şükela:  tümü | bugün soru sor
  • çok da eski değil 10 sene öncesi bomonti'de bir apartman....

    levon amca amerikada emekli olmuş ve emekliliğini geçirmek için doğduğu topraklar olan türkiye'ye dönmüş ermeni asıllı birisiydi. mahallede gerek tonton görünümü, gerek gördüğü cocuklara 1usd harçlık vermesi; bazen de mahalle kahvehanesinde anlattığı hayat kesitleri sebebiyle sevilirdi. kimseye zararı olmayan, babaannemin de çok eski bir dostuydu.

    ...üniversiteye başladığım ilk yılda, hem babamın derslerimin kötülüğü sebebiyle dükkanına götürdüğü bilgisayarımın eve dönüşü, hem de bilgisayar oynamak için daha fazla zaman ayırabilecegimin getirdiği mutlulukla, emektar cihazımı yenileme zamanımın geldiğinin farkındaydım. tabi üniversite öğrencisi garibanlığı ve büyüklerime "bilgisayar için para ver" diyemediğimden ben de çok eski bir yönteme başvurmuştum. (bkz: kumbara)

    ...üzerinde "fakirin bütcesi" yazan o kumbara ile yaklasık 2 ay süre zarfında en azından bir kasa alacak kadar para biriktirmiştim. hiç zaman kaybetmeden dönemin donanım firmalarından hızlısistem'e gidip bilgisayar kasasını almıştım. taksiye verecek param kalmadığı için beşiktaştan bomontiye kadar kasa kolumun altında koyulmuştum...

    ...apartman girişindeki o pis kokuyu zannediyorum tam anlamıyla tarif edemezdim. insan belki de o kokunun bir ölüye ait olduğunu programlanmış bir şekilde anlayabiliyor her ne kadar daha önceden almamış olsa bile.

    malsahibi olan halama gidip levon amcanın dairesinden çok pis bir koku geldiğini söylediğimde belki de zaten o anda biliyorduk levon amcanın vefat ettiğini.

    türkiyede kimsesi olmayan levon amca halama, başına bir iş gelmesi durumunda ilk olarak amerikan konsolosluğuna haber vermemiz gerektiğini söylemiş, bu müracatın da pasaportu ile yapılması gerektiğini anlatmış. halam ve yeğeni olan ben levon amcanın kapısına dayandığımızda o tatsız koku, apartman boşlugundan görünen penceresindeki acık

    lamba ve halamda bulunan yedek anahtarın bize verdiği yetkiye dayanarak eve girdik.

    ...oracıkta yatıyordu işte. salonun ortasında yüzüstü boyunca yere uzanmış, düşerken muhtemelen sehbayı devirmişti. allah rahmet eylesin dedik ve başladık pasaportunu aramaya.

    her ermeni ailesinde olduğu gibi benim ailemin büyüklerinde de bankaya para koymama alışkanlığı vardı. hayatımın ilk ceyregi boyunca sifonun üzerinde istiflenmiş altınlar, çarşafların altından cıkan paralar ile büyümüş biri olarak, aslında önemli evraklarını da nereye koyduğunu bulmam cok da geç olmayacaktı. ilk önce portmantodaki paltoların cepleri, daha sonra sifonun üzeri, oradan da yatakodasını iyice aradım. hedefe ulaşamamış olmamın ve halamın daireye girmeyip de beni oracıkta cesetle başbaşa bırakmasından tırstığımdan olacak, levon amcanın üzerini aramak benim için son seçenek olmuştu.

    ...çekine çekine pantolon ceplerini ararken o kokuda öğürmemek için kendimi zorluyordum, o kadar zorlanmışım ki vitrini de açıp ikramlık cikolatalardan 1 tanesini de afiyetle cesedin yanında yemişim. şimdi düşününce hepsinin şokun bir etkisi olduğunu daha iyi farketebiliyorum sanırım. ceplerde cıkmayan pasaport için son seçenek levon amcanın üzerine giydiği gömleğin cebiydi. evet o an gelmişti, bir ölüyle yüzyüze karşılaşma daha önce başıma gelmemişti, zaten de kaçımızın başına gelebiliyordur ki.

    boynunun sol tarafında yaklaşık bir ayva büyüklüğünde oyuk vardı. o anda rutubetli dairenin krem rengi duvarlarında, rutubet izidir diye benliğimin baştan ignore ettiği o kahverengilikler kandı. işte o an bunun aslında bir ecel ölümü değil, cinayet ölümü olduğunu anlamıştım. hemen halama bağırdım ve hemen polis çağırıldı.

    önce olay yeri inceleme ekipleri ve savcı, daha sonra da adli tıp arabası geldi. parmak izleri araştırıldı

    ...ben en baştan daireye mal gibi daldığımı heryeri ellediğimi zaten beyan etmiştim. ama sifonun üzerinde de parmak izim olunca savcı cok fena kıllandı. aha işte benim son maceram buydu...

    polis amcalar beni ve halamı kibarca karakola davet ettiler, bu daveti de bize güvendiklerinden olacak ki eskortsuz bir halde gerçekleştirdiler. apartman çıkışında gazeteciler mikrofon uzattılar, sik görmüş yeni gelin gibi atladım ben tabi ölmüş cinayet vs dedim. halam kolumdan çekti beni karakola doğru. daha sonra öğrnecektim ki aynı gazeteciler bizim daireye kadar cıkmış, kızkardeşimden levon amcayla beraber cekildiğim fotografı da ertesi günü gazeteye basmak için almışlardı.

    ifademizi alan polis zaten cinayet mahaline kadar gelmiş ve benden cinayet silahını bulmak icin rehberlik etmemi isteyen memurdu. kendisine kazan dairesindeki kömürlüğe ve sonrasında da apartmanın arka cıkışına kadar eşlik etmiştim. ifademi aynen yazdırdıktan sonra imzamı attım ve cıkıp eve döndüm.

    cok büyük bir şans eseri, görgü tanıklarının da ifadeleriyle hicbir sekilde tutuklanmadan üstüme de bu olay kalmamış oldu. hikayenin sonrasında "ermeni asıllı bir amerikan vatandaşının bomontinin ortasındaki dairesinde 28 yerinden bıçaklanması ve paralarının calınması" emniyetin cok üzerinde durduğu bir olay olacak ki, katil de bir yıl gibi bir süre içerisinde yakalandı. sonra da zannedersem "ağır tahrik ve namus" gibi sebeplerden pek de astronomik olmayan bir ceza aldı ve şu anda da aramızda...

    yaklaşık bir ay sonra amerikan konsoloslugundan gelen görevlilere daireyi toparlamalarına yarıdm ederken, levon amcaya dair bir anı almak istediğimden masanın üzerinde duran bir tesbihi alıp, "bunu levon amcaya ben hediye etmiştim, alabilir miyim? " diye sordum. oradakilerin rızasıyla da tesbihi aldım.

    tesbih masamda, o günden beri değiştirmediğim bilgisayar kasamın yanında, levon amcayı hiç unutturmamak için dururken, bazı gecelerde yaşanan tramva sesbiyle, levon amcanın dairesine girdiğini duyar gibi oluyorum...
  • şimdiden ses getiren bir tiyatro mat oyunu. iki perdelik bu oyunda sefa yasin erkaymaz, yeliz pulat, bihter altay ve konuk oyuncu olarak arda karapınar rol alıyorlar. psikolojik gerilim gibi seyircimizin pek de alışık olmadığı bir tarzda sahnelenen oyunun yazarları güray baygıner ve emre aluç.

    oyun bir cinayete kurban giden genç işadamının evinde bir araya gelen maktul yakınlarının iç hesaplaşmaları üzerinden güç ilişkilerini, düşen maskeleri, ölüm söz konusuyken bile ne kadar alçalabileceğimizi başarılı bir reji ve kayda değer oyunculuklarla anlatıyor. sezonun görülmesi gerekenlerinden.

    ayrıca şükela bir de afiş tasarlamışlar.

    ben daha da bilgi isterim diyen varsa buraya buyursun.
  • cinayeti işleyen şayet siz iseniz asla geri dönmemelisiniz.

    "evladım, bu sigara izmaritlerini sen mi aşağıya atıyorsun?" diye sordu aşağı kattaki balkondan. deli misin be teyze? ne sigara izmariti? her gece balkondan aşağı kendimi atıyorum ya, o yetmez mi?! söylemedi mi belediye çalışanları? her gece bunca kudurmuş köpek neden çete gibi toplanıp binanın önüne akın ediyor sanıyorsun?

    bu sefer de 2 metre ötedeki balkona çamaşır asan bir diğer teyze ile göz göze geliyoruz. kadın durumdan hiç memnun değil. kadının gözlerinde asla inkar edemeyeceği bi tür beni yani şahsımı çitilemek, ardından çamaşır makinasında 2 defa üst üste yıkamak ve balkona asmak isteği var. kadına göre üzerime sinmiş sigara dumanından yeryüzü ancak böyle kurtulabilir çünkü. kadınlar beni yıkayıp balkonlara asmak, sonra da kışlıklar ile birlikte bir daha çıkarılmamak üzere dolaplara saklamak niyetinde mutabakata varmışlar.

    bu kez biraz fazla sıcak oldu sanki?

    yediğim ne varsa ağzıma geliyor. aralarında çekirdek kabukları ve kırık camlar birikmiş parkeler yerlerinden fırlayıp ayaklara batıyor. duvarlardaki posterlerin bantları sıcaktan eriyerek posterlerin aşağı doğru yamuk yumuk akmasına neden oluyor ve alevden moturu bozulmuş buzdolabının ağzından yerlere oluk oluk erimiş buz kütleleri boşalıyor. eriyen buz kütlelerinden birisinin üzerine bir kutup ayısı tünemiş, çaresizlikle karaya, yani kedi tüyü dolu kilimin üzerine nasıl çıkarım diye bakıyor. çok sıcak oldu..

    daha demin kar yağmıyor muydu ama?

    biz bir cinayet işlemiştik, hatırlıyor musun? elbette hatırlarsın; gökyüzünden düşerken yıldızlar üzerinde uçan ışık arabalarını beraberimizde düşürmüştük.

    nasıl hatırlamazsın?

    cinayetin ortasında kalan tapınakların duvarları üzerine, "karamazovlar 3 değil, 4 kardeş!" diye karalamıştık ve sonrasında üzerine ağaç evi kurulmuş ağaçlara tırmanıp batteniyelerin altına sarılmış, cep fenerlerimiz ile henüz yazılmamış kitaplardan satırların altını çiziktirmiştik. "hay sikim, bu ağaçlar neden konuşmaz bizimle?" diye küfretmiştim ben. hatırladın değil mi? cinayet mahallinden kaçarken sen iyicene dellenmiş ve otobüs durağındaki cama sert bir tekme savurarak "eeeh, sikerim böyle düzeni! yaşasın anarşi!" demiştin ve ardından kırılan camın gümbürtüsü ile cesaretini yitirip korku dolu gözlerle hızla oradan topuklamıştın. kaçmak için acele etmedim ardından; kırılmış cam parçalarını alıp, "cam ve can kırıkları"na dair simgesel cümleler kurmaya doyamamış buruşuk kalpli insanların evine camdan kurşunlar yağdırmıştım.

    gömleği geç, yürürken sıcaktan ve nemden artık derim sırtıma yapışmış. "büyük çekiliş bu akşam, siz de bir bilet almaz mıydınız?" diye soruyor ayaklı milli piyangocu. "çıkmayacak" diyorum, "nerden biliyorsunuz? belki de sıra bu kez sizde?"

    bu adama şimdi gel de anlat kolaysa; benim gibilere bu hayatta şansın ve mutluluğun bahşedilmemiş olduğunu. benim gibilerin bu dünyaya kendilerinden önceki büyük savaşların yasını tutmak ve yaşayan gerçek insanları uzaktan izlemek için doğduğunu.. köhne bir barda hiçbir şey düşünmeden, sadece çalan müziğin içinde kaybolarak sarhoş olup sigara tüttürmek dışında yapacağımız her şeyin bize lanet ve uğursuzluk ve hayalkırıklığı getireceğini..

    nihayet geldim işte; cinayet mahallinde, cinayeti işlediğimiz yedikapı kütüphanesi'nin önünde duruyordum. ancak kütüphane yerinde yoktu. bunun yerine; koskoca yabancı bir bina vardı. gözlerimi ovuşturarak sabah olup bitenleri hatırlamaya çalıştım; hayır, bugün içmediğimden gayet emindim, o halde nerdeydi bu allahın belası kütüphane? başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. yoksa? caddedeki kalabalığı ve binanın önündeki insanları kızıl denizi ikiye yaran musa gibi ayırarak binadan içeriye daldım.

    olacak iş değildi!

    yedikapı kütüphanesi'ni yıkarak yerine 132 katlı bir kitabevi dikmişlerdi. içeriye daldığım katta onbinlerce kitap ve bir o kadar da diğer katlarda olmalıydı. telefonuma sarıldım.. metin?! o biliyor muydu ne olup bittiğini? telefon iki kere ya çaldı ya da çalmadı, karşıdaki ses, "efendim?" dedi kayıtsız bir şekilde. koskoca yedikapı kütüphanesini yıkıp geçmişlerdi ve metin hala kayıtsız bir şekilde telefonunu açıp "efendim" diyebiliyordu, ne olup bittiğinden anlaşılan haberi yoktu..

    -kütüphane! kütüphane gitmiş metin!?!
    +evet..
    -senin bundan haberin var mıydı?
    +evet..
    -neden bana söylemediniz?
    +çok sarhoştun oğlum sen, uyandırmaya kıyamadık.
    -ama..
    +aması yok abi, kütüphane gitti.
    -peki yedikapı kitabı? işlediğimiz cinayetleri onun içine yazıp öldürdüklerimizi o kitabın içine saklamıştık.. kitaba ne oldu?
    +asıl olan tek kitap ha.. olum haberin yok mu? 12. yüzyılın başlarında yedikapı kitabını yüzbinlerce, milyonlarca parçaya ayırıp parçalarından sayısız yeni kitap ürettiler.
    -öyleyse bu kitaplar..
    +evet, hepsi de yedikapı kitabından geriye kalan satırlar..
    -ama..
    +oğlum diyorum ya, sen çok sathoştun. isa adındaki peygamberi hatırlıyor musun? hristiyanlık bütün dünyaya yayılıp şamanlar ve paganlar yerküreden ayrılıp süpernovaların içindeki gerçek evlerine dönmeye başladığında sen gitmeyi reddetmiş ve kendini içkiye vermiştin.
    -ama.. evet.
    +en son kaçıncı yüzyılı hatırlıyorsun?
    -emin değilim. 17. yüzyılı hatırlıyorum. arilerin uzak doğuya çekildiği zamanı.. ve.. metin, ve.. metin gerisini hatırlamıyorum.
    +söyleyemedik abi sana. çok sarhoştun. zaten sürekli ağlıyordun, 13. yüzyıldan bir sevgiliye.. oğlum, bunca yüzyıldan sonra neden geri döndün ki sanki?
    -bilmiyorum metin, işlediğimiz cinayetler.. neler yaptığımızı, kim olduğumuzu artık hatırlayamıyorum bile. yaptığımız korkunç ve güzel şeyleri yeniden kitaptan okumak istemiştim.
    +çok geç abi, çok geç..
    -sen neredesin metin? bayılacağım sanırım. nasıl izin verdiniz bunların yaşanmasına?
    +ben? oğlum sen gerçekten iyi kafayı bulmuşsun.. vedalaştığımız günü hatırlamıyorsun değil mi?
    -hayır! nolur sen de hayır de!
    +malesef evet.. 19. yüzyıldan bu yana süpernova bulutlarının içindeki kozmik evimizdeyim yeniden. dönersen eğer, seni burada özleyenler var.
    -metin, geri dönemem. anlamıyorum. herkes gitti mi?
    +bildiğimiz kadarıyla kuzey tanrılarından dünyada kalan bi tek sen varsın. ama bak, özlediğin ve özlemediğin her şey burada.
    -hayır, bitti mi yani şimdi kadim zamanlar?!
    +abi..

    demek kadim zamanlar bitmişti. cep telefonunu sinirle tezgahtaki kitap yığınlarının üzerine savurdum. elimi uzatıp tek ve asıl olan kitaptan geriye kalmış kitaplardan birisini alıp hızlı hızlı okumaya başladım. korkunçtu! yedikapı kitabını öyle bir parçalamışlardı ki, üzerinde "1934 berbat bir yıldı" yazan kitaptan okuduğum satırlar yedikapı kitabının açlığını doyurmuyor, daha da önemlisi, işlediğim cinayetleri hatırlamama yardımcı olmuyordu.. onca öldürüp attığımız ceseti ve elde ettiğimiz zaferleri bu satırların arasında bulamayacaktım..

    -beyim, neyi aramıştınız siz, iyi misiniz? diye sordu yanımda beliren bir adam, elinde az önce tutup fırlattığım cep telefonundan parçaları taşıyordu. evrenin yaratıldığı ilk saniyede sonsuza dek yitirilen bir şeyi aradığımı ona nasıl anlatabilirdim? bayılacak gibi hissediyordum.

    demek bitmişti her şey? demek sandalyeler masaların üzerine kaldırılmış, ışıklar kapatılmış ve kapı kilitlenerek kainattan ayrılınmıştı ha?!..

    "evladım, bu sigara izmaritlerini sen mi aşağıya atıyorsun?" diye sordu aşağıdaki balkondan. cevap versen lafa tutar, cevap vermesen daha çok bağırırdı bu teyze şimdi.. aşağı doğru eğilerek, "hayır teyze" dedim.. sözlerim boğazıma tıkandı. "hayır teyze" dediğim kadın, en fazla 35 yaşında ve benden en fazla 2-3 yaş daha büyüktü. lakin buna karşın şimdiden 2 çocuk annesiydi ve 35inde olmasına karşın vücudu çoktan bir anadolu kadınının doğal hatlarını almaya başlamıştı, yani; bu yaştan koskoca kalçalı armut gibi 43 yaşında gösteren bi kadın olmuş, yüzü erkek gibi katı kutu bişii olmuş ve gelişi güzel başını kapadığı kumaş parçası ile daha 35inde hayattan emekli olmuş ve "teyze" görünümünün hakkını vermeye başlamıştı.

    "üst kattakiler atıyordur" dedim sigaramı söndürüp içeriye girerken. karşı balkona çamaşır asan kadın ilk sıkıştırdığı yerde beni çamaşır makinasına atmaya yemin etmişti. gözlerinden anladım.