şükela:  tümü | bugün
10 entry daha
  • her dinî yapı kendi terminolojisini bariyer olarak kurmak durumundadır. stoa disiplininin dinî yönüyle ilgili olarak sık dile getirilen bir analoji vardır: stoa felsefesi bir bahçeyse; mantık çit, fizik ağaç, insana ilişkin etik de meyvedir. hedeflenen meyve olduğuna göre, temelde yapı insandan hareketle insanı hedeflemiş olur; onun dışındaki her çaba bizzat onun bekâsı adına çalışır. hıristiyanlık da kendi bahçesinin temeline insanı yerleştirdiğine göre (hatta bu yüzden insanın yaşadığı yeryüzünü evrenin merkezine yerleştirmeye meyilli oldular) bu crucifixion hikâyesini de aynı minvalde değerlendirmemiz, yani hıristiyan etiğinin sadece bir aracı olarak görmemiz gerekebilir. oysa tam ters bir şekilde, çarmıha gerilmiş isa imgesi, bütün hıristiyan imgelerinin merkez noktası gibi düşünülmüştür. hatta çarmıhın kendisi öylesine yüceltilmiştir ki, dinin bizzat kendisi işkencenin üzerine inşa edilmiş bir nevi acı felsefesine dönüşmüştür. (#16453756 no 'lu entiride aktardığım gibi, stoacı self-discipline nosyonunun, hıristiyanlıkta self-sacrifice'a dönüşmesi de bu acının kaynağına dair bize bilgi verir.)

    sadık hıristiyanların gönlünü bu denli çilehaneye dönüştüren bilincin stoa'daki köklerini kabaca vurgulamaya çalışmıştım: acı/#16453756. peki, gerçekten de acı çekmenin felsefesi olur mu? hıristiyanlık nezdinde bunu görüyoruz; peki siz hangisini tercih ederdiniz, insanın nezdinde acı çekerek kurtuluşu getiren tanrı'yı mı yoksa ilahî aracılığı dışında tümüyle size benzeyen bir peygamberine acıyıp onun yerine başkasının çarmıha gitmesini sağlayan kollayıcı tanrı'yı mı (nisa suresi : 157 "biz, allah'ın resulü meryem oğlu isa mesih'i öldürdük" demeleri yüzünden. oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece o onlara benzer gösterildi. onun hakkında tartışmaya girenler, onunla ilgili olarak tam bir kuşku içindedirler. onların, ona ilişkin bir bilgileri yoktur; sadece sanıya uymaktalar. onu kesinlikle öldürmediler.)? burada crucifixion bir katalizör görevi görüyor sanki. tanrı hangi durumda daha yetkindir? müthiş bir paradoksla ya da muammayla karşı karşıyayız; insan ikisinden birini tercih edebilir ya da ikisini birden elinin tersiyle itebilir. bana kalırsa, neticenin ve tercihin hiçbir önemi yok; bu muammanın oluşmuş olması bile yeterli derecede heyecan vericidir. çünkü insanın dini tasarım yeteneğinin etik kaygılar güttüğünü görmemek için neden-sonuç ilişkisini anlamamak gerek. insanın buradaki kabulü, onun buna ihtiyaç duymasından besleniyor. şimdi bunu açayım.

    meşhur propagandistlerden philip yancey'in o "adından belli" kitabında kuran'daki omnipotens tanrı'nın, isa'nın çarmıha gerilmesine izin vermeyecek kadar "hoşgörülü" (gentle) oluşunun, hıristiyanlığın özündeki temel düşünceyle çeliştiği söylenir (where is god when it hurts? a comforting, healing guide for coping with hard times, zondervan press, michigan 1997, p.236). buna göre (kuran'da anlatılanın aksine) tanrı'nın crucifixion'da isa'ya hoşgörülü davranmış olduğu düşüncesine gerek yoktur; zira zaten bizzat tanrı'nın kendisi isa'nın bedeninde insanlığı kurtarmak adına crucifixion'a razı olmuştur (a.g.e., p.236). yani tanrı, crucifixion esnasında yukarıda/uzakta değil, bizzat olay yerinde insanlık adına bulunmaktadır. yine aynı yazarın luther'den aktardığı bir deyim ise yine bu terminoloji kapsamında pek anlâmlıdır:

    "haç/çarmıh tanrı'nın tanrı'yla boğuştunu gösteriyor."

    şunu da ekliyor: "isa sadece bir insan olsaydı, başına gelen bu durum tanrı'nın acımasız olduğunu kanıtlardı; oysa tanrı çarmıhta bu dünyanın acı yükünü yüklenmiş, özümsemiştir."(a.g.e., p.236) burada asıl absürt görünen ise (bu kelimeyi bilinçli olarak tercih ettiğimi ve ne demek istediğimi tahmin edersiniz: credo quia absurdum) isa'nın crucifixion evvelinde, esnasında ve sonrasında her daim tanrı'nın oğlu veyahut bizzat kendisi olduğu düşüncesinin "kesinlikle" kabul edilmiş olmasıdır. bu terminolojiden hareketle "isa sıradan bir insan olsaydı..." diye başlayan olmamış geçmişe dönük cümleler kurulabildiğine göre, ön-kabul varılan neticenin önüne geçmiş durumdadır. ben burada durumun kendisini, ön-tasarıma uydurma çabası olarak görüyorum. kuran bunu, tanrı'nın bir peygamberini kollaması olarak tasarladığından, onda çok daha kapalı bir şekilde tasarımı anlâmlı kılma çabası vardır, diyebilirim. oysa hıristiyan terminolojisinde bu tasarım bir ön-kabulün gerekliliğini alenen haykırıyor. "o zaten tanrı'nın oğlu/kendisi olarak orada 'kurtuluş için acı çekmeye' hazır bulunuyordu... bir üst tanrısallıktan aşağı kademedeki insana yönelmiş bir 'gentle' durumuna gerek yoktu" denilmiş oluyor. bu da dinî tasarımın ne denli insanların anlayabilecekleri ölçüye çekildiğinin ve yukarıda bahsettiğim stoa felsefesinde mantığın üstlendiği görev gibi, hıristiyan din dilinin savunma mekanizmasının bir rasyonaliteye dayandırıldığının müthiş ispatıdır. belki tanrı'nın var olup olmadığını ispatlayamayabilirsiniz (bkz: tanrının olmadığı kanıtlanırsa olacaklar/@jimi the kewl) ancak tanrı'ya dayanan/dayatılan tasarımın arka plânında hangi amacın yattığını ya da oluşum sürecini çözümleyebilmeniz mümkündür. öyle ki insandaki güdüklük, tanrı'daki yüceliğin sebebidir.

    ben crucifixion'ın, milyarlarca insanın yüreğine seslenen bir dinin en önemli sembollerinden olması dolayısıyla, insanlığın ortak tasarım yetisine çok önemli bir hizmetinin olduğunu düşünüyorum; o da aziz anselmus'un cur deus homo'da (tanrı neden insan oldu) detaylı bir şekilde işlediği gibi, tanrı kelâmını bizzat güdük insanın var oluş sıkıntısına çare olabilmek için insan bedeninde çarmıha gerilmeyi göze alan bir kudrete yedirmesidir. bana kalırsa batı avrupa'nın modernliği işte bu yüzden burada, yani hıristiyanlığın isa'sıyla başlar. kuran'daki isa ise bu tasarımla karşılaştırıldığında, deyim yerindeyse bir geri adımdır. tanrı yeniden insan zihninde insandan koparak, en fazla "bağışlayıcı" olabilecek bir omnipotens olmuştur. bunu evvelce insan aklı/@jimi the kewl entirimde dile getirmiş ve asıl "tanrım beni neden yalnız bıraktın?" diye sorması gerekenin hz. muhammed olduğunu söylemiştim. öyle ki bana şah damarım kadar bile yakın olan kudret (kaf suresi, 16: yemin olsun ki, insanı biz yarattık. nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. biz ona, şah damarından daha yakınız.) en azından benimle bütünleşmeden, bana "yakın" olacak ölçüde uzak olmasıyla beni yalnız kılmış demektir. lütfen ebedî yalnızlığınızı düşününüz; size yakın olan şey bile en nihayetinde "siz" olmadığından, aklınızın alamayacağı bir ölçüde size uzak demektir (ortega y gasset "bir kişi size ne kadar yakın olursa olsun, onun diş ağrısını hissedemezsiniz" diyordu). zira yakın'lıkta bile arada bir mesafe var anlâmı yatar, siz'likte ise siz olma durumu ebedî yalnızlığınızın başka bir biçime dönüşmesi anlâmına geliyor. en azından onunla yalnız olmuş olursunuz, sıradan isa ile tanrısal isa'nın crucifixion'daki durumu gibi.
4 entry daha