şükela:  tümü | bugün
  • sinema klasiklerine uygulanınca tadından yenmezmiş.
  • latince minear (kırmızı ile boyamak) kelimesinden gelen, roma döneminde ve ortaçağa kadar rulo elyazmalarını, parşömenleri ve kitapları resimlemek, bezemek için kullanılan süsleme zanaatı. daha sonraları islamda resmin ve suretin yasak oluşu inancından dolayı resim sayılmadığından gelişen minyatür olarak adlandırılan geleneksel zanaat.
  • insanda hayret uyandıracak kadar güzel, osmanlı resim sanatı... nakkaşlar tarafından icra edilir. perspektif günah sayıldığı için kullanılmaz. işık ve renklerdeki canlılık mükemmeldir. özellikle levni'nin minyatürleri çok güzeldir...
  • caiz resim. ortodoks islam anlayışı resmi yasakladığı için, sanatçı ruhların kendilerini perspektifsiz ve gölgesiz çizimlerle ifade şekli. bir de hat sanatı gelişmiş, resim yasak olduğu için. resmin yasak olduğu yerde akacak mecralar işte.
  • resim sanatımız 18. yüzyıla kadar örneklerini minyatür dalında vermiştir. türk-islam geleneğine dayanan kitap ressamlığından batı anlamında resme geçiş birden bire olmamıştır. 18 yüzyıla kadar türk resim sanatının tek egemen türü olan minyatür, ortaçağ islam çevrelerinin kitap süslemeciliği ile birlikte gelişmiştir. minyatür meydana getirilirken bir çok kimse görevlendirilmiştir. yazma için gerekli olan kağıt seçimi yapıldıktan sonra bu kağıtlar hafifçe boyanır, renklendirilir. boyama işlemi, boyalı suya batırılarak ya da yaldızlanmış kağıt kullanılarak yapılır. kağıt temin edildikten sonra boş bırakılarak sayfalar tespit edilir.

    başlık ve diğer kısımlar yapılacak tezhib ve minyatür sayısına göre ve bunların özelliklerine göre tespit edilir. daha sonra hattat eseri yazmaya başlar. müzehhip eseri tezhipler, sayfa başlarını, fasıl başlıklarını ve kenar işaretlerini zengin bir şekilde süsler. kitap ressama gelince, o da estetik ölçüler dahilinde resimlerle yazının kaynaşmasını sağlar. bundan dolayı resimler bazen metinle içiçe olarak yapılmıştır.

    minyatür resmi yapılırken önce kağıda fırça ile yaş bir hat çekilir ve desen çizilir. desen kırmızı ya da siyah fırça ile yapılır. daha sonra ezilmiş ve sulandırılmış boyalar küçük sert fırçalarla vurulur. boyaların parlaklığını arttırmak için türk minyatürlerinde boyalara tutkal ilave edilmiştir. bu suretle de guaja yakın bir tarz ile renklerin tonu yükseltilmiştir. fırça olarak bazı sanatkarlar sincap kılı, bazıları kuş tüyü kullanmışlardır.

    metin genellikle meşhur bir hattata ve kitabın orta kısmına yazdırılır. marjlar altın ve gümüşle yaldızlanır, gümüş ayrıca su tasvirlerinde kullanılır. minyatür yapıldıktan sonra sayfalar çerçevelenir ve eserler ciltlenir.

    minyatürler yapıldıkları devrin kültürünü, örf ve adetlerini yansıtırlar. minyatülerin çoğunda görülen haleler dini içeriklidir. özellikle adem ve havva ile başlayan, peygamberlerin hayatını anlatan, hz. muhammedi tanımlayan minyatürlerde bu haleler dikkat çekicidir. resimlerde 3. boyut olmadığı için sanatkar tasvir ettiği eşyayı veya mekanı dilediği şekilde çizer; ancak halı ve iç dekorasyon süslemeleri aslına sadık olarak yapılmıştır.

    velhasılı izlemesi pek keyifli bir sanattır.
  • osmanlı minyatürlerinde resmedilen figürlerin gözlerinin hep çekik olarak resmedilmesinin sebebi, minyatür sanatının uygurlardan miras kalmış olmasıdır. aynı sebepten ötürü yüz çehresi de yuvarlak olarak resmedilirdi. osmanlı minyatürlerinde hal böyleyken doğal olarak selçuklu dönemi minyatürleri de böyledir. ayrıca, osmanlı minyatürlerinde zenci dârüssaâde ağaları da mavi mürekkeple resmedilirdi. (minyatürde mavi renkli figür görünce uzaylı muamelesi yapanlar olduğu için söylüyorum bunu)
  • islam düsünü ve kültürü ile gelisen tasvir sanatidir. islam evvelinde, misir sanati’nda da roma sanati’nda da varligina rastlanir. türklerin de islamlasmadan evvel “minyatür sartlari”yla tasvirlemeye yakin durduklari sabittir. buyurun uygur kaya resimleri.

    latince’de “miniare” kelimesinin, bu sanat dalinin adi olmasiyla; sonralari fransizca’dan “miniature” kelimesini ossaat alip, bizim ürettiğimiz “görsel tasvir”lere verisimiz, bugün minyatür sanatimizin “kirmiziya boyamak ile kücültülmüs” arasında bir anlama “sikismasina” sebep oluyor. bu algiyla, önünüze getirilen tasvirleri anliyorum saydiginizda, en iyi ihtimalle vaka muglaklasiyor: ortaya dönem üslubu ve nakkas üslubundan baska bir sey cikmiyor! vakayi da söyle bir belirttik mi bu is tamamdir: “aa bakin, bakin surname-i vehbi’den esnaf kollarinin gecisi!” hadi ya?

    minyatür sanatindan yansiyan görüntüleri elbette, dogruca tarihi vesika olarak kabul etmek pek de mantikla bagdasmiyor. ancak kitap resimlerinin metinle iliksisini göz ardi etmenin de bir manasi yok. bu metinleri de “kültür”den ayirabilecegimizi pek sanmiyorum. su halde “inceleyenlerin” tasvirleri degil de topyekün kitabi incelemesi daha akla yatkin. tabi bu akla yatkinlik bazi zorluklari dogurdugu icin; sözgelimi selcuklu kitap sanatlarini inceleyecekseniz arapca, farsca ve türkce bilmelisiniz ya da bu kaynaklari dilinize nesretmis konunuzla alakasiz gibi görünen “baslikli”, pek cok “inceleme”den yararlanmalisiniz, gördügünüzle yetinmek cogu “dinleyiciye”, onlarin da sizin gördügünüzü gördügünü kanitlamanin en basit yolu. bir de teskilatlanir da ossaat ortakca görülenleri daha önceden görmüs ve “entelijansiya”ya girmeye hak kazanmis “büyükler”inizin de bunlari gördügünü belirtirseniz, yasadiniz! hem, “buyurun bilimsel calismam. emegi gecen herkese; basta benden destegini bir an olsun esirgemeyen calisma arkadasim cok degerli bilmem kime, aileme ve sefkatiyle icimi isitan kedim mestan’a cok ama cok tesekkür ederim ya”sı var bu isin, prestiji düsünün! bir sonraki calismanizda “banka sponsorlugu”nu hak ettiniz, gelsin birinci sinif a3 formatinda kuse kagitlar! salt fiyati sayesinde, “referans” kitabi olarak kütüphanelerin bas kösesine konulan; kitabinizi kütüphanelerden disariya cikartamayacak yeni yetmelerde nasil bir algi yaratacaksiniz? bir düsünün derim. tam da bu algiya yön verenlerden iste, biri, muhakkak cikip söyleyecektir: “entelijansiya”imiza hos geldiniz, oturun lütfen; rahat ediniz!”

    fütursuzca düsünmenin fütürist manifestoyu destekledigi bir dünya burasi, sen ne sandin?

    her neyse. minyatür sanatinin türk-islam kültürüyle ilk önemli bulusmasini yaptigi noktaya bakalim, ne cikacak? selcuki devletler caginda, evvelce emevi ve abbasi hilafeti esnasinda islamlastirilan maveraünnehir’den iran ve mezopotamya’ya göcler artik son asamasina gelmisti. oguz yagbu’lardan ayrilan selcukiler de gitgide güclenerek gaznelileri devirme yolunda önemli adimlar atiyordu. nihai son dandanakan savasi'yla geldi; ardindan anadolu cografyasini türklere yurt kilan malazgirt savasi. bu devamli devinim ve gelisim-degisim durumu elbette bir kültür erozyonu dogurabilirdi, ne var ki öyle olmadi. sonrasinda büyük selcuklular, kirman selcuklulari, suriye selcuklulari, irak selcuklulari ve anadolu selcuklulari… selcuklu minyatür sanatina “söyle bir bakabilmek” icin, bütün bu hareketlilik öncesinde türklerin somut kültür varliklarina bir bakmak icap eder. bunun da yolu kültüre birinci derecede etkiyen seyin: inancin, kültüre ve dolayisiyla sanata nasil yansidigiyla alakali bir kac örnek sunmak olmali. sözgelimi hayvan üslubu. ön türklerden itibaren samanizm’in iyi-kötü dengesi ve olagan son düsünüyle iliskili olarak, bir yirtici ile bir otcul hayvanin mücadelesinin konu edildigi ele gecen bir cok buluntuyla somutlastirilmis. iste pazirik kurganlari buluntularindan noin-ula kurganlari buluntularina kadar bir cok materyal üzerinde ya da bizzat materyalin kendisinde bir grifon-aslan-kaplan-kartal ile bir boga-geyik-keci mücadele halinde. olagan devamlilik icin de gayet yerinde bir felsefe. sonra, gök tengricilik. dagin tepesindeki kut’un kurdu takip edin masali, kurttan türedigini düsünen bir cok toplulukta en azindan bir dönem ayni sonucu vermis: cihangirlik. cengizhan’dan attila’ya hatta ceasar’a kadar inancinda “kurttan türeme” olan topluluklarin liderleri gücü kontrol edebilme noktasina geldiginde cihangirlesmis. kültigin külliyesi’nde kültigin’in diz cöktürdügü düsmanlarinin sayica epeyi olarak balballarla anlatilmasi icerigi itibariyle cok da “tesadüfi” görünmüyor. maniheizm’i benimseyen uygurlarin, turfan’daki kaya resimlerinde mani’ye sunduklari “cicekler” öylesine secilmis degiller. en son tanriya “ot” sunan, hem kendi basina hem de dünyanin basina ne isler acti malum. iste selcuklu sanati, tüm bu evreleri bizzat yasamasa da bunlarla birlikte bir cok inancin sekillendirdigi bir cografyada terbiyesini alan insanlarin, bu kez o cografyanin disinda gelistirecegi bir sanat olacakti. yeni bir din, yeni bir kültür, yeni bir sanat!

    anadolu’da müslümanlarin kitap sanatlarina olan ilk meyli antikiteden kalma kitaplar üzerinden ilerler. sözgelimi abbasi halifesi memun’un ix. yüzyılda bizans üzerine düzenledigi seferler vasitasiyla tanidigi anadolu’da, yunan düsünürlerinden kalanlar; onu, evvelce türklerle etkilesim-tanisim yoluyla tanidigi maniheizmden ögrendikleriyle birlestirince mütezile felsefesine yönlendirir. beytü’l hikme’yi kurarak burada antikiteden kalma eserlerin cevrilmesini ister; cesitli yerlerde rasathaneler kurarak buralarda bilimin gelisimine ön ayak olur. dioskorides’in materia medikae’ı kitabü’l hasais adiyla, batlamyus’un almagest’i süveri’l kevakibi-s sabite adiyla bu vakitlerde cevrilir. yine bu dönemlerde arap ve fars efsaneleri yaziya aktarilir. yaklasik bir yüzyıl sonra ayyuka, arap sair urvat bin hizam’in öyküsünü “varka ve gülsah” adiyla yazar; bu vakitten bir süre sonra da firdevsi’nin sehnamesi gelir. beydaba’nin kelile ve dimne’si ayni dönemlerde sankristce ve pehleviceden cevrilerek derlenir. el hariri makamat’ini yine takibeden yillarda yazar. antikiteden cevirilere de devam edilir. galenos’un zehirlenmeler üzerine yazdigi kitap kitabü’l tiryak adiyla cevrilirken; yunan düsünürlerinin hayatlari ve düsüncelerinin derlendigi kitap, muhtarü’l hikem ve mehasinü’l kilem adiyla el mübasir tarafindan derlenir. türklerin de bu ceviri meraki ve dünyayi tanima heyecani orta asya’da kendini göstermisti. o dönemlerde türklerin yaziya düskünlügü vardi. arjant’in türkceye cevirileri inancin kabul edilisiyle baslamisti. kuran da ayni sekilde islamiyetin kabülüyle parca parca da olsa türkceye cevriliyordu. yazit dikme gelenegini de sayarsak yazi ile varolma kültürü türklerin medeniyetinde epeyi geriye gidecektir. takibeden yillarda orta asya’da kalan ya da batiya göc eden türklerin bu aliskanliklarini degistirmedikleri esastir. yusuf has hacib, kasgarli mahmut, ahmed yukneki ve ahmed yesevi bu durumu örnekler. bir adim sonrasinda yine, meliksah'in vezirlerine gönderdigi bir mektupla; onlardan devlet islerinin nasil yürütülecegini tetkik ve teshis etmelerini isteyen yazinsal eserler ortaya cikarmalarini istemesi siyasetname'yi dogurmustu. nizamülmülk elbette öylesine biri degil, ancak nizamiye medreseleri ve dolayisiyla yazinsal egitim-ögretim nizamülmülk kadar meliksah'in da ürünü. simdi, zaten kültürü haline getirdigi “yazi ile var olma” durumunu türkler yeni inanclarinin hamisi abbasilerden ögrenmemisti. ancak, abbasilerin anadolu’da attiklari bu temel, türklerin bu “heyecanini” karsilar nitelikteydi. yine, özellikle meliksah ve sencer dönemlerinde saglanan istikrar ile rey'den konya'ya kadar uzanan yol üzerinde kurulan ya da ele gecirilen; sözgelimi isfahan, siraz, bagdat, sam ve halep gibi sehirlerin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel anlamda genislemeleri güvenli bir ticaret yolu olusturulduguna da bir isarettir. bu sehirlerin ne manaya geldigi; mesela terken hatun ve berkyaruk'un taht mücadelesi esnasinda her iki taraf icin de isfahan'in, ne derece kurtarici ya da yikici olduguna bakilarak pekala anlasilabilir. sehirlerin ekonomik kalkinmasina bir örnek de mesela bizans elcisinin meliksah döneminde haraci isfahan'a getirmesi. alparslan döneminde baskent rey'di. bu kadar kisa süre icinde isfahan ne kadar ilerlemis; rey ise ne kadar gerilemis olabilir ki? bu sunun icin önemli aslinda, bütün bu sehirlerin bahsolunan yönde gelisimi tüccar sinifinin etkinligini arttirmasina yol aciyor. mesela ahi teskilatinin kurulusu da üc asagi bes yukari bu dönemlere ait. ahiler zanaatkar olduklari kadar manen; zanaatlarini sattiklari kadar da madden var oluyordu. gezici tüccarlarla madden kurduklari iliskiyi manen de pekistiyorlardi. yine muhtaca ve yolcuya varliklarini kanitlamalari toplumun onlara saygi, sevgi duymasina yol aciyor ve dolayisiyla toplum üzerinde bir güc olusturmalarini sagliyordu. öyle ki sehrin validen sonra görevi devralacak kisisinin ahi teskilatinin basinda bulundugu örneklerle karsilasmisti sözgelimi battuta. battuta, her ne kadar meliksah ve sencer dönemine cok uzak olsa da bölgeyi selcukiler dönemine en yakin tarihte gezenlerden biri oldugu icin önemli. seyahatnamesinde de ahi teskilatinin toplum üzerinde ne denli etkin oldugundan sikca söz ediyor. teskilatlarda yalnizca yeme-icme olmadigina, bazi egitim-ögretim etkinliklerinin de yapildigina isaret eden battuta, yine bu teskilatlarin zenginliklerini sahip olduklari dekorasyona bakarak kabaca anlatiyor. öyle ki ahi teskilatinda eglence mahsülü olarak raksin var oldugunu, misafiri ugurlarken ahilerin temasaya varan bir eglence düzenlediklerini dahi anlatiyor. tasvirin kitaba islenmesi de iste bu tüccar ya da gezici sinifin sabit bir yasanti sürememesinden ötürü dekorasyonunu yaninda tasimasi demek, ve buradan doguyor. yalnizca yazinsal degil, görsel bir zevk olarak nihayet; bütün bunlarin üzerine yapilacak, hem de türkleri kitaptan koparmayacak bir sey gerekiyordu. bu yapacaklari seyin temelini zaten uygurlarla birlikte “kayalara” atan türkler, anadolu’ya ulasamadan önce bunu “kagida” döken iranlilardan da kayada var ettiklerini kagida gecirebilmeyi ögrenmisti. öyleyse, tüm bu birikimin kendini minyatür sanatinda göstermesi zaten kacinilmazdir.

    selcuklu minyatürlerinin ilk örnekleri bahsolunan cevirilerin tasvirlenmesiyle baslar. kitabü’l hasais, süveri’l kevakibi’s sabite, kitabü’l tiryak ve muhtarü’l hikem ve mehasinü’l kilem metinlere sadik kalinarak tasvirlenir. daha eski örneklerin tasvirleri de kismen kopyalanir. bu tasvirlerde mekan algisi üc asagi bes yukari yoktur. olaylar eger acik havada geciyorsa irice tutulmus bir bitki motifiyle doga sembolik olarak tamamlanir. perspektif, hacim ve derinlikten de söz etmek güctür. renklerin kullanilis esaslarina da uydugu söylenemez. zaten toprak boyadan elde edilen renklerle bir tayf düsünülmesi de pek saglikli sonuc vermez saniyorum. figürlerin yüzeyde kapladiklari yer dogal olarak bu “yoksunluk” icerisinde epeyidir. tuhaf olan figürlerin tipoloji ve kilik kiyafet özellikleriyle turfan’da rastlanan örneklerle örtüsmesi ancak resmin ele alinisi ve hareketlendirilmesi yönüyle de bizans resim sanatindan örneklerle örtüsmesidir. yani mesela cekik göz, sivri sakal icin turfan derken; hale ve elbise kivrimlarindaki dramatiklik icin bizans resim sanati diyebiliriz. sonra, teknik cizimler bu minyatürlerde biraz da konu geregi sikca basvurulan bir yol olur. kitabü’l tiryak’ta insan anatomisini kagida yatiran nakkaslar; almagest’te gökyüzünün halini kagida yatirir. kitabü’l hasais’te de bir cok bitki dogada bulunus hallerine yakin; aciklayici sekilde tasvirlenir. yunan düsünürlerin hikayelerinin anlatildigi muhtarü’l hikem ve mehasinü’l kilem’de de yunan düsünürler bizans resim gelenegine uygun üslupla selcuklu kilik kiyafetleri ve tipolojisi icerisinde gösterilir. tasvirlenen sanatci ya da filozoflar arasinda sofokles, aristoteles ve platon da yer alir. burada kendine addetme ya da bir empati söz konusu ki bu selcukilerin bahsolunan merakini karsilar. yani, yunan düsünürleri selcukileri hic yoksa yeni inanclarinin hamileri kadar etkilemis görünüyor. buna bir örnek de dönemin özgün bilimsel calismasini ortaya koyan el cezeri’dir. öyle ki otomata’nin antikiteden miras cevirilerle örtüstügü aciktir. el cezeri bir müslüman olarak ya halife memun’dan kalma mütezile felsefesini benimsemis; ya da islamin getirilerinden ziyade antikitenin getirileriyle ilgilenmistir. elbette, otomatik abdest alma makinesi tasarlamasi neyi benimsedigi ya da neyle ilgilendigi konusunda söylenen her seyden daha kayda degerdir. bu tasvirlerin cogu nüshasi bugün topkapı sarayı müzesi kütüphanesi’nde, bazilari da paris bibliotheque nationale basta olmak üzere dünya müzelerinde öylece yatiyor.

    bilimsel konulu bu kitaplarla birlikte tasvirlenen bazi edebi konulu kitaplar da vardir ki bunlar selcuklu kültürünün nakisa nasil yansidigini cok daha iyi gösterir. surucili ebu zeyd’in macelarini anlatan makamat anadolu disindaki selcuklularca tasvirlenir. sanirim musul ya da bagdat’ti. hikayenin kahramani araplardir ama yine de bunun kabul görmesi ve tasvirlenmesi türklerin isi. öyle olmasa bunca kadin ve erkek figürünü minyatürlerde bir arada görmemiz pek olasi olmazdi. ortada bir sahiplenme oldugu muhtarü’l hikem ve mehasinü’l kilem’de oldugu gibi asikar. bence cok önemli bir minyatür incelemecisi olan bir hanima göre makamat ve kelile ve dimne minyatürlerinde gördügümüz sey, aslinda selcuklu toplumsal yapisina ait önemli veriler sunuyor. mesela makamat’ta zeydin gezici bir dervis olmasi (tam dervis demeyelim de ne diyelim bilemedim. ihtiyar; cübbeli, sakalli ve daima vaaz eden, biraz ückagitci ve komik birine ne denirse o iste zeyd), gittigi gördügü yerlerin betimlenisi; halkin, mekanin ve vakanin anlatilisi ile yine figürlerin tipolojisi ile kilik kiyafeti ve bahsolunan kadin-erkek durumu selcukilerin ne olduguyla alakali önemli veriler sunuyor. hem kozmopolit nüfusun hem devletlesebilmedeki sistematik sorunlarin; mesela eyalet sisteminin, farkli cografyalarda yasayan toplumlara nasil etkidigiyle alakali da olaylardan ve tasvirlerden önemli sonuclara ulasilabiliyor. bu paragrafta, bahsolunduktan itibaren akillarda öylece takili duran sey mi? sorusu da cevabi da su: devrin islam toplumunun ne oldugu ve nasil gösterildigine uyan bilgilerin battuta'dan alinisi konu dahilinde secilen figürlerin yanyana oluşunu pekala aciklar. battuta anadolu'da kadinlarin erkeklerden cekinmedigini, türk kadininin hayattan saklanmadigini bilakis misafirleriyle vedalasirken akrabalariyla sarilip vedalasir gibi onlarla da sarilip vedalastiklarini ve üzülüp burkulduklarini anlatir. harem-selamlik uygulamasindan ziyade kadinin da evin misafiriyle ayni sofrada yediginden, kurulan sofraya hizmet ettiginden ve yüzünü saklamadigindan söz eder. makamat'a dönersek de bunu görürüz; elli makamenin asagi yukari 6-7’sinde kadi karsisina cikan zeyd her seferinde isin icinden siyriliyor. sonra, yine ayni sayida farkli camiilerde vaaz eden zeyd, halkin parasini gayet cebine indirebiliyor. cikartip cinsel organini haris’e gösterip, “tik yok ne yapacagiz?” minvalinde bir seylerden söz edebiliyor. bir köyün cocuklarini dövüp anneleriyle de dövüse tutusabiliyor. mesela kadi karsisina ciktigi makamelerden birinde -ki karisiyla birlikte cikiyor- karisi ile halvet olamadigi sorunuyla kadiyi dolandiriyor. sonucunda ebu zeyd pek uyanik, ve kime ya da neye karsi durursa dursun bir sekilde pacayi kurtariyor. zeyd’in en büyük meziyeti belagat ve fesahat konusunda cok iyi olmasi. bu da akla makamat’in da, el hariri’nin de, ebu zeyd’in de baska bir özelligi olabilecegini getiriyor: temasa!

    kelile ve dimne’de de asagi yukari ayni seyler gecerli. farkli olan su, öykü cok eski bir öykü. islamiyetten de bir kac asir evvel hindistan’da yazilmis. ne var ki öykü icerigi ve islenisi itibariyle türklerin aradigi “tasvirleme” özelliklerinde. iki cakalin maceralarini anlatan kelile ve dimne bir fabl örnegi esasen. ancak pancatantra teknigiyle yazilmis ki bu su demek: bir mukaddime sonrasi bes muhavere olacak; muhavereler de hem mukaddimeyle hem de kendileriyle ic ice gececek. sonucta da yalniz bir hisse aciga cikacak. simdi, kelile ve dimne’yi niye secti selcuklu nakkaslari? bu sonraki türk temasasi icin bir prototip gibi sanki. evet, bu bir fabl. evet, yazim teknigi pek de benzemiyor. ama kelile ve dimne’nin hem tarihsel hem de evrensel özleri itibariyle, her ayrı hikayenin her ayri noktasinda ayni kalislari; mukaddimede debsalim’in beydeba’nin hikayesine yön verisi, muhavereler boyunca degisen karakterlerin ayni olay etrafinda dönüp dururken gercek ile hayalin sinirlarinda gezinisleri, yakalanan yerde hicve varan söylevler ve “hisse” özelligiyle sanki biraz “ortaoyunu” havasinda. baksa bir deyisle kelile ve dimne’de de makamat’ta olduğu gibi cok hararetli ve hareketli bazi vakalar aciga cikiyor. elbette bu, tasvirlenis esaslari göze alinirsa nakkaslarin duragan olay örgüsüne karsi tercihi olabilir, ancak sanatci cogun döneminin kosullari üzerinde düsünür. bana öyle geliyor ki bildigi, yasadigi bir seyin; zorluk derecesine göre degil, his ve yapabilirliligine göre sanatcinin tercih sebebi olmasi daha akla yatkin. tercih sanatcinin degil de hamilerinse de bundan da benzer sonuclar pekala cikartilabilir.

    varka ve gülsah’ta, bu yönde aciga cikan seyse hikayenin klasik tragedya kuramiyla uyumudur. icerik takintisina sahipseniz ve buraya kadar okuduysaniz, buradan sonra bir süre ana hatlariyla icerikten söz edilecek, biliniz! olay mekke ve sam’da gecer. öyle ki varka ve gülsah amcazadedir. beraber ögrenip büyüyünce de evlendirilmek istenirler. gülsah’in annesi agirlik bedelini yüksek tutunca varka yemen’e, dayisinin yanina gider. esnasinda rabi adnan, gülsah’i kacirir. gülsah kacirilirken yüzügünü bir meczuba birakir. varka dönünce garibime icine hayvan kemiklerini gömdükleri bir mezari gülsah öldü diye yuttururlar. meczup da yüzügü cikartip varka’ya verince güya is tatli tatli hallolur. ne var ki cocuklarin fisiltilarindan gercegi ögrenen varka, sam valisini bulmak üzere sama gider. vali varka’yi el üstünde tutar, harika agirlar. aksam olup da evine davet edince, gülsah, varka’ya bir kase süt ikram eder. varka ossaat gülsah’i tanir; yüzügü kasenin icine birakir, valinin iyi niyetine karsi duydugu mahcubiyetle mekke’ye dönüs icin yola koyulur. yolda ellerini cani karsiligi göge acan varka’nin duasi kabul olur. pesinden kosan gülsah da varka’nin mezari üzerinde can verir. simdi buraya kadar her sey klasik tragedya kuramiyla uyumludur. hem aile ici bir vaka olusu, hem de aksiyon gelisimi itibariyle uyum gayet aciktir. ilk dügümden asal dügüme, son dügümden zirve noktasina kadar; anognorisis, hamartia ve katharsis kisimlariyla ve sonunda gelen ölümlerle klasik tragedya olan varka ve gülsah’in bu özelligi, islam peygamberi muhammed’in halifeleriyle birlikte sam valisinden gercegi ögrenip hem varka hem de gülsah’i diriltmesiyle kaybolur. hikaye de islam peygamberinin bir mucizesi olarak literatüre girer. esasen bu mucize isine tragedya’ya katilmis “grotesk” bir öge demek isterdim ama demesem daha iyi sanki. bilindigi üzere bu “grotesk” ögeyi shakespeare, othello’da desdemona’yi iki kez öldürerek rönesans tiyatrosu’nda aciga cikartmisti. neyse. varka ve gülsah minyatürleriyle ilgili görsel tasvir babinda daha özel bir kac seyden fazlasini söylemek mümkün degil. asagi yukari ayni tas ayni hamam. mekan daha cok, figürler oranlara göre daha kücük, aksiyon sahneleri daha fazla.

    makamat’ta, kelile ve dimne’de ve varka ve gülsah’ta metinlerin, dramatik metinlere yakinligi, bu metinlerin özellikle tasvirlenislerini dogurmus olabilir. cünkü toplumsal yasantinin okuma bilen bilmeyen hemen herkese tesiri, ya tasvirle ya da dönemin bu ise yarayacak bir diger sanati temasa ile saglanir. simdi o dönemler “temasa”ya dair herhangi bir buluntu var mi? var. fuat köprülü’nün bahsettigi üzere, bizans prensesi anna komnenus, imparator aleksiyos’un iktidar hayati esnasinda gerceklesen önemli vakalari kaydettigi kitabinda selcuklulardan barbar olarak bahseder. bundan baska, onlarin dogal bir oyunculuk yetenegine sahip olduklarini; aleksiyos’un damla hastaligini esasen korkaklik olarak niteleyip dalga gectiklerini; bunu da orta yerde, bir adami aleksiyos adina yataga yatirip evvelce belirlenmis digerlerinin de bu adamla eglenerek yaptiklarini anlatir. bu “gösterilerin” barbarlari siddetle güldürdügünü eklemeyi de ihmal etmez.

    sonra, selim nühzet yahut refik ahmet’in de tam hatirlayamadim, boston’da lalin kaba adli bir meddah’in minyatürüne rastlamasi ilginctir. simdi lalin kaba aslinda osmanli dönemi meddahi. ancak lalin kaba’nin kilik kiyafeti ile makamat minyatürleri’ndeki ebu zeyd’i karsilastirirsak ortaya tipoloji ve kilik kiyafet itibariyle acayip bir benzerlik cikiyor. belge ve hikaye vida ve oyuk gibi uyumluysa ikisine de inanmak icap eder, gibi? hem lalin kaba’dan bagimsiz düsünüldügünde de asasi, kaftani ve omzuna attigi mendiliyle “yüksekce yer” tutkusu salt tasvirleri acisindan zeyd’in algilanisi “meddah”a götürüyor. isin icine bir de metin girerse; yani, zeyd’in belagat ve fesahat sahibi bir insan olusuyla hikayeleri özdeslestirilirse, hariri’yi makame yazmaya zorlayan seyin ne oldugu bizzat hariri’nin oglu’nun agzindan okunursa taslar yerine oturuyor. yine de bu metin-resim iliskisi dikkatle ele alinmasi gereken bir konu. sahsen "bunu bir yerden bir yere baglamaya calisayim" deyip de kendini ortaya atan ve konu babinda akademik apoletlere sahip bir hanimdan hic de alakasi olmamasina ragmen makamat ve kelile ve dimne minyatürlerinin "gölge oyunu" tipleriyle salt görsellik babinda benzestigini isitmistim; utandim. o da zaten bunun üzerinde kirk bes saniyenin ötesinde duramadi. sanirim geleneksel tiyatronun karagöz yahut ortaoyunu ya da meddah deyince ayni kefeye cikacagini sanmisti. ya da daha fenasi farkliliklari oldugundan da bihaberdi. ayni hatalar burada da olabilir pekala...

    minyatür sanati tarihimize düşmüş bir derya. bunun algilanisiyla alakali yazinin basinda da söz ettigim üzere “neymis dönem üslubu, neymis sanatci üslubu” kaliplarindan bu sanati cikartabilirsek; “kirmiziya boyama ile kücültülmüs” anlamlarinin arasina sikistirilan kavramini da genisletebilirsek, bu sanatin tarihsel sürec icerisinde yansittigi kültürü pekala yakalayabiliriz. bütün bu yazida cok da matah seylerden söz edilmiyor biliyorum; daha önce kismen de olsa topyekün degil de ayri ayri bu noktalara deginenler olmustur illaki, yalniz ben pek rastlamadim. biraz ugras biraz da farkli kaynaklardan beslenilirse salt minyatürde yatan cok önemli bir tarih var. ilgililerin bu sanati; ilgileriyle yapabilirliklerini ya da yapamamazliklarini (ben simarikliklarini da diyebilirim, belki) egitim gecmisinde yer alan “kolej, yurtdisinda ögrenim” gibi nişanelerine dayandirdiklari “referans calisanlarin” tekelinden kurtarabilmesi ümidiyle.

    edit: bir kac düzeltme, bir kac ekleme.
  • (bkz: murat palta)
  • cogunlukla eski yazma kitaplarda gorulen, i$ik, golge ve oylum duygusu yansitilmayan kucuk, renkli resim sanati.