şükela:  tümü | bugün
48 entry daha
  • ilk defa zülfü livaneli'nin yalnız insan'ında geçen "yalnız insan merdivendir / hiçbir yere ulaşmayan..." dizelerinden hareketle düşünmeye başladım. merdiven ulaşır mı, çıkar mı? latince düşünmeye başladım. c. t. lewis'in sözlüğüne baktım: latincede scala (çoğulu "scalae, arum" olup genelde tekil kullanılmıyor; aslında tam karşılığı "adımlar, basamaklar"dır yani ingilizcedeki "steps"; merdivende tek basamak yoktur haliyle; bu yüzden çoğul! şimdi düşündüm de, tek basamaklı merdiven, ne büyük ironidir.) yani "merdiven" kelimesi (scalas dare alicui utendas, plaut. rud. 3, 1) "çıkmak, tırmanmak" anlamındaki "scando, -ere" fiilinden geliyor (bir ara şu jacob's ladder meselesine de eğilelim).

    oysa hedef belirlenmiş oluyor merdivende; sonunda "bir hedefe ulaşılmışlık" gerçekleşiyor. bu yüzden "merdiven ulaşır" denilebilir mi? denilebilir elbette; ancak ben merdiveni bütünlük içinde bir noktadan diğerine çıkma durumunda işe yaradığını düşünüyorum. yükselmemizde bize yardımcı olan alet için bu kelimeyi kullanıyoruz; merdiven yukarı çıktığında biz de çıkmış mı oluyoruz? ya da şöyle soralım: biz "onunla" yukarı çıkmadıkça merdiven yukarı çıkmış sayılmıyor mu? livaneli'nin şarkısındaki gibi merdivenin bir "ulaşma" kaygısı var mıdır? nihad sâmi banarlı'ya kulak verelim:

    "'merdiven', yukarı çıkmaya, yükselmeğe vâsıta olduğu için, îran edebiyatının da şiirine, hikmetine işlenmişti. bir misâl olarak hakîm senâî, 'göğe yükselmek, tek kelime ile, 'yükselmek' için, iyi davranışlardan ve çalışmadan daha iyi merdiven yoktur.' diyordu. yine fârisîde yolların ve yolculuğun güçlüğünü gidermek için yolda bir arkadaşla konuşa görüşe yürümeye de - türkçede yol merdiveni diyebileceğimiz- hususî bir deyim kullanılırdı. bu kelime, bizim eski edebiyâtımıza önce 'nerdbân' sesiyle işlenmiş sonra, türk söyleyişi ona nerdüban âhengini vermişti. yahyâ kemal'in mâhurdan gazeli'ndeki: nerdübanlar bûsiş-î nermîn-i dâmânıyle mest / indi bin işveyle bir kâşâne-î fağfûrdan' söyleyişinde kelime böyle kullanılmıştı. aynı kelime türkçede, zamanla "merdüvan" ve "merdüven" sesini almış nihâyet merdiven güzelliğiyle türkçeleşmiştir." (nihad sâmi banarlı, türkçenin sırları, sf.148-149, kubbealti yay., 2004)

    bir mevlid şerhinde ise şu aktarım yapılır:

    "bir merdiven gördüm, bir ucu sahrada ve bir ucu âsumâna muttasıl olmuş, bir tarafının direği kırmızı yâkuttan, diğer tarafın yeşil zümrüdden, ortasındaki basamaklarının biri altından, biri gümüşden, biri inciden ve her biri bir gûnâ cevahirdendir. saydım beş yüz basamak idi. gâyet güzeldi. ondan güzel hiçbir şey görmedim. o merdiven meleklerin yolu idi. semâdan yere ve yerden semâya oradan inip çıkarlardı." (h. vassaf, mevlid şerhi: gülzâr-ı aşk, sf.487, [haz. mustafa tatçı, musa yıldız, kaplan üstüner] dergah yay., 2006)

    her iki alıntıda da vurgulanan merdivenin sadece çıkmak için değil aynı zamanda inmek için de kullanılan araç olmasıdır. orhan hançerlioğlu "insan - araç" ve "insansız araç" konusunda şöyle diyor: "insan bir balta yapar. artık onun bilinci, baltayı yapmadan önceki varlığının bilinci değildir. şimdi o, baltayı yapmış insanın bilincini taşımaktadır... insansız balta hiçbir işe yaramaz. baltanın yeni bir şey üretebilmesi için insan bilincinin işe karışması gereklidir." (o. hançerlioğlu, başlangıcından bugüne kadar özgürlük düşüncesi, sf.116, varlık yay., 1966) balta gibi, merdiven de insanın ona anlam yüklemesiyle tırmanıyor, ulaşıyor; veyahut iniyor ve (eski konumuna) ulaşıyor. ne tuhaf! şimdi bu satırları yazarken bile, "tırmanma" durumunu insanın değişmesi ve yeni duruma geçmesi olarak alırken; "inme" durumunu eski haline dönme olarak düşünüyorum. bu da gösteriyor ki, insanda "yukarı çıkma" değişmeye, "aşağı inme" eski konuma dönmeye işaret ediyor. insanın gökler alemiyle teması da bunu daha anlamlı kılıyor olsa gerek; ay'a ayak basan insan ile ay'dan geri dönerek yeryüzüne ayak basan insan için merdiven (uzay gemisi) bu garip tecellinin tek şahidi.

    bir de paraşütçülerin durumu var; onlar farklı bir merdivenle hem de aşağı doğru iniyorlar; onlar için değişme durumu aşağıya doğru gerçekleşiyor. y. gagarin ile v. lebedev'in psychology and space adlı eserinde bir yerde şöyle anlatılır: "paraşütçü adayları paraşütlerini takıp ilk atlayış için uçağa binme sıralarını beklerken tedirginlik, kaygı, huzursuzluk ve güvensizlik hissederler. eylemlerinin çoğu telaşlı, gergin, hatta beceriksizcedir. bir işi bitirmeden öbürüne başlarlar, hatta paraşütün her unsurunu tekrar tekrar inceledikleri de olur. sesleri tedirgin, hareketleri gergindir... paraşütçü adayları her türlü duygulanıma açıktır. bazılarının rengi solar, ağız ve boğazları kurur, gözbebekleri irileşir. davranışlarında da birtakım değişiklikler ortaya çıkar; durgunlaşır... tüm bunlar korku belirtileridir." (y. gagarin - v. lebedev, uzay ve psikoloji, sf.130-131, süreç yay., 1984)

    baltasız ormana dalmayan, merdivensiz inip çıkmayan insanın kendini hava boşluğuna bir nevi "bezden merdivenle" yani paraşütle bırakması da tedirginliğine çare bulması demektir. merdiven ister ulaşsın, ister tırmansın; en nihayetinde insanın değişimindeki en büyük şahittir. mesele merdivenin kendisinin "anlam" yükünü tümüyle çekmemesi sanırım, o yük bizde. bunu bilelim yeter.

    [yazımın buraya kadarki kısmını evvelce bloguma yazmıştım: http://jimithekewl.blogspot.com/…sive-merdiven.html buradan sonrakiler yeni üründür, tazeyken tüketiniz.]

    bir de scala paradisi var: "cennetin basamakları" anlamında john climacus'un (i.s. 570-640) bu addaki eseri tanrı'nın ıssızlığındaki sessizliği üzerine inşa edilmiş. yine benzer yönde john cassian (i.s. 360-435), isa'nın tanrı'yla münasebetinde olduğu gibi tüm özveride ve itaatteki "saflık" olgusu üzerine eğiliyor (john d. green, a strange tongue: tradition, language, and the appropriation of mystical experience in late fourteenth-century england and sixteenth-century spain, p.50, peeters publishers, 2002). "sessizlik" ve "saflık" yukarılara doğru çıktıkça ulaşılan derğerlermiş gibi duruyor; cennet yukarıdaymış gibi düşünmemiz isteniyor. bunu dante'nin ilahi komedyasında da görmüyor muyuz? cennet bölümünde şöyle deniyor: "yukarıda yaşamak için burada ölmek var diye sızlananlar, oradaki ebedî yağmurun verdiği serinliği katiyen bilemezler." (cennet, 14; dante, ilahi komedya: cennet, sf.128, çev. f. timur, meb yay., ankara 1956) "sessizlik", "saflık" ve "serinlik"; hepsi tanrı'nın insana mümkün kıldığı lütuflarmış gibi duruyor. oysa anlamamız gereken bizim orada görmek istediğimiz şeylerin ne olduğu değil mi? merdivenle bir hedefe yöneliriz; o hedef, burada hep söylediğim gibi, yukarı doğru oluyor; bunu din gereksiniminin özüyle de açıklayabiliriz. din ne veriyor bu insanlara da ödül niyetine sessizliğinden medet umuyorlar. demek ki sessiz değiller; demek ki vadedilen serinliğe hasretler. hem toplumsal hem de bireysel açıdan yaşanan sıkıntıları kat be kat yükselerek aşmak istiyorlar; yaşama umudunu alevlendiren de bizzat bu oluyor. bunu kozmik anlamda değerlendirmek gerek; bir merkezde olduğunuzu düşünün göklerin kat kat olmak üzere bir merdivenin basamakları gibi bir bütünlük arz ettiğini ve hz. muhammed'in de burak atıyla (kendi merdiveniyle) yukarı doğru çıkıp en büyük ruh'la temasa geçtiğini görün. turan dursun'un ve şükrü günbulut'un kitaplarına aldıkları (kaynak için bkz. ş. günbulut, ortadoğu din kültürü, sf.126-127, kaynak yay., istanbul 1996), hz. muhammed'in müslüman olmayan çağdaşlarından saide oğlu kus'un (ö. 600) şu sözleri de yukarıyı gösteriyor:

    "dağlar birer çividir. gökte haber yerde ibret var. nerde semûd nerde âd..."

    hicaz bölgesine özgü müthiş bir inanç karmaşasından söz edebiliriz bu dönemde. konumuz bu olmadığı için bunu geçiyorum; "gökte haber yerde ibret" buna bakıyorum sadece; yukarıda dante'den alıntıladığım nimetin haberi olmasın bu? olabilir scala paradisi yani cennetin basamaklarından çıkarak huzura ereceğimiz düşünülüyor. ya da böyle olması gerektiğini düşünmemizin bizim için en hayırlı şey olduğu söyleniyor. bu, aklımızın alabildiği ölçüde her şeyi anlamlandırabilmemiz demek oluyor; anlamlandıramadığınız bir şey olduğunda, bilgi bakımından daha üst basamaklarda duranlara danışıp onların konumuna yükselme şansınız var. onlar buna çok istekli, siz de hayatı anlamlandırabilmek istediğinizden, anlamaya ondan daha isteksiz değilsiniz. yakup'un rüyasındaki temayı iyi düşününüz: https://www.myartprints.co.uk/…i/dream_jacob_hi.jpg - http://judaica-art.com/…ds/jacobs ladder-border.jpg - http://www.heqigallery.com/…-the-dream-of-jacob.jpg - http://www.anppm.org/…nsportedfiles/images/c-05.jpg - http://www.worshiplife.net/chagalljacob.jpg - http://www.coptic.net/…ictures/icon.jacobladder.gif - http://www.art-prints-on-demand.com/…sleiter_hi.jpg - http://www.commentarymagazine.com/…der-ii-la-sm.jpg - http://amazinggreycity.files.wordpress.com/…der.jpg

    bunun rüyadan öte bir şey olduğunu düşünmek durumundasınız. rüya buradaki geçici ölümünüz; oysa göklere dayanmış merdivenle inen melekler için hakiki ölüm aşağısı olsa gerek. en nihayetinde aşağıdan yukarıya doğru düşünülen cehennem - dünya - cennet basamakları söz konusuysa, cehenneme biraz daha yaklaşmış olmanın telaşı kaçınılmaz görünüyor. peki kimin için yapıyorlar bunu? insanlar için. ivan karamazof şöyle diyordu: "bence şeytan yoksa ve dolayısıyla insanoğlunun yarattığı bir şeyse, o zaman insanoğlu onu kendi suretinde yaratmıştır." (http://jimithekewl.blogspot.com/…009/05/seytan.html) ben de şöyle diyebilir miyim acaba: "cehennemden değil tasarımdan kurtuluş yok." (itinayla bkz. in inferno nulla est redemptio)

    merdiven tasarımının sonu sanırım.
75 entry daha