eskiden herhangi bir okumus calisan tazminatiyla emekli oldugunda, bir ev ve bir adet 2. el araba aliyordu.

    zamanla bunu bir eve dusurduler, babalarimiz ev aldi ikramiyeyle.
    gectigimiz yillarda emekli olanlar sifir bir arac aliyordu cok degil 3 4 yil once.
    1 2 yil once 2. el iyi bir arac aliniyordu...

    bu sene emekli olanlar 30 yillik emekli ikramiyesiyle; dis implanti yaptirip olmeyi bekliyor...

    okuyani bitirdiniz,
    calisani bitirdiniz,
    emekliyi bitirdiniz,
    genclerin umutlarini tukettiniz...
    herkesi asgari ucretli yapin bari komunistiz dersiniz, onu da yiyen olur merak etmeyin...

  • olduğu gibi çevirmek yerine kendinden birşeyler katmış ve çok doğru bir çeviriye imza atmıştır. kar beyaz diye çevirse daha mı iyiydi.

    prince charming'i de beyaz atlı prens olarak çeviren aynı kişiyse double gold'u hak etmiştir.

    edit: apollo69 uyardı. güzel çeviriler ile dilimize yapılan katkılar tartışılırken "double gold" yazmak pek hoş olmadı gerçekten. çift altın madalya olarak değiştiriyorum...