balamir1

  • 1299
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen ay

ahmet haşim'in 1919 anadolusunu anlatan mektubu

ahmet haşim, frankfurt seyahatnamesi'nde de "bir avrupa kentine gitmişseniz, hepsine gitmiş sayılırsınız" diyerek avrupa ile ilgili tatminsizliğini ifade eden biridir, ama anadolu için 20. yy başlarında fakirlikten başka bahis açana da ender rastlarsınız, ahmet haşim'in okunu savurup da aralarda hedefi tutturamaması bu kez oldukça zor. osmanlı aydını hem döneme asr-ı terakkî der, hem de her bakımdan yeni noksanlıklara şahit olarak şoka uğrar; uğradığı her yeni kent, deverân-ı dünya'sında başka bir çöküş atmosferidir çünkü (bu arada mektuptaki estetik yakınmaların aksine ahmet haşim, avrupa kadınlarını çok beğenir seyahatnamesinde, hatta biriyle kendi imajinasyonunda kurduğu bir kaçamak yapar ve nihayetinde "mesela yani" seviyesinde konuyu bağlar, "böyle bir macera da yaşanabilirdi" diye geçiştirir.)

yüzyılın başlarında istanbul ile taşrayı anlatanlar arasında büyük bir kopuş var. istanbul, nüfusunun yarısına yakını rum olan bir eski roma kenti olarak tüm paranın aktığı merkez de olduğu için tüm fakirliğe ve düzensizliğine rağmen heybetlidir. örneğin hagop mintzuri, yüzyılın başlarında yazdığı anılarında* kanalizasyonu olmayan fakir semtlerden bahseder ki kanalizasyon kavramının ağza alınması bile taşra kentleri için mucizedir o dönemde. ama pek çok esnafın tabak ve kapları bile yıkamayarak yeni gelenlerin önüne koyduğunu, ustalara bunu sorunca da "tabaklar neden temizlensin? yiyenler zaten temizliyorlar, hem de kabı, ekmek içiyle iki, üç dört kere sıyırarak" dediklerini yazar. istanbul da olsa kirli ve hijyenden yoksundur. böylece tabağa yapışan soğan, maydanoz veya zeytinyağı artıkları da yiyenlerin karnına gidiyordu, hijyen ve düzen istanbul'da bile sınırlıydı, taşrayı sadece hayal ediniz... istanbul'un farkı, safahât-ı âlemden haberdar olması, dünyanın nereye gittiğini dışarıya açılan gayrimüslimi, okur-yazarı ile az çok tanıyor olmasıydı.

ahmet haşim'in anadolu anlatısı ile anadolu'yu yine tam bir asır önce, 1913'te gezen bela horvath'ın yazdıklarını* yan yana bir okuyunuz derim. karapınar'da çok iyi olduğunu duydukları için de kaldıkları otel tasvirine bakınız:

"avrupa 'nın ferah, kaloriferli otellerine alışkın olanların bu anı iyice gözlerinin önüne getirebilmesi için biraz daha ayrıntılı anlatmanın yararlı olacağını düşünüyorum: zamanın yıprattığı büyük bir bina düşünün. bu binanın içinde son derece dik bir tahta merdiven sizi gıcırtılar içinde üst katta dar bir salona götürüyor. konaklamak için tuttuğunuz odalar bu salona açılıyor. bizim odamız büyük, geniş ve gerçekten çok havadar, çünkü odanın dört penceresinden hiçbirinde cam yok. üzerinde ne kilit, ne de dil olduğundan, kapıyı da kapatamıyorsunuz. böylece bir taraftan rüzgar, diğer taraftan da pencereden girip odanın tavanına yuva yapan kırlangıçlar odaya özel bir hareketlilik sağlıyorlar! duvarlardaki tek süs, parçalar halinde duvardan kopup sarkan duvar kağıtları. bu kağıtların üzerinde ve aralıklarında bir sivrisinek ordusu sizin boş anınızı yakalamak için teyakkuz halinde bekliyor." (horvath, bela, 1996, anadolu 1913, tarih vakfı yurt yay., istanbul, s:53-54)

peki taşrada otel harici yaşam nasıl?. köy ve insanların tasviri gayet oryantalist lakin tekemmül değil fakirlik ve noksanlık vardır yine de her köşede, gözden kaçırmak zor. bir tarafta yıkık dökük müslüman kent ve köyleri durur, öbür yanda ise halen heybetli, devasa sütunları olan antik roma harabeleri; bu ikisinin kontrastı çarpıcıdır. ahmet haşim'in bütün yakınmalarına rağmen bu fakirlik ve pislik, gelişmemişlik içinde de sadece anadolu insanının yaşamaya katlanabileceği, ancak anadolu insanının başka bir şey aramaya yeltenmeyeceği gerçeği vardır:

"yörükler müslüman ve türkçe konuşuyorlar. her ne kadar iyi niyetli ve uysal bir halk olsalar da, kültürel gelişmenin alt basamaklarında oldukları her hallerinden belli: köyleri düzensiz, pis. insanlar okuma, yazma ve sayma bilmiyorlar. bizim deve çobanı ahbaplarımız kaç yaşında olduklarını ve sürüde kaç deve olduğunu bile bilmiyorlar (...) kadercilikleri türklerin ve diğer müslüman halkların en ciddi zayıflıkları. her şeyi tanrıdan ve hükümetten bekliyorlar. türkler girişken ve yaratıcı olamıyorlar. eğer isterse ve mümkünse allah ve hükümet yardım eder diye düşünüyorlar. hükümet okullar yapsın, para versin, tüm kullarını korusun, baksın, yani gereken her şeyi yapsın diye düşünüyorlar (...) burada insanlar yokluğun ve sefaletin akıllara sığmayacak boyutlarını yaşıyorlar. lüks, rahat ve konforlu yaşam hakkında ne bilebilirler? her şeye rağmen kaderlerinde olanı çekmeye razılar; burayı, yani yurtlarını terk edip, kendilerine başka bir hayat aramıyorlar. bu kurak toprakları, cehennem ateşiyle yakıp kavrulan güneşin yakınlığını bırakıp gitmiyorlar. doğup büyüdükleri topraklarına ihanet etmiyorlar. türkiye'yi müslüman olan halklardan hiçbiri terk etmiyor." (horvath, bela, 1996, anadolu 1913, tarih vakfı yurt yay., istanbul, s:49-67.)

devamını okuyayım »