şükela:  tümü | bugün
  • tanınmış tiyatro oyuncularımızdandır. robert kolej'i bitirdikten sonra amerika'da oyunculuk eğitimi aldı. türkiye'de özellikle dormen tiyatrosu'nda oynadigi oyunlarla isim yapti. bir cok filmde ve dizide rol aldi. esi kerem yilmazer'i istanbul'da meydana gelen 20 kasim 2003 teror eylemlerinde kaybetti.
  • en son geçen pazar günkü homecomingde görünmüş kişi.. aynen göründüğü gibi valla..
  • aksak istanbul hikâyeleri zirvesi sırasında kendisi de akatlar kültür merkezi'nde idi.

    zât-ı şerîfelerinin sesi kulağıma berâberinde yılların getirdiği bir yorgunluk fısıldamıştır hep. tahminimce çok sigara içiyor.
  • yaşadığı yılların izleri, bir kadının yüzüne ancak bu kadar yakışabilir.. onu ancak bu kadar asil, güçlü, ulaşılmaz, kılabilir.. profesyonel bir oyuncu.. saygı duyulası insan..
  • faye dunaway ile sınıf arkadaşıymış.
  • eğer insanları ikiye ayırmak mümkün ise aşkın bugün ki tarifinden çok uzak bir dünyanın geride kalan kader oyuncusu. onlardan ne kadar kaldı bilemem. hayatın, bir insanı ve kendini anlamlandıran şeylerin peşinde yüzleri ve kalpleri eski ama benzersiz mozaikler gibi kalan çok az kiracısından biri. “hayata karşı tutkuluydum, iştahlıydım” diyor. geçmiş zaman eki birdenbire bir dilin kurgusu olmaktan, geçmişte kalmaktan çıkıp bugünlere yürüyor. ilk defa bir zaman ekinin yürüdüğünü görüyorum. bir parkta yürür gibi yalnız, bir şeyler arar gibi geriye dönmüş başı ve iki kişilik bir zaman eki, içinden çoğul çıkartan bir tekil kişi eki. meğer zaman ve kişi ekleri bazen karışıyormuş diyorum. “‘zamanla azalır, alışırsın, geçer’ dediler. hayır, azalmıyor’ diyor. “içimdeki tufanlar, kasırgalar, yangınlar bitmiyor” derken ardından, “o kadar feci ki…ne anlayabildim, ne hazmedebildim, ne de kabullenebildim” diye ekliyor. birden ardımda şu şarkı beliriyor ‘gün gelir de beni unutursun demiştin / kalbimdeki bu hicranı uyutursun demiştin / ne ben seni unutabildim / ne bu gönlümü avutabildim /ne bu derdimi uyutabildim’ bazı dertler uyumuyor mu ne?. ‘çok sevdiği giysileri de mesela veremedim’, hatta yıkamadım, gidip gidip kokluyorum’ derken çocukluğumun karşı komşusunu çiziyor hayalime. eski toprak bir kadını. öyle sağlam bir duruşu var ki, öyle sert bir görünüş, bize bu kadar sık gelmese, bize bu kadar komik hikayeler anlatmasa ben de taş gibi yerinden oynamayan bir kadın olduğunu düşünürdüm. mesela ünzilehanım teyze ile ben herkesin başka bir hikayesi olduğuna ve dahası hiç kimsenin, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına karar veriyorum küçücük aklımla. ondan beridir biri hakkında kolay yargılara varamıyorum. işte o hiç hüzünlenmediğini ve belki de hiç ağlamadığını düşündüğüm teyzenin bir hikayesini getiriyor aklıma göksel kortay'ın kokladığı giysiler. birgün annem ansızın gidiyor evine teyzenin. kapı açılıyor. bizim teyzenin gözleri dolu. soramıyor bile annem ne olduğunu. pilot oğlunun senede belki bir iki defa yatabildiği yatağının olduğu oda kapısı, biri tarafından açık unutulmuş. o gün kıyametler kopuyor. çünkü biricik oğlunun kokusu odadan çıkacak korkusu, günlük telaşeleri, ve etraftaki herkesi aşıyor. cüsseli bir dert haline geliyor. şimdilerde kokusu gitmesin diye saklanan her şeyi daha iyi anlıyorsam da, o gün bu hikaye, bana okumayı söktüren fişler kadar sıradan geliyor.
    ‘birlikte gitmeyi çok sevdiğimiz restoranlara gidemiyorum. birlikte dolaşmayı çok sevdiğimiz sokaklarda gezemiyorum. sinemaya el ele giderdik, çıkınca filmi tartışırdık şimdi afişlere bile bakamıyorum.’ diyor. eğer birinden sonra bir yere gidememeyi biliyorsa biri bilir, yoksa anlatmaya gerek de yoktur zaten. canı çok sıkıldığında bir gün kerem yılmazer soruyor ‘neyin var göksicim?’ göksi yanıtlıyor: ‘ben öleceğimi hissediyorum kerem. böyle bir şey istenmez ama bana söz ver, ben öldükten sonra kimseyle evlenmeyeceksin. dayanamam.’ insan sevgilinin yanında hangi yaşta olursa olsun çocuk kalabiliyorsa, mesela ağızda patlayan şekerlerden isteyip, güneşlenirken göğsünde uyuyakalıyorsa, kimselerin bilmediği kadar zayıf olabiliyorsa bazen, orada bir sevgi, bir yüreklilik oluyor. sevgi galiba kimselere yapamadığımız kadar şımarmak. annelerimize yaptığımız kadar yalın, açık, altı çizili, kör göze parmak bir şımarıklık. bir sevgide şımarıklık yoksa, o sevgi bir iş yemeğine benziyor. hep tedbirli giyindiğiniz, sevindiğiniz, doymadan masayı terk ettiğiniz bir iş yemeği, o kadar. ekliyor sevgili kortay, ‘gerçekten sahip olduğunuz sevgiden daha kıymetli hiçbir şey yok hayatta.’ ‘seni seviyorum, özledim, hadi gel artık’ diye mesajlar atmışız. sanki 30 yıldır birlikte değilmişiz gibi, sanki dün tanışmışız, yeni sevgili olmuşuz gibi.’ en yakın örneği pınar kür ve yığınlarca yazarı ve sanatçısının aşka ömür biçtiği ve gelenin mutlak gidici gibi, misafir odalarımızın koltuklarında kalkmaya her an hazır misafirlere benzetildiği bir edebiyatın çocuğu olarak, içim bu hesaplarla kendimi bildim bileli üşür. sevgisizliğin hem de bu kadar doğal olduğunu bile bile seveceksin öyle mi? kara kışta kalan kalbinle sıcacık olacaksın, rahatça oturacaksın ve sevginde arkana dayanacaksın öyle mi? tek sıcaklığın gitmenin gerçekliği olduğunu bile bile üşümeyeceksin öyle mi? insan yaşama dahi yalan olduğunu bile bile kök salar. kimse ölüme hazırlıklı değildir. en dindar olanlar da dahil. birinin gideceğini bile bile kalması için neden uğraşasınız ki? her sabah birini istasyona bırakacak olsanız sadece geçirmenin üzüntüsünden kurtulmak için bile artık tümüyle gitmesini istersiniz. hem de gitmenin bu kadar kutsandığı, kalmanın da neredeyse ayıplandığı bir yakın çekimde. yüzünüzü elbet saklayacaksınız. birinin sizle kalmak için yürüttüğü bir sürü hesabın kitabın arasında elbet rakamlardan sıkılacaksınız, elbet o şairleri sevmeyeceksiniz. ‘evdeki kanepede öylece oturdum. hala da birilerine söz vermemişsem, ya da işim yoksa o kanepede yaşıyorum.’ koca bir evde yaşamsal alanı kanepeye indirgemek.
    eğer insanların yaşamlarında zaman zaman oturup kaldıkları ve hatta sadece orada yaşadıkları bir kanepeleri olmuşsa, bu tasvir insanın yediği ama hala hazmedemediği bir lokma gibi oturacaktır içine. hayır ben kendimi güçlü bir insan olarak bilirdim. ama bu olayda öğrendim ki ben güçlü filan değilmişim’ evet galiba bu işte. bazen düşünüyorum. insan ardından güçlü kalabileceği bir şeyin yanında zaten hiç olmamış oluyor galiba. belki de yaşamın en acıklı sağlaması budur. ‘tek tesellim bir gün tekrar yine ona kavuşacak olmam’ diye de bitirirken, aşkı bir proje gibi görenlere de ne gerekiyorsa onu söylüyor.
  • öğrencilerine ve genç yeteneklere destek vermeyi her şekilde çok seven "insan".
    faye dunaway'in boston universitesinden sınıf arkadaşıdır.
    vakti zamanında bu destek tolga çevik için de gerekliymiş ve göksel kortay faye dunaway'den rica ederek referans olmasını sağlamış. hayatını değiştirdiği insanların haddi hesabı yoktur. hala eşine aşıkıtr.

    (bkz: kerem yılmazer)

    http://www.milliyet.com.tr/…01/13/magazin/amag.html
  • bu kadar çok sigara içmeye devam ederse eşine kavuşması çok uzun sürmeyecek olan menkıbe hanım.
  • bugün turkmax adlı kanalda yayınlanan "her şey tadında" programına konuk olmuş tiyatro oyuncumuz.
    amerika'da tiyatro eğitimi almaya gitmesinden eşinin evlilik teklifini kabul etmesine kadar hayatına dair bir çok şey anlattı ve gerçekten büyük bir keyif ve hayranlıkla izledim kendisini.
    eğitimini tamamlayıp amerika'dan döndükten sonra yıldız kenter'in onu bizzat arayıp tiyatrosuna çağırmasıyla başlayan sahne tutkusuna eşinin ölümüyle ara vermiş olsa da artık tiyatro kariyerine yeni oyuncular yetiştirerek devam etmekte kendisi.
    eşi kerem yılmazer'e hala ne kadar aşık olduğunu her halinden anlamak mümkün. 11 senelik tanışıklığın ardından gelen 25 senelik evliliğin tadına doyamadan kaybetmiş eşini. kerem yılmazer'in mekanı cennet olsun deyip, aşklarının ve tiyatroya kazandırdıklarının önünde saygıyla eğiliyorum.
  • bugün gördüm kendisini ilk defa yakından ama yıllar öncesinde tv'de nasıl hatırlıyorsam hala da öyle. yaşlanmıyor sanki. saçlarının renk tonundan, buklelerine, makyajına hal tavır her sey aynı yıllardır. allah uzun ömürler versin. öğrencilerine olan sevgisi de asla yadsınamaz.