şükela:  tümü | bugün
  • islam dünyasının ilk anarşisti. sarınacağı kefenin dahi devlet malı olmamasını istemiştir.
  • kabe'de açıktan ilk ayet okuyan garip sahabedir.
    mücadeleci, serden geçti bir kişiliği vardı. sadece allah'a hesap verecek olmanın bilgisi hayat boyu onu yalnız bırakmamış, hz muhammed'in övgüsüne mazhar olmuştur.

    yeni kuşak islamcı gençler nedense ebu zer'i pek sevmektedirler. kendilerini ebu zer soslu romanlarla şiirlerle avutmaktadırlar. onun batıl karşısındaki, abidevi direnişi özenilecek bir davranıştır ama arkasından bıraktığı manayı görmezden gelmek ya da işine geldiği gibi yorumlamak, ebu zer'in kemiklerini sızlatmaktan başka bir işe yaramayan riyakarlık olacaktır.
  • ebu zerr; islam tarihinde, sosyal düzene en keskin itirazlarıyla ve dürüstlügüyle yer etmiş hz.ali ile özel bir frekans içinde yasamıs ilk direnişcidir. hz. peygamber sadece yalnız yasayıp yalnız ölüp yalnız hasrolacagını söylememiş, dogrulugundan da süphe edilmeyecek bir müslüman olarak nitelendirmiştir. islam'la tanışması farklıdır. gıffar kabilesinin yaramaz cocugu biraz da içinden gelen bir ilhamla solugu mekkedeki adını sıkca duydugu peygamberin yanında almıştır. hz. ali ile tanışır resul ile yıllardır tanısıyormuscasına selamlasır. hz. muhammed*'in ölümünden sonra baslayan bozunmanın en önemli damarlarından birini görmüş hz. osman ve muaviye'nin saraylarında sürdügü sefa'ya olanca gücüyle karsı cıkmıstır. olmadık eziyetlere zorlamalara ve sus payı hediyelere muhatap olmustur. ancak o susmamış; aç yatan insanlar varken altın süslemelerle kendine saray yaptıran muaviyeye rahat vermemiştir. halife makamı verilmiş hz. osman'ın pasif kalısını içine bir türlü sindiremez. insanlara anlattıklarından dolayı, muaviyenin emriyle sırf yolda ölsün diye kızgın çölde yolculuga zorlanmıştır, ac susuz, yaşlı bir deve üzerinde sürgün yolculuklar yapan bir ihtiyar haline gelmiştir ama yine de pes etmemiştir. karısı ve hasta cocuguyla çöle cekilir, onca zor durumda olmasına ragmen makamlardan gelen hiç bir hediyeyi yardımı kabul etmez. yokluga ve çölün zalimligine dayanmayan cocugu ölmüştür. metanetini yitirmez isyan etmez, kendiside hastadır ve her zaman arkasında duran karısıyla kalakalmıştır. tek varlıgı olan kilim cadırının önünde acımasız kumların üstünde yatmaktadır... ölümü yaklaştıgında karısına; sarılacagı kefenin devlete ait olmamasını vasiyet eder. birkaç gün sonra ebu zerr ölür. bu esnada oradan gecmekte olan müslüman bir kafile yardım etmek; cenazeyi kefenleyip defnetmek ister, karısı makam sahibi olmadıklarını öğrenince razı olur. yalnız yasamıs yalnız ölmüştür ebu zerr.
    ebu zerr'in itirazları yerindedir. zekat, yardımlaşma ve fakiri kollama adına proleteryanın sözcüsü gibi kabul edilir islami komunizm kavramından bahsedilir. ancak itiraz edilecegi nokta itirazındaki yıkıcılıktır ya da zorlamadır. hz. osman ve muaviye dönemindeki yanlışlıklar süphesiz vakidir, devletin zenginden alıp fakire vermek gibi bir yetkisi olamayacagını anlamakta güclük çekmiştir. ebu zerr'in resul'den yada ali'den bu konudaki farkı budur. ebu zerr katı yapısından dolayı bu olgunlugu yakalayamamıştır. zekat bir ibadetse gönülden olmalıdır fakat o devletle nizamla bunun olmasını beklemiştir.
    bir devrimciden ziyade bir direnişci olarak kabul etmek daha dogru olacaktır, inandıgı degerin aksi olanına ve ondan geleceklere direnmiştir. islamın özündeki bir dogrunun "pratige" dökülmesine mushaf'ta kalmamasına cabalamıstır bu yüzden şia anlayısı ebu zerr'i benimser. savascı ve mücadeleci yapısının cezbediciligiyle sadece bu direnişe imrenmek yetersiz ve basit kalacaktır. ebu zerr'in hikayesini ögrenmek için ali seriati'nin ebu zerr isimli kitabı isabetli bir tercih olacaktır. birde suriye yapımı filmi vardır ki son derece kötü, içerigi zayıf ve basittir.
  • hz peygamber; zina ve hırsızlık yapan da cennete girecektir, buyurunca ebu zerr hiddetlenmiş (nasıl olur yahu anlamında) arkasından hz peygamber eklemiş, "ebu zerr kızsa da..."
  • türbesi istanbuldadır. ayvansaray’da ağaçlı çeşme sokağı ile marul sokağı’nın buluştuğu yerdeki ebu zerr el gifari camii’nin bahçesi içinde yer almaktadır.

    edit: böle demişiz ama yanılmış olma olasılığımız büyük. isim aynıdır ama bilinen ebu zerr hazretleri midir onu bilemiyorum.
  • evinde yiyecek ekmegi olmadıgı halde, isyan etmeyen adama sasarım diyen yaşlı çöl prensi.
  • "cenazeme devlet memuru gelmesin" diyen iman-akıl-fikir babalarımızdandır.
    yalnız yaşamıştır, yalnız ölmüştür ve yalnız haşrolunacaktır.
  • ali seriati'nin her firsatta hayranligini dile getirip islam gencligine ornek diye takdim ettigi yuce bir peygamber dostu.
  • çölde bir yalnız âdem

    onun gibi belki daha sekiz on kişi vardı orada. birbirilerini tanıyorlar mıydı, bilemiyoruz. hepsi değilse de, birkaçı birbirini tanıyor olabilir. önemli olan bu değil, önemli olan, onlardan her birinin kendini tanıyor olması. onlar cahillik alışkanlıklarının çoğuna bulaşmamış olarak duruyor. deve dikenleri, taşlar, kum tanecikleri onlara "hanif!" diye fısıldıyor, bu fısıltıyı işitiyorlar, kulak kabartıyorlar ve..

    çöl.. bu kelimenin anlamına nüfuz edilmesini diliyorum. bu kelime, gündüz, her tarafından isin, buharın, serabın, tütsünün belirdiği, sıcağın kavurduğu, taşların her birinin bir ateş parçası haline geldiği, insanın cihetsizleştiği, gideceği yeri bilemediği ve orada niçin bulunduğunu unutarak şaşkınlaştığı yerin adıdır. gündüz ne denli sıcak ve kavurucuysa, gece de o denli serin ve üşütücüdür. ne ki, gök avuçlarınızın içinde durur. elinizi uzatsanız tutacağınız yıldızlar insana bir kulaçlık mesafededir. çölde, bir gece, bir tek gece geçirmek, bir insanın bilge olmasına yeter. insanın dili orada açılır. orada kekemelik kalkar. orada hatiplik başlar. selâset başlar. çölde bir gece geçirmek demek, insanın kendine dönmesi, kendini tanımaya başlaması demektir. orada yalnızsın. orada, başkalarıyla olsan da yalnızsın. yıldızlardan hangisini gözüne kestiriyorsan oraya kadar uzanıp geceyi orada geçirmen mümkündür. o yıldız ki, çöl ufkunda parıldamaktadır, hem de bir maytap gibi pıtırcıklı sesler çıkartarak seni kendisine davet etmektedir. işte o davete icabet ederek o yıldıza kadar uzanıyor ve çöl gecesini orada geçirmeye karar veriyorsun. o yıldızın, çöl ufkunda seçilen parıltılı görüntüsüne rağmen, biliyorsun ki, orası karanlıktır ve tam da gecenin sakin, yatıştırıcı bir gecenin geçirileceği yerdir. oraya kadar uzanmakta ve geceyi orada geçirmekte beis yoktur.

    ah, adın ebuzer miydi? böyle kaç çöl gecesini kendini yıldızdan yıldıza vurarak ve tek ve bir olduğunu onadığın allah'a yalvararak geçirdin? kaç gecenin serinliğinde ve kaç gündüzün kavurucu sıcağında kendini yerden yere çaldın? yalvardın. kanlı gözyaşlarını akıtıp sevgini o'na doğru uzatmaya çalıştın. ama bilisizliğini biliyordun. bilisizliğini bilmek seni kahrediyordu. keşke hiç bilmeyeydim, diye düşündüğün az mı oldu? bilisizliğini bilmek ayrı, hiç bilmemek ayrı.. bunu fark ediyor ve kendini, çölün, ayaklarının altındaki kızgın taşlarına çalıyor, yalvarıyordun. bağrını yumruklayarak yakarıyordun: "tanrım, ben seni biliyorum. sen varsın. sen birsin. ama bununla yetinemem ben. ben, sana tapınmak istiyorum. bana bunun yolunu göster!" bu, basit, yalın bir talep ve niyaz değildi. bu niyazın içinde bir buyruk gizliydi. o buyruk, içinde gizlenmiş ve daha âdem peygamber toprakla su arasındayken ona üflenmiş o ruh'un sana kadar uzanmış olan anlamında gizil olarak duruyordu ve sen o ruh'a bu buyruğu iletiyordun. yalnızlığının nasıl da bilincindeydin. nasıl da kimsesizdin. kabilen, o talancı, o eşkıya kabilen o sırada senden ne kadar uzaktı ve sen ondan ne kadar uzak ve ona ne kadar yabancıydın! dünya denen bu uzaklık ve yabancılık seni ömür boyu izleyecektir. içten içe, üzülmeden, ama bunun açmazını, trajiğini hep yaşayarak bir ömür geçireceğini nasıl da biliyordun! kardeşinin, mekke'den getirdiği haber, daha doğrusu getirmeyi başaramadığı haber sana yetmişti ve sen işaret'i almıştın. sevgiliye: "essalamualeykum!" demeye can atıyordun. bu, müslümanca selamlaşmanın ilki olacaktı ve kıyamete değin bu selam veriş biçimi senin söylediğin üzere devam edip gidecekti. sen, çölün, çöldeki kum taneciklerinin sana "hanif!" diye seslendiğini işitmiştin, o sese kulak kabartmıştın.. ve onun seni davet edeceği yeri bekliyordun. işte, muradına nail olmanın zamanı gelmişti. kâbe'ye gitmek üzere davranmalıydın. bundan sonraki hayatın çok daha meşakkatli geçecekti. bundan sonra, bu yeryüzünde sana rahat yüzü gösterilmeyecekti. sen, fıtraten cömerttin. sen, yatsı vakti yanında olan bir çuval altını sabah vakti dağıtmış olurdun. sen, ele avuca gelmezdin, gelmezsin. sen, karşındaki kim olursa olsun, eğer ondan hesap sorulmak gerekiyorsa, onun yakasına yapışmaktan perva duymazdın. medine'de evler iki kat yapıldığında, halife'nin yakasına yapışmakta çekingenlik göstermedin. ama hakkın ve adaletin ne olduğunu da biliyordun ve ondan aldığın cevaba boyun eğerek o beldeyi terk etmede de zerre kadar ürkeklik göstermedin. biliyordun ki -bu sana yıllar önce bildirilmişti- senin bu dünyadan nasibin bir kâse süt olacaktır ve sen yalnız yaşadığın gibi, yalnız da ölecektin. işte şimdi, sana bildirilen vadenin yettiğini sezinliyordun ve kendine verdiğin -veya yıllar önce sana o'nun tarafından yöneltilmiş olan- o buyruğa uyarak yeniden çöllerin gizli derinliklerine yöneldin. orada kaç gün, kaç gece bekledin allah bilir.. dudakların susuzluktan kurumuştu. oracıkta, toprak bir kâsede azıcık süt vardı. sütle dudaklarını ıslattın, bir iki yudumcuk içebildin. ve orada bulunan kızına sordun: "bak bakalım, ufuklarda gelen giden, görünen var mı?" ve kızın, gözleriyle ufukları tarayarak sana bildirdi: "uzaklarda dört kişi görünüyor babacığım.." yüzün, o, haksızlıklar karşısında kasırga gibi esen yüzün, tatlı bir tebessümle yumuşadı. ve için, her zaman olduğu gibi haşyetle doldu: "sadaka resulullah!" dedin. bu fani dünyada son bir kez daha allah'ın resulünü tasdik ediyordun. bakışlarını kızına çevirmeye çalışarak yorgun, ama huzurlu bir sesle fısıldadın: "onlar beni defnetmeye geliyor…"

    rasim özdenören 11 ağustos 2005 yeni şafak