şükela:  tümü | bugün
  • daha 1 sene öncesine dek dünya gözüyle bir konserlerini bile izleyememiş olduğuna hayıflanıp durur ve bu fırsatın yıllar öncesinden kaçmış olduğunu düşünürken o inanılmaz sürprizleri, yani sayılı konserler için geçici "reunion" haberlerinin akabinde hayatını sapıkça tamamen bunlara göre organize edip, an itibariyle dünyanın orasında burasında tam 6 ayrı konserlerini izlemiş (ki, hiçbir müzisyeni bu sayıda izlememişimdir bu yaşıma dek) ve çok kişiye tuhaf gelebilecek kendi çapında bir rekor kırmış biri olarak efsanevi "gy!be canlı performansları" hakkında birkaç laylaylom söz diyesim ve bu entrimi de başucu eserlerimin tepesine oturtasım var...

    - yıllar içinde, dinleyicilerini çaktırmadan pek güzel eğitmişler.. belki de ürkütmüşler.. günün 24 saati kafayı çekenlerin bol olduğu butlins'deki atp konserlerinin arka sıralarındaki bir avuç gürültücü genç güruh haricinde, konserleri başladığında kimsenin çıtı çıkmadı bitene dek.. alkışlarken bile temkinli neredeyse insanlar.. oysa ki, çığlık atası filan geliyor insanın bazan.. sıkıysa at...

    - elemanlar gayet halk adamı, gayet mütevazı, gayet kasıntısız.. çoğunun yüzünü de kimse tanımadığı için konser öncesinden başlayarak rahat rahat ortalıkta fink atıyor, belki birkaç kişiyle laflıyorlar arada..

    - konserlerinde hiçbir şekilde izleyiciyle iletişime geçmiyorlar.. en ufak bir "şunu yapmayın, bunu etmeyin" uyarısı, bir tepki ya da "iyi ki geldiniz, iyi ki varsınız, siz olmasanız biz olmazdık" tarzı laf, tavır, vb. yok.. geliyorlar, ses kontrolünü de yaparak başlayıp, ilk şarkının nerede başladığı anlaşılmayacak şekilde çalıyorlar, gidiyorlar.. bazan çıkışta bi tanesi seyircinin coşkusunu ve alkışlarını görünce biraz da ayıp olmasın niyetiyle sanki, eliyle hafifçe bi selam çakıyorsa çakıyor, o kadar...

    -bu adamlar her sahneye çıktığında aynı şeyi hissettim: sanki mutsuzlar yahu oradayken! tamam, çiçek-böcek-aşk şarkıları yapmıyorlar, dertleri tasaları var ürünlerini verirken de; yarattıkları şeyin öneminin farkında değilmiş gibi görünmeleri bir yana, düpedüz sıkılıyor gibiler çalarken! sırf bizi memnun etmek için toplaşmış, onca meşakkate katlanmışlar gibi filan hissettim, üzüldüm onlar için valla.. oysa ki efrim'e bu geçici birleşmenin kendi istekleriyle mi, sevenlerin baskısıyla mı gerçekleştiğini sorduğumda her ikisinin de etken olduğunu söylemişti...

    - konserlere ya storm, ya moya'yla başlıyorlar gördüğüm kadarıyla.. storm ve world police and friendly fire'ı hele, çalmadıkları akşam olmadı galiba.. bi de, moya, the dead flag blues'un the cowboy'u, east hastings, bbf3 ve 09-15-00 (kısa olanı) beşlisinden 3-4'ünü mutlaka çalıyorlar her seferinde.. zaten 7-8 şarkıyla 2 saat tükendiğinden, geriye de pek bir şey kalmıyor.. benim canıma minnet... de... 6 konserden sadece birinde mi "she dreamt she was a bulldozer" çalınır bre kitapsızlar?!

    - storm zaten ilk göz ağrımdır her zaman ama ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha anladım.. düşündüğümden de çok seviyormuşum.. hele o projeksiyonlarda ikide bir kafası karşımıza çıkan kedicikle bütünleştiğinde.. storm kedisi.. fırtınadan önceki sessizcik...

    - world police'in yangın yangın, alev alev projeksiyon görüntüleri tam anlamıyla muhteşem ve şarkıyla anca bu kadar örtüşebilir...

    - seyirci olarak kıçını da yırtsan, asla ve kat'a bis yapmıyorlar.. bunun, zaten o dakkaya kadar 2 saat civarı çalmış olmalarıyla ilgisi olabilir belkim...

    - bir kiliseyi konser mekanı olarak seçmekle hayatlarının en doğru kararlarından birini vermişler.. bizler için de hayatlarımızın en unutulmaz olaylarından birini yaşamayı garantilemişler bilerek ya da bilmeyerek...
    konserin başlamasına 1-2 saat kala sahnenin kurulu olduğu platformda, amfinin hemen yanında kilise görevlisi (rahiptir herhalde, ne bileyim) önünde toplanmış 10-15 kişiye kutsal kitaplarından bir şeyler okurken, kimileri duvardaki resimlerin, heykellerin önünde duasını ederken, öte yanda grup elemanlarından 3-5'inin oturmuş laflıyor olması, o sıra dave bryant'ın da az ötede bir sıraya kulağında kulaklığıyla yayılarak gözlerini kapatıp bir şeyler dinliyor olması ilginç ve hoş ayrıntılardı...

    - konser hatırası olarak satılan bir avuç materyal (tişörtler, anarşik broşürler, kitapçıklar) oldukça enteresan ve kayda değerdi.. üzeri özel gy!be tasarımı olduğu her halinden belli baskılı tişörtlerin organik pamuktan ve çevre dostu bir üretim sürecinin ürünü ve peru malı olduğunu, detayların ne kadar ince düşünüldüğünü belirtmek için eklemem gerek...
    (bkz: http://www.alternativeapparel.com/…nsciousness.aspx)

    - canına yandığımın efrim'i illa kırmızı kaşkolunu takıyor...

    - dave bryant genelde sırtını dinleyiciye dönerek kaptırıyor kendini ortama konser boyu.. konser esnasında ve dışında oldukça depresif görünen bir tip.. haddinden fazla da yakışıklı bir suratı var...

    - sophie dediğin sanki ciddi bir devlet memuru.. grubun toparlayıcısı, onların sapıtmasını engelleyen veya sapıttıklarında ortalığı toparlayan bir anne edasıyla ve her daim hafif kamburuyla çalıyor da çalıyor.. ayıp olacak amma, kılık kıyafet de pek sakil...

    - biri genç, biri yaşlı iki davulcu var.. yaşlıcana olanı sokakta görsen, "gy!be elemanı bu" deseler mümkünatı yok inanılmaz.. sahnede gördüm, hala inanamıyorum...

    - brooklyn masonic temple'daki ilk gecelerinde epey uçmuşlardı.. ne öncesi, ne sonrasında hiç kafalarını bu denli iyi görmedim.. birkaç kez efrim sandalyesinden düşecek sandım öyle bacaklarını ritimle alakasız şekilde sallaya sallaya gitarını çalarken.. şarkı yorumları da bununla alakalı olarak biraz daha farklıydı sanki.. iyiydi yani, iyi...

    - efrim'in yanındaki sandalyede açık duran edevat çantasının kapağının içine yapıştırılmış oğlan çocuğu resmiyle (herhalde oğluşudur), yanına iliştirilmiş ve üzerinde "you are all beautiful" yazan not kağıdı her konserin değişmez aksesuarıydı.. e adam minnacık veleti evde bırakmış, dünyayı dolaşıyor, n'apsın? kolay mı evlat hasreti? özlüyodur sıpayı tabii...

    - mike moya pek babacan, zıpırlıktan uzak, aklı pek bi başında bir tip sanki.. öyle görünüyor yani sahnede...

    - gelelim başımın belası, her seferinde beni tilt eden lakin grubun kurucularından olduğu için saygısızlıkta fazla ileri gidemeyeceğim mauro pezzente'ye.. abi, ben bu kadar lakayt adam görmedim! sahnede seyirciye yüzü tam olarak dönük çalan tek kişi (davulcular hariç tabii) bu pezo.. adam bi de bas çalıyor.. şarkılar ortalama 15-20 dakika olunca adamın mesaisi epeycene azalıyor.. her şarkının her kısmında, hepsi birden çalmıyor elbet.. işi olmayan eleman edepli edepli sırasını beklerken bu efendi çömeliyor yere sonra başlıyor sağı soğu dikizlemeye.. sağ sol derken, seyircinin sağı solu.. sanki biz adama şov yapmaya gitmişiz gibi, ya da beyefendi çay bahçesinde deniz manzarası izliyor gibi.. yanında içecekleri hazır.. arada suyunu içiyor, alkolünü alıyor, terini siliyor, saçını karıştırıyor, kaşınıyor, eline çenesini dayayıp sıkıntılı sıkıntılı sırasını bekliyor, sonra gene bi kaşınıyor, az evvel karıştırdığı saçından bit çıkarmış gibi parmaklarını inceliyor, gene içiyor bir şeyler.. sanırsın o anda çalan müziğin tamamen dışında, sıkıntılı bir şahıs, oraya gitmiş öylecene dinleniyor, iki soluklanıyor.. önüne rakı-kavun koysam, bi güzel çilingir sofra muhabbetine girer.. adam burnunu bile kaşıdı kaç kere yav sahnede! tam böööyle senelerce hayalini kurduğun ortama girmişsin, duygular o müzik esnasında gümbür gümbür, neredeyse gözünden yaş gelecek; bi takılıyor gözün bu pezzente'ye, tamam! tam oracıkta büyü bozuluyor.. iki satır hüzünlenemedik bile yav adam sayesinde dikkatimizin dağılıp durmasından.. bi de adamı zaten uyuz olduğum ticani bi esnaf mehmet var burada, ona benzetmişim zaten; direkt negatif dalıverdim gitti olaya en baştan... aman ki ne aman...

    - sonuçta ne desem de, her biri kutsal gy!be'ın elemanıdır, hepsini ayrı sayarız, severiz ister istemez.. daha şimdiden pezo'yu bile özledim.. iyi ki varlar, iyi ki.. 7. konserimi iple çekiyorum (hazır işin bokunu çıkarmışken ve allah tepemden baksın ki)...
  • nazarimda dunyanin en iyi muzigini yapan, beher cdye 2 tane sigabilen uzunlukta masalimsi sarkilar yazan montrealli grup...
    su aralar turneden vakit buldukca 3. albumlerini steve albini ile birlikte kaydetmekte olan, yayli sazlarla daha da bir vurucu hale gelen, arada siirvari sozlerle veya dialog-monologlarla tamamlanan, her bireyde farklı hisler uyandirdigini tahmin ettigim sarkilari ureten muzisyenler toplulugu...
    burunlarini soktuklari yan projeler arasinda en az gybe kadar inanilmaz a silver mt. zion'un yanisira 1-speed bike ve fly pan am gibi gruplari barindiriyorlar.
    dead flag blues, moya, static, sleep gibi tum lisanlarin tarifte kifayetsiz kalacagi sarkilarin sahibidirler.

    'the car is on fire and there is no driver at the wheel. the sewers are all muddied with a thousand dark suicides and a dark wind blows. the government is corrupt. we all made so many drums with the radio on and the curtains drawn. we are trapped in the belly of this horrible machine and the machine is bleeding to death. the sun has fallen down and the billboards are all earing. and the flags are all dead at the top of their polls. it went like this. the buildings all toppled in on themselves, mothers crutching babies dig through the rubble and pull out their hair. the skyline was beautiful on fire. all twisted metal stretching upwards. everything washed in a thin orange gaze. i said kill me your beautiful these are truely the last days. you grab my hand and we fell into it like a daydream or a fever. we woke up one morning and fell a little further down. for sure this was the valley of death. i open up my wallet and its full of blood...'
  • yukarida belirttigim "efrim'in cevabi"ni nacizane cevirdim, zahmet olmadi. beni sasirtan, onca roportaj icinden lull'un bu efrim'in kuplere bindigini secmesi. sebep en alacali ve ici bos olan olmasidir herhalde. benim de yuzumde patladi sayilir, az gaza gelmemisim hani.. neyse o da duruversin yukarida, buyrun iceri:

    efrim'den açık mektup:

    merhaba,

    evet,
    bir hata yaptık,
    yalancının tekiyle söyleşi yaptık,
    ve şimdi işin gerçeği birilerinin yüzünde patlayabilir, kedinin torbadan çıkmayı başarması gibi: godspeed çıkar amacıyla politik maymunluk yapan bir grup değil; şöyle diyelim, biz sadece kendine müslüman ideologlarız, gizli faşistiz, laf ebesiyiz, piç kurusuyuz..

    sorun şu ki,
    asla olmadığımız bir şey olduğumuzu iddia etmedik,
    kimseye kendimizi bir şeylerin cevabı olarak tanıtmadık,
    elimizden gelenin en iyisini; değişik fikirlere açık olmak ve uzlaşmak bir yana, herşeyi sahiplenen-yutan-yok eden bu tamamen gerizekalı endüstrinin içinde kendi kaybolmuşluğumuzu ve karmaşamızı savunarak yaptık..
    tabii ki somut bir diyalog ya da tartışma içinde konuşmaktansa, bizi 'başka'laştırmak daha kolay.. ne yazık, konuşmaktan hoşlanıyoruz, konuşmayı çok seviyoruz; ama maalesef pek çok ropörtaj neredeyse hiç 'konuşma' içermiyor, daha çok o saçmasapan tipik test soruları, 'boşlukları doldur' falan filan tarzı şeyleri andırıyorlar.

    siyasetimiz hakkında söyleyeceği olan varsa beri gelsin; muhtemelen, politik bir grup olarak zorunlu tüketicilerin, kapitalizm fetişinin kurbanlarının paralarını almamız çelişkisi hakkında fikir beyan etmemiş olmamızdan dem vuracaktır- doğrusu şu ki, haklısınız! bu çelişkiden henüz bahsetmediğimiz doğru, gerçeği ve az çok sebebini biliyoruz. eğer bu konuda bizimle konuşmak isterseniz, hiç durmayın, bir telefon açın. bu çok hoşumuza gider. ancak, sonuna kadar sürdürebilecekseniz, zalim dünyamızda kendi hatalarınızdan, çelişkilerinizden, karmaşanızdan da söz edebilecekseniz..

    aslında genel olarak, bu küçük saçmasapan ropörtaja gelen tepkiler, ropörtajın kendisinden daha korkunç ve üzücüydü.. bütün o kıçıkırık fikirler ve tepkiler, politikanın müziğin önüne geçtiği, politik tavrı olan her grubun, ne kadar iyi olursa olsun ya tamamen basit ve desteksiz, ya da içi tamamen boşaltılmış olmaktan kurtulamadığı yolunda altı çizilen bütün o eski bildik yorumlar..

    biz kendimizi basit ve düz bir biçimde, dürüstçe tanımlayarak yapacağımızın en iyisini yaptık, hiç kimseye inandığımız şeylere inanması gerektiğini söylemedik; bunun yerine düşündüklerimizi savunduk, savunduk ve savunmaya devam ettik, bu albümleri pek çok umutsuz haykırış gibi okyanusa savurduk; birilerinin bir gün, yaşadığımız dünyanın ne kadar yoldan çıkmış ve vahşileşmiş, ilişkilerimizin (dışarıyla ve kendi aramızda) ne kadar korkunç bir hal almış olduğunu, artık beraberce kendimizi, toplumlarımızı, dünyamızı nasıl düzelteceğimizi düşünmeye başlamamız gerektiğini farkedeceği umudunu besledik.. bunlar bayağı ağır konular, değil mi? ama hâlâ pek çok müzik yazarıyla aynen bu doğrultuda konuşmamıza rağmen, adamlar nasıl cevap vereceklerini bilemiyorlar. ve çoğu grubun, plak şirketinin, konser salonunun, müzik dergisinin işleyişi hakkında konuşmaya başladığın anda yalnız bayağı değil, aynı zamanda saldırgan, ikiyüzlü ve haksız oluyorsun.

    gelelim radiohead'e;
    biz radiohead'i bilmeyiz,
    onlarla karşılaşmışlığımız ya da konuşmuşluğumuz yoktur,
    müziklerini godspeed'in bir kısmı sever, bir kısmı sevmez..
    ama sonuçta radiohead her parçasıyla çokuluslu dev bir kurum tarafından sahiplenilmiştir, küresel şirketleşme hakkında söyledikleri de bu salt gerçeğin gölgesinde kalmaktadır.

    yine söylüyorum,
    biz 'tartışma'dan yanayız,
    karşılıklı konuşmadan yanayız,
    ama karşımızda değerlerimizin artı ve eksilerini enikonu konuşabileceğimiz birinin yerine, sahte huysuzluk ve saldırganlık abidesi adamları buluyoruz. sonra da ne hikmetse "radiohead'i eleştirmek" gibi şeyler bizim kendi saldırganlığımızın tezahürü gibi görünüyor..
    tüm bunlar gayet gülünç işler, insanı yoran, uykusunu filan getiren cinsten..

    artık sesimizi daha da az çıkarırız, ha?
    konuşmayı konuşanlara bırakır,
    başımızı öne eğer, dudaklarımızı mühürleriz, olmaz mı?
    olur.

    şimdi aslında*,
    oor'dan gelen bu adamla söyleşiyi yaparken,
    gayet naziktik genel olarak..
    mikrofonu peçeteliğin içine saklamaya filan zorlamadık.. (???)
    ben "biz bir topluluğuz ve bir topluluk olarak konuşuruz ve bu türden sorulara cevap vermeyiz" derken insanların bizim hakkımızdaki görüşleriyle dalga geçiyordum..
    bunu o da rahatça anlamıştı, ama ciddi bir beyan olarak sunmayı seçti nedense..
    'kesinlikle vejetaryen olmayan' bir yemek söylemedik..
    biz 'kanadalı işgalci post-rock topluluğu' değiliz..
    ve ben 'hiç kuşkusuz, grubun lideri' değilim..

    ve, söyleşiyi yapana:
    söyleşi yapılırken o kadar heyecanlıydın ki ellerin küçük bir çocuğunkiler gibi titriyordu ve gözümüzün içine bakamıyordun.. o titreyen ellerinle bana bir kutu çikolata verdin ve "umarım bunların fazlaca 'şirket ürünü' olduğunu düşünmezsin" gibi bir şeyler söyledin.. sonraki üç gün boyunca senin bu heyecanına binaen garip bir suçluluk duydum, elini ayağına dolaştırdığımız için kötü hissettim, ve senin işine yarayacak bir şeyler konuşma fırsatı bulamadığımız için üzüldüm.. bende 'kaybolmuş, zayıf, yalnız bir adam' izlenimi bıraktın ve seni -yanlışlıkla- biraz kendime benzettim.. şimdiyse tüm bunları hissetmiş/düşünmüş olduğuma pişmanım, ve sana kesintisiz sefalet, yalnızlık ve umutsuzluk diliyorum..

    son olarak,
    bu mesaj yalnızca bana aittir,
    godspeed'in diğer 8 üyesi adına konuşmam, hiçbir zaman da konuşmayacağım..

    sevgiler,
    efrim.

    3 şubat 2001.
  • explosions in the sky izlandaysa eğer, godspeed you! black emperor grönland'ın ta kendisidir. soğuk, vahşi, uzak.
  • tövbe haşa israfil’e bir şey olsa görevi devralacak grup.
  • godspeed, aslen bir konser şarkısı olan "albanian"ı damıtıp "mladic" haline getirerek 2012 senesinde "allelujah! don't bend! ascend!"de bir stüdyo kaydı olarak yayınlamıştı. 2015'te ise yıllardır "behemoth" adıyla sevip saydığımız konser şarkısını "peasantry or light! inside of light!" haline getirerek "asunder, sweet and other distress"te yayınlıyorlar. üstelik tıpkı "mladic" gibi "peasantry" de içinde bulunduğu albümün açılışını yapıyor [edit: albümü dinledik ve gördük ki, meğer "'asunder..."'da sadece ilk kompozisyon olan "peasantry..." değil, tüm albüm "behemoth"tan almış kökünü.]

    hakkında «grubun şimdiye kadar kaydettiği en odaklanılmış ve kulağa en güzel gelen albümü» yorumu yapılan 40 dakikalık müstakbel stüdyo kaydında ayrıca "piss crowns are trebled" nam olup yirminci yüzyılın "klasik godspeed"ini yirmi birinci yüzyıla taşıyan bir eser de varmış.

    öyle görünüyor ki, hayatımın yarısını alıp götüren montrealli bu güzel insanlar, bu sefer sadece bugüne değil, geçmişe de hitap etmeye kararlılar.

    umarım geleceğe de uzanabilecek denli gür bir sestir bu.

    [albüm dinlendikten sonra gelen edit: "'asunder, sweet and other distress", öyle bir albüm ki, değil sadece düne, değil sadece bugüne, değil sadece ertesi güne, sayılı zamanın ötesine dahi duyurmayı başarıyor sesini! dinlemeden evvel hakkında okuduklarımdan yola çıkarak favorim ilan ettiğim "piss crowns are trebled" için ise «favorim» tabiri fazlasıyla yetersiz kalıyor. kendisini kana kana dinlettiren bu kompozisyonun ağında bütün bir ömür harcar da zerre gam yemez insan...

    albüm hakkında yazılmış uzunca bir inceleme için: (bkz: asunder sweet and other distress/#50275695)]
  • geçen hafta slovenya başkentinde canlı dinleme şerefine ulaşmış olduğum böylece ölmeden önce yapmak istediğim şeyler listesinden de bir maddeyi silmemi sağlamış olan gruptur.
    yıllardır ruh hastası gibi dinlediğim bu grubu canlı dinlemek gerçekten anlatılamaz bir şeydi.

    konser başlamadan kafayı çekip en öne geçtim ve beklemeye başladık. önce yeri titreten basla giren o fon müziğini verdiler sonra da teker teker sahneye çıktılar ve mladic 'e başladılar.
    inanır mısınız biraz hayalkırıklığına uğradım şarkı başlayınca. o kadar güzel çalıyorlardı ki, resmen bir an konserde değil evde albüm kaydı dinliyor sandım kendimi. bu kadar çok enstrümanı kullanarak bu kadar pis bir müzik yaparken, bu kadar temiz çalmayı nasıl başarıyorlardı anlayamadım bir türlü.

    ardından son albümden şarkılar, east hastings ve tabii ki moya çaldılar. moya'yı canlı dinlemek tam anlamıyla bir orgazmdı.
    her şey bir yana, bu kadar kısıtlı bir kesime hitap eden bir müziği, full dolu bir salonda yüzlerce insanla ağır ağır sallanarak dinlemek beni bunu bir daha ne zaman yaşayabilirim acaba diye düşündürerek, kıskançlığa da boğmadı değil.

    ardından konserden çıkıp merchandise'a uğradım ve bir de ne göreyim. biraz önce en önde gitarı ağlatan mike moyaoturmuş, yüzünde yaptığı müzikten inanılmaz derecede bağımsız bir gülümseme ve naiflikle albümlerini satıyor.
    kendisine " o muhteşem şarkıları çalıp bir dakika sonrasında buraya gelip albüm sattığına inanamıyorum" dediğimde de "çok çalışıyoruz, ne yapacaksın hacım" şeklinde verdiği cevapla gecem iyice neşelendi. o muhteşem plak kutusunu açtığımda ise doruğa ulaştı tabii.

    türk olduğumu söylediğimde ise "geçen sene istanbulda çıkmak üzereydik ama son anda iptal oldu" diyerek ,eğer bir aksilik çıkmazsa seneye ayağımızın dibinde bu muhteşem deneyimi yaşayabileceğimizin müjdesini vermiş bulundu. seneye olmasa, öbür sene her türlü olacaktır. ama türkiyeden kaç kişi toplanır o konsere gelir ne yalan söyleyeyim bir tahminde bulunamıyorum.

    özet olarak, benim gibi ağır fanlar için en büyük temennim bir gün bu deneyimi yaşayabilmeleridir. amen, godspeed!
  • son zamanlarda dinlediğim en ama en hipnotik, en epik grup. yıllardır aradığım soundu burada buldum desem yeridir. gece yarısından önce dinlemeye de pek müsait değiller. gece ve yalnızlık olacak bu adamları dinlerken.

    underground poetix'in bir sayısında okuduğum kadarıyla son derece tavizsiz bir duruşları var, hem müzik hem de dünya görüşü olarak. örneğin, albümlerini raflarda satılan tüketim metaası olarak görmek istemedikleri için sembolik olarak sadece birkaç yüz tane bastırmışlar. konserlerinde dinleyici ile birebir etkileşimde olunmalıdır düsturu ile hareket etmişler. ben bi atraksiyona katılmam sadece müziği dinlerim kafasındaki insanlar için değil yani gybe'nin konser anlayışı. tabi bu tavrın anlaşılamamak, yeterli ilgiyi görememek* gibi sonuçları da olmuş.

    kısaca sadece bambaşka alemlerden akan notalardan değil, aynı zamanda müziğe ve dünyaya karşı duruşları ile de gönlümde taht kurdu bu oldukça geç tanıştığım grup.

    o zaman sleep
  • herkese muhteşem muhteşem muhteşem inanılmaz harika bir haberim var.

    godspeed you! black emperor, son yirmi yılın gördüğü en iyi, en fantastik, en sofistike grup...

    geri döndüler!!!!!!!

    http://www.1119732.net/

    hatta 2010 aralık'ında atp'de çalacaklar.

    http://www.atpfestival.com/newsview/1004090900.php

    dünya üzerinde herhangi bir yerde gy!be'yi yakalama zamanı şimdi.
  • tek cümle; hayatımın grubu...

    son 1 haftadır, dağıldıklarından sonra 2 senedir üzerimde oluşan o toprağı atıp aynen 6-7 sene önce yaptığım gibi her gece onlarla uyuyordum. ve yemin ederim döneceklerini biliyordum! biz onları çok iyi tanıyoruz, ve dinlerken onlara hissettiriyoruz!

    goddo supiido yuu! burakku emparaa