şükela:  tümü | bugün sorunsallar (7)
  • rh kan grubuna isim verenin rhesus maymunu yani hint şebeği olması.

    biliyorsunuz insanda kan nakli için iki adet proteine bakıyorlar birisi ab diğeride rh.

    ab kan grubu rh kan grubundan çok önce keşfedilmiş, kan naklinede başlamışlar ama bir bakmışlar kan nakli yapılan insanların bir kısmı patır patır ölüyor, sonraları rhesus maymunu üzerinde yapılan deneylerde kanında bir proteinle daha karşılaşılmış ve bununda önemini farkedip kan nakillerinde artık rh faktörüne de bakılmaya başlanmış.

    bugün kan naklinden patır patır ölmeyip, tüm umudumuzla yaşamayı bekliyorsak, bunu hint şebeğine borçluyuz.

    (bkz: unutmayın, unutturmayın)

    kaynak 1 kaynak 2
  • volvo'nun sağlamlık durumunun bir efsane mi yoksa gerçek mi olduğunu göz önüne koyan bilgileri araştırıp okudum, sizinle paylaşacağım şimdi:

    ön bilgi olarak, volvo'nun hikayesi öncelikle sadece trafikteki arabalar değil tır, iş makinası, otobüslere de dayanmakta. hatta bu abilerimiz işi büyütmüş ve uçak parçalarıyla ilgili çalışmalar bile yapmışlar, yapıyorlar. finans piyasasında bile yer almaktalar fakat bunun konumuzla ilgisi yok.

    antik mitolojide dayanıklılığı simgeleyen çelik şerit firma için özel olarak seçilmiş kurulurken. yani ilk baştan kolları bu iş için sıvamış bu amcalar, abiler.

    1944 yılında işe koyularak bir çok güvenlik çalışmaları yapmış bu abiler. aynı zamanda bir efsaneyi de yaratmışlar.

    1944 - iç koruma kafesi'nin bulunması

    iç koruma kafesi diyince akla nascar ve ralli araçları gelir genelde. o demir şeyi buluyor abilerimiz ve ilk kafesli araç üretimini yapıyorlar hiç hız kesmeden.

    1944 - lamine cam'ın bulunması.

    lamine cam nedir: iki veya daha fazla cam plakanın özel bağlayıcı polivinil butiral (pvb) tabakalar yardımıyla, ısı ve basınç altında birleştirilmesi ile üretilir. darbe aldığında dağılmayarak cam kırılmasından kaynaklanan riskleri, kırılma halinde parçaları yerinde tutarak en aza indirger. cam kırılmasından kaynaklanan riskleri, kırılma halinde parçaları yerinde tutarak en aza indirger. kaza nedeniyle oluşacak yaralanmaların engellenmesinin yanı sıra, dışarıdan gelecek darbelere karşı can ve malın korunması amacıyla da kullanılır.

    ilk ve başarılı atılımını lamine cam ile yapan volvo, o zamanlardaki en güçlüler olan, piyasanın abileri olan bmw ve mercedes harici olarak, güvenlik nedeniyle devletlerin tercih ettiği markalardan birisi haline geliyor.

    1950'li yıllarda ön camın buzlanması sorununa el atıp, o konuyu da hallediyorlar. evet, ön camın donmuyorsa volvo mühendisleri sayesinde. yine o yıllarda "böyle olur mu ki la" diyip ön paneli dolduruyorlar. sonra deniyorlar ve diyorlar ki "çokta iyi oldu, çokta güzel oldu taaam mı?" evet, ön paneli doldurup kaza anında ki hasarı dönemin şartlarının minimumuna indiriyorlar.

    1958 - emniyet kemeri'nin bulunması.

    evet, emniyet kemeri. hepimizin hayatını kurtaran, takla atarsak arabanın içinde top gibi sekmemizi engelleyen, frene asılınca direksiyona öpücük kondurmamızı engelleyen emniyet kemerini de volvo buluyor. nils bohlin isimli volvo'nun mühendisine teşekkür ediyoruz. bir yıl içinde volvo hiçbir araçta bulunmayan emniyet kemerini, üç noktalı şekilde tüm modellerinde standart halde kullanmaya başlıyor. haliyle sektöre bir devrim yapıyor zeka pıtırcığı nils bohlin abimiz.

    1960 ve 70'li yıllara ilerliyoruz ve volvo da bizimle ilerliyor. abiler hız kesmeden ille "daha iyisi, daha sağlamı olacaağğkk!" diye haykırıyorlar. bu yıllar altın yıllar.

    bu yıllar arı gibi çalışan mühendis abilerimiz bebek koltuğunu keşfediyorlar. dünya'da ilk kez üretiyor, deniyorlar, oluyor. bitti mi, bitmedi!
    güvenlikli kapı kilitlerini üretiyor abilerimiz. arabayı çalmasınlar, trafikte sövünce kapıyı kitleyim ki dövemesinler hehe, giderken kapı açılmasın falan diyerek. bmw ile drift yaparken arabadan düşen kardeşimizi görseler "boşa mı uğraştık" diye zerzenişte bulunabilirler, orası ayrı.
    sonra birisi çıkıp diyor ki "lan bu öne koyduğumuz kemerleri arkaya niye koymuyoruz, arkadakiler insan değil mi aq?" diğerleri onaylıyor ve arka koltuklara da emniyet kemeri sistemi geliyor, hayırlı olsun.
    evet şimdi sırada herkesin sevmediği ama aslında bizi çok sevdiğinden öyle yırtınan, biip biip öten sistem var. emniyet kemeri hatırlatıcısı. bunu bulan da onlar.
    hiç hız kesmeden çocuklar konusunda bir güzellik daha yapıp, çocukların güvenliğini arttıran "çocuk minderi" denen şeyi buluyorlar.
    bitti mi, bitmedi...
    ön kısıma ve arka kısımlara darbe anında katlanıp enerjiyi emebilen katlanılabilir bölgeler koyuyorlar.
    beni en çok heyecanlandıran, hala çözemediğim olay var şimdi: darbe emebilen direksiyonu buluyorlar.
    bir direksiyon nasıl darbe emer hala bilmiyorum, bununla ilgili bilgi verecek kadar hazır hissetmiyorum...

    1970'de "biz bu kadar şey yapıyoruz, bari birisi adam akıllı test etsin aq" diyip, volvo kaza araştırma ekibini kuruyorlar. bu ekip deli gibi çalışıyor darbeler üzerine. darbe enerjisini emen tamponları buluyorlar.
    80-90'lı yıllardaysa su altı koruma sistemini geliştiriyorlar.
    yetmiyor, memlekete giderken 10 saat araba kullanacaklar için "omurga koruma" üzerine çalışıyorlar. arka koltuklara da yoğunlaşıyorlar ve güçlendirilmiş arka koltukları sürüyorlar piyasaya. güncel durum itibariyle piyasanın çok üzerinde olan güçlendirme çalışmalarıyla, kazalarda ölüm, sakat kalma, yaralanma durumlarını diğerlerine göre oldukça az seviyeye düşürüyorlar.

    1984 yılında hepimizin çiçeği, hayat kurtaran abs (air brake system-ani fren yapınca tekerleklerin kilitlenmesini önleyen fren sistemi) yi buluyorlar.

    1986'da arabanın arka, ortasında bulunan kırmızı fren lambasını kullanmışlar. yüksekte olsun, görsünler, arkadan patlatmasınlar arabamıza diye. bugün standart hale gelmiş durumda.

    1987' de hava yastığını buluyorlar. sürücü için buluyorlar tabi ilk başta. daha sonra geliştirip, yanımızdakine koyuyorlar. daha sonra arka için, sonra kapılara yan hava yastıklarını koyuyorlar. tabi hemen o yıllar içinde değil, biraz vakit geçiyor. bunu bulan mühendis, bizim ülkedeki kaza yapacağını anlayınca yastık patlamasın diye kontak kapatan hasta ruhluları görse ağlar ve patentini alıp kaçardı diye düşünüyorum...

    1991'de yandan darbe koruma sistemi (sıps - side impact protection system)'i geliştiriyorlar. sıps sayesinde yandan gelen bir darbede oluşan enerji kapıdan uzaklaştırılıp, güvenlik kafesine aktarılıyor. böylelikle içerdekiler daha az kuvvete maruz kalıp, daha az hissediyorlar.

    90'lı yıllardan sonraysa park sensörleri, park freni, sürücü dikkat kontrol sistemleri, akıllı sürücü bilgi sistemi, fren destekli çarpma uyarısı, kapılardaki hava perdesi sistemleri, ters dönüşlerde aracın konumunu sabitleyebilen kontrol sistemi, boyun zedelenmelerini engelleme taktikleri ve son yıllarda ağzımızda sakız olan city safety sistemini buluyorlar.

    city safety: 35 km hızın üzerindeyken aniden önümüzde beliren, yavaşlayan, duran, kaza yapan araçları farkedip frenleme yapan sistem.

    2003 yılında darbe kuvvetini azaltan yeni bir ön yapı bulup, tanıtıyorlar.
    2004 yılında su tutmayan camı buluyorlar.

    buluyorlar, buluyorlar...

    volvo'nun sağlamlığı bir şehir efsanesi değil gördüğünüz üzere. bunun için sürekli çabalayan bir firma olmuşlar. logosuna kadar "sağlamlık, dayanıklılık"mottosu işlemiş bu adamların.

    açıkcası ben etkilendim.

    edit:

    arkadaşlar emniyet kemeri ve abs ile ilgili volvo bulmadı diye uyardılar, sağolsunlar. evet, emniyet kemeri ilk olarak 1903 de bulunuyor fakat, patent ve herhangi standartlaştırma harekatı yok. 1930'da new york eyaleti maliyet çok olur diyerek bundan vazgeçiyor. söz konusu dayanıklılıkken volvo'nun maliyetten kaçmadan bu işi standarta sokmasından bahsediyorum ben zaten. ayrıca üç noktalı kemerin patent hakları nils bohlin'e ait olmaktadır.
    abs konusundaysa, bu tarz sistemler deneniyor, bulunuyor. elbette hidrolik veya havalı sistemler daha önce denenmiş olabilir. ancak bu işin araçlar kısmından bahsettiğimiz için, araç üzerinde ilk oturtulmasıyla ilgileniyorum. volvo dayanıklıysa bunları ilk kullanmasındandır anlamında. ayrıca bu sistemler teknolojinin o dönemlerdeki sürekli gelişimiyle bağlantılı olarak sürekli değişiyor. benim okuduğum bilgiler, sistemlerin en doğru ve minimum etki, zarar verdiği halleri yönünde.
    edit2: imla.
    edit3: "hava yastığı konusunda 1987 demişsin ama 83 model mercedes'de görmüştüm." şeklinde mesaj geldi. hava yastıkları 1950 de deneniyor ilk olarak. 1970 lerde hava yastıklı üretilen, denenen ilk araçlar oluyor. sonra general motors yastıklı model sayısını arttırıyor hatta. ancak yastıklar kazalardan önce açılıp, olmayacak kazalara sebebiyet verme gibi saçma davranışlar sergiliyorlar. bunun sonucunda geri çekiliyor. 1984 de ford bir, iki modelinde kullanmaya tekrar karar veriyor. ben tekrar söylüyorum burda esas konu volvo'nun bunları deneme yanılma payı bırakmadan çözüp kullanması. yani diğer firmalar tam verim alıp alamayacağını yeterli kontrol etmeden piyasaya sürerken, volvo tam teste tabi tutup en emin olduğu, en verim aldığı haliyle bunu piyasaya sürüyor. bir kaç model de değil, tüm modelleriyle standart haline getirip sunuyorlar. yine 1988' de chrysler' de standart halde sunuyor bunu zaten. esas olan güvenlik konusunda bu kadar titiz davranması firmanın. "buldular" diyerek bahsettiğim konunun özü bu yani kısacası. işe yaramayan bir şeyi daha önce bulsalar ne olacak, çalışmıyor ki? bu adamlar tam olarak problemleri giderip, kendilerinden emin halde piyasaya sürüm yapıyorlar. burda güvenilirliği konuştuğumuz için bize lazım olan kısımda bu oluyor zaten. bunu göz önünde tutarak mesaj atarsanız çok mutlu olurum...
    edit4: webtekno durumundan sonra kaynak belirtmemiş olmam ile ilgili mesajlar aldım. ben o konu ile ilgili olan entryde de belirttim giriş cümlemde zaten "araştırıp, geldim, size aktarıyorum" kısmını kullandığımı. ancak ısrarla anlaşılmamış.
    başlıca kullandığım kaynaklar:
    1
    2
    3
    4
    5
    6
  • güneş'in yüzey sıcaklığı 6000°c, çekirdek sıcaklığı ise 10 milyon °c. gezegenimizde bulunan tüm elementler düşünüldüğünde ergime noktası en yüksek element tungsten, ergime noktası en yüksek alaşım ise bir seramik türevi olan tantalyumhofniyumkarbit (ta4hfc5). .tungsten'in erime sıcaklığı 3412 °c, tantalyumhofniyumkarbit in ise 4215 °c. yani dünya'daki hiç bir elementin hatta hiç bir seramiğin bile güneş yüzeyinde katı halde kalması mümkün değil.

    güneş'in en temel yakıtı hidrojen - helyum dönüşümünü sağlayan füzyon reaksiyonlarıdır. füzyon reaksiyonları sayesinde güneş'te sıcaklık 10 milyon °c'ye kadar çıkar. devasa enerjisinin en büyük kaynağı da budur.

    günümüzde, nükleer santrallerde fizyon reaksiyonları sayesinde enerji üretebiliyoruz. ancak, malzeme kısıtı nedeniyle füzyon reaksiyonları ile enerji üretmemiz şimdilik imkansız. çünkü, 10 milyon °c'ye dayanabilecek bir malzeme doğal olarak bulunmamakta, yapay olarak ise henüz üretilememektedir.

    edit:
    erime noktası en yüksek element tungsten (3500°c)
    erime noktası en yüksek malzeme bir seramik türevi olan tantalyumhofniyumkarbitt (4215°c)
  • füzyon reaktörlerinin kurulamamasının temel sebebi reaksiyonu gerceklestirecek sıcaklık ve basınç seviyelerine nükleer bombalar kullanmadan çıkılamamasıdır.
    dünya üzerindeki erime noktası en yüksek metal tungstendir fakat seramiklerin erime noktasi cok daha yuksektir. nitekim eski ampullerde kullanılan tungsten telin bir şekilde bir kabın içinde eritilmesi gerekiyor.
  • tüm yaşananların hayal olduğunu öğrenmek veya ummak.
  • bekaret takıntısının antik dünyaya dayanması.

    antik yunanlılarda, "şeref" kelimesinin karşılığı tîme idi. şeref yunanistan'da genellikle eli açık ve cömert olmak, parayı ve hesap yapmayı açıktan açığra küçümsemek anlamına gelir. bununla beraber kelime aynı zamanda "fiyat" anlamına da gelir.

    antik akdeniz ve ortadoğu toplumlarında erkeksi şeref anlayışı dendiğinde, bir erkeğin etrafındaki kadınları tehlikelerden koruma yeteneğinden çok, cinsel anlamda onların itibarını koruma, annesi, karısı, kız kardeşi veya kızı hakkında uygunsuz davranış ileri sürüldüğünde, kendi şahsına fiziksel bir saldırı yapılmış gibi karşı koyabilme yeteneği akla gelir.

    peki bu cinsel mülkiyet takıntısı nasıl ortaya çıktı?

    en eski sümer metinlerinde, özellikle yaklaşk olarak mö 3000 ile mö 2500 yılları arasında, kadınlar her yerde vardır. en eski tarih metinlerinde çok sayıda kadın yöneticinin ismi geçmekle kalmıyor, aynı zamanda doktorlar, tüccarlar, yazıcılar ve memurlar arasında çok iyi temsil edildikleri ve toplumsal hayatından her noktasında özgürce bulundukları görülüyor. ancak malesef cinsiyet eşitliğinden söz edilemez. erkekler oran olarak yine de çok fazlalar. daha sonraki yaklaşık bin yıl içinde bu durum tamamen değişiyor. kadınların şehir hayatındaki yeri aşınmaya uğruyor. iffetine ve evlilik öncesi bekarete önem veren bildiğimiz ataerkil model ortaya çıkıyor. kadınların yönetimdeki ve serbest mesleklerdeki payı azaldı ve sonunda yok oluyor. kadınlar, tamamen kocalarının vesayeti altına giriyorlar. bronz çağı'nın sonunda, mö 1200 civarında, çok sayıda kadın haremlere kapatılmaya ve peçe altına sokulmaya başlanıyor.

    aynı dönemlerde benzer kısıtlamalar sadece ortadoğu'da değil aynı zamanda hindistan ve çin'de de gözlemlenebilir.*

    peki ama neden?

    sümer medeniyeti için ana sebep, çevrede yaşayan, geleneklerinin daha ataerkil olduğu tahmin edilen göçebelerin şehirlere akın etmesidir. bu durum devletleri daha militarist hale getirdi. tarih boyunca savaşlar, devletler ve piyasalar her zaman birbirini besleme eğiliminde olmuştur. fetihler, vergilere yol açar. vergisini ödeyemeyen vatandaş* ya sürülür ve ölür ya da hapse atılır ve ölür. ölüm korkusu bir borç patlamasına sebep olmuştur. bu durum ise bütün insan ilişkilerini ve dolaylı olarak kadın bedenini potansiyel bir metaya dönüştürmüştür. aynı zamanda ekonomi oyununun erkek kazananları için korku dolu br reaksiyona yol açarak, zaman içinde paranoyaya da dönüşerek, kendi kadınlarının asla alınıp satılamayacağını kanıtlama mücadelesine evrildi.

    başlık parası, tipik olarak nüfusun göreceli olarak zayıf olduğu, ki bunun sebebi savaşlardır, toprağın özellikle kıt bir kaynak olmadığı dolayısıyla politikanın spesifik olarak işgücünü kontrol etmekle ilgilendiği durumlarda görülür. nüfusun yoğun olduğu , toprağın kıymetli olduğu yerlerde ise drahoma ile karşılaşma ihtimali daha fazladır: aileye bir kadın daha katmak beslenecek bir boğaz daha demektir, dolayısıyla para ödemek söz konusu olmadığı gibi gelinin babasının kızına yeni evinde destek olmak için katkıda bulunması gerekir.* bu hindistan için geçerli bir yöntemdir.

    sümerlerde, yani bizim de dahil olduğumuz berekli hilal toplumunda, drahoma yoktu. terhatum adı verilen başlık parası vardı.

    sümerlerde evlilik öncesi yapılan en önemli ödeme, düğünde gösterişli bir ziyafet verilmesi için damadın babası tarfından gelinin babasına verilen armağan edilen büyük miktarda yiyecekti. yaklaşık 300 yıl içinde bu yiyecek verme işi metalaştı ve biri düğün için diğeri de gelinin kendisi için iki ödemeye bölündü. aileye sağlıklı bir işgücü katıldığı için onun "sahibine" ödenen bir bedel.

    zaman geçtikçe terhatum, basit bir satın alma niteliğine bürünmeye başladı. bekaretin bozulması, babaya karşı işlenmiş bir suç olarak görülüyordu. evlilik bir kadının "mülkiyetini ele geçirmek" metaforuna dönüşmüştü. prensip olarak kadın, kocasına kesin bir itaat borçluydu. genellikle fiziksel istismar olaylarında bile boşanmaya kalkışamazdı.

    kaynaklar:

    rome and china: comparative perspectives on ancient world empires

    from cyrus to alexander a history of the persian empire

    honour, family and patronage: a study of institutions and moral values in a greek

    the old babylonian marriage contract
  • (bkz: mermi çekirdeğinin namludan büyük olması)

    ateşleme sırasında barutun yanmasıyla ortaya çıkan gaz basıncı, mermi çekirdeğini namluya doğru iter ve çapı namlunun çapından büyük olan mermi çekirdeği, namlu içerisindeki yiv-setlere hafif ezilip oturarak dairesel dönüş ile ivme kazanır. uzun menzillere gitmesi ve delici olmasının sebebi çekirdeğin namluya oturması, namlu içerisindeki girinti ve çıkıntıların ona ivme kazandırmasıdır.

    aksi durumda (çekirdeğin namludan küçük olması halinde) ateşleme sonrası mermi çekirdeği namludan hiçbir yere temas etmeden geçerek gaz basıncının etkisi kadar yol kateder, yani namludan çıktıktan sonra kısa bir mesafe sonra düşer. bu yüzden çekirdeğin yiv ve setlere oturması için namludan büyük olması gerekmektedir. dönmeyen bir mermi çekirdeğinin de delicilik özelliğinin olmaması malumunuz üzere tabiidir.
  • nil tuzcu'nun hazırladığı, istanbul'un imar tarihini, kentsel veritabanını ve tarihten günümüze olan kent değişimlerini karşılaştırmalı olarak haritalar ile anlatan, sürdürülebilir mükemmel bir proje: istanbul kentsel veritabanı.

    http://www.istanbulurbandatabase.com/

    istanbul kentsel veritabanı, tarihçilere, mimarlara, şehir plancılarına ve muhtelif araştırmacılara, istanbul'un ortak hafızasını incelemek ve katkıda bulunmak için oluşturulan bir harita platformu. proje, çok çeşitli tarihi verileri harmanlayan ve sürdürülebilir bir platform olarak tasarlanmış. ayrıca proje, istanbul'un kentsel tarihinin en kapsamlı çevrimiçi ve sürdürülebilir arşivi olma özelliği taşıyor.

    istanbul kentsel veritabanı projesi, istanbul'un tarihi plajları gibi ilgi çekici birçok noktanın yanı sıra, tarihi haritalar, hava görüntüleri, tarihi fotoğraflar, tarihi ulaşım rotaları gibi coğrafi özellikler serisini kullanıma sunuyor. kullanıcılar seçilebilir tarihsel haritalardan çoklu seçimler yapabiliyor ve haritaları ayarlanabilir şeffaflık değerleri ile üst üste bindirebiliyor. ayrıca coğrafya referanslı özellikleri temel haritalar üzerine yerleştirebiliyor.

    istanbul kentsel veritabanı projesi ayrıca, farklı zamanlardan iki haritanın yan yana karşılaştırılması için bir araç sunmakta; böylece, kullanıcıların zaman içindeki değişimlerin detaylı olarak incelenmesine imkan vermekte.

    istanbul kentsel veritabanı projesi'nin içeriği şu ana başlıklardan oluşmakta:

    1853 yılı şehir haritası
    1881 yılı şehir haritası
    1922 yılı şehir haritası
    1924 yılı nişantaşı pervititch haritası
    1941 yılı eminönü pervititch haritası
    1944 yılı taksim pervititch haritası
    1946 yılı hava fotoğrafları
    1966 yılı hava fotoğrafları
    1970 yılı hava fotoğrafları
    1982 yılı hava fotoğrafları
    1949 yılı kent fotoğrafları
    1922 yılı tren haritası
    1922 yılı tramvay haritası
    1922, 1946, 1970, 1982, 2006, 2016 ana yol haritaları
    • çeşitli günlük yaşam alanları (plajlar, sinemalar, pastane ve tiyatro)
    1960 yılı gecekondu mahalleleri bölgeleri haritası
    henry proust'un 1937 tarihli kent planı
    1920-1994 yılları büyüme diagramları
    1930 yılı belediye sınırları
    2016 yılı bölge sınırı
  • saphiens'lerin * ekolojik bir katil olması.

    bazı bilim insanları katil olmadığımızı bu yok oluşların nedeniniiklim değişikliklerine bağlamaktadır. peki gerçek nedir? gelin yakından bir bakalım. geçmişe gidelim, günümüze dönelim. atalarımızı biraz yakından tanıyalım. katiller miydi yoksa hayatta kalmaya çalışan güçsüz hayvanlar mıydı?

    saphienslerin yerleştiği birçok alanda örneğin; 34 türden 31'ini yok ettiği biliniyor. ancak bazı noktaları açıklamak lazım. örneğin devasa diprotodon avustralya’da 1,5 milyon yıldan fazla ortaya çıktığı ve yaklaşık 10 buzul çağını başarıyla atlattığını düşürsek şunu sormalıyız "neden 45 bin yıl önce ortadan kayboldu" bu hayvanlar? biz mi öldürdük iklim değişikliği mi? yoksa rastlantı mı?

    bir rastlantı olduğunu söyleyen olabilir ama diprotodonlarla birlikte avustralya kıtasının büyük (bkz: fauna)sında %90’dan fazla bir azalma oldu. var olan deliller dolaylı sayılabilir fakat şu bir gerçek kıtada var olan hayvan türleri bir bir ortadan yok olurken (bkz: homo sapiens)‘in o süreçte kıtaya vardığını söylemek çok mantıklı değil. şöyle ki bu büyük yok oluş söylenenler gibi sadece iklim değişikliğinden kaynaklı olmuş olsaydı bu durumdan deniz faunasının etkilenmesi de gerekmiyor muydu? yani neden sadece insanların ulaşabildiği yerdeki hayvanlar yok oldu da denizdeki canlılar yok olmadı? iklim değişiklikleri deniz fuanasında yaşayan canlıları da etkiler.

    fakat 45 bin yıl önce deniz faunası, karada yaşanılan büyük yok oluş gibi ciddi seviyede değildi. önemli olan bir diğer nokta ise avustralyadaki devasa yok oluşların homo sapiensin adım attığı, yerleştiği her bölgede devam etmiş olmasıdır.
    örneğin yeni zelanda faunası 45 bin yıl önce gerçekleşen “iklim değişikliği”ni sorunsuz atlatmasına karşılık, ilk sapiens yerleşimcileri olan maorilerin adım atmasıyla birlikte yaşayan tüm kuş türlerinin %60`ıyla birlikte faunasının büyük bir bölümü yok oldu.

    bir diğer örnekse wrangel adası. adada bulunan mamut sürüsü milyonlarca yıl boyunca çoğalmasına karşılık, önce avrasyaya sonra kuzey amerikaya yayılan homo sapiens`den dolayı yavaş yavaş yok olmaya başladı. wrangel basta olmak üzere birkaç ada dışında tek bir mamut dahi kalmamıştı.
    eğer avustralya`daki büyük yok oluş istisnai bir durum olmuş olsaydı homo sapiens`i bir katil olarak görmeyebilirdik. fakat tarihsel kayıtlar ve araştırmalar gösteriyor ki homo sapiens ekolojik bir seri katil.

    ---

    örnegin 2,5 tonluk devasa (bkz: diprotodon)ları nasıl yok etmiş olabilir? bu noktada büyük hayvanların yavaş üremeleri, hamileliklerinin uzun sürmesi ve hamilelikler arasındaki uzun zamanı dikkate almak gerekiyor.
    çünkü avustralya`daki yok oluşun asıl kurbanlarından olan büyük hayvanların yavaş üremesi ve doğan yavruların az olması yok oluş sürecini de hızlandırmış olabilir.
    homo sapiens`in 3-4 ayda bir diprotodon avlaması ölüm sayısının doğum sayısından fazla olmasına sebep olacağından diprotodon türünün bir kaç bin yıl içerisinde yok olacağını tahmin etmek hiç zor olmayacaktır.

    yaklaşık 2 milyon yıldır afrika ve asya bölgelerinde pek çok insan türü gelişmekte ve evrilleşmekteydi. avlanma becerilerinin geliştirmesiyle birlikte 400 bin yıl önce artık büyük hayvanları avlamaya başladılar. bu süreç içerisinde afrika ve asya bölgesinin büyük hayvanları avcı homo sapiens`ten kaçmayı öğrenmişti.
    fakat 2,5 tonluk devasa diprotodon gibi avustralya`nın büyük hayvanlarının “çelimsiz” diyebileceğimiz insan türününden kaçmaya pek zamanı olmadı.

    bazı araştırmacılar istilacı ve tarihin en serin kanlı katili olan türümüzü “temiz”e çıkarmak için iklim değişikliğinden bahsetmektedir. fakat yapılan bir çok araştırma suçlunun iklim değişikliğinden ziyade homo sapiens olduğunu gösteriyor. öncelikle şunu belirtmeliyiz ki dünya’nın iklimi hiçbir zaman için sabit kalmamıştır aksine sürekli bir değişim göstermektedir. bu noktada tek suçlu iklim değişikliğiydi demek pek gerçekçi değildir. iklim değişikliğinin olan etkisini yazının ilerleyen bölümünde ele alacağız. her ne kadar avustralya iklimi 45 bin yıl önce değişmiş olsa bile bu değişim böylesine büyük bir yok oluşa sebebiyet vermesi pek olası bir durum değildi. çünkü gezegenimiz oldukça sık ısınma ve soğuma evreleri geçirmiştir. örneğin geçtiğimiz bir milyon yıl boyunca ortalama her 100 bin yılda bir buzul çağı yaşanmıştır. son yaşanan buzul çağı 75 ila 50 bin yıl önce gerçekleşti.

    kaynak okumakta olduğum;

    harari, y. n. (2015). (bkz: hayvanlardan tanrılara sapiens).

    ayrıca

    http://www.ecobooks.com/books/futureat.htm
    https://genographic.nationalgeographic.com/…ourney/
    https://www.sciencemag.org/…70.dc1/barnosky-som.pdf
    http://onlinelibrary.wiley.com/…9.2003.01028.x/full
    http://www.sciencemag.org/…nt/309/5732/287.abstract
  • +18 arkadaşlar ilk önce belirteyim ölüm şekillerini anlattığım için detaylarda hoş olmayan durumlar mevcuttur.
    türk tarihinde ki araştırmaların büyük çoğunluğunda ölümle ilgili verilen cezalara değinilmez daha çok iyi olan şeyler gösterilir. onun için ülkemizde ölümlü cezalar üzerine yapılan bilimsel araştırmalar yok denecek kadar azdır. şahsi düşüncem iyi olanı nasıl biliyorsak kötü olanı da bilmeliyiz bundan dolayı sizinde ufkunuza katkısı olsun diye ölüm cezalarını, yapılan araştırmalardan yararlanarak anlatmaya çalıştım. bol okumalı günler dileğiyle.

    -kılıçla öldürme

    türk devletleri arasında kullanılan en yaygın ceza yöntemidir. çünkü çoğunlukla askeri topluluklardan oluştuğumuz için ordu mensuplarının cezalandırılmasında kullanılmıştır. bu yöntem de ceza alanın başı mutlaka gövdeden ayrılmış olması gerekmektedir.
    suçlu ayakta yada diz çökmüş vaziyette dururken boynuna keskin ve sert bir hamle ile vurulur ve eğer tek hamlede baş yerinden ayrılmadıysa ayrılana kadar bu işlem tekrarlanırdı. gövdeden ayrılan baş daha sonra teşhir edilmek üzere bir yere asılırdı. burada önemli olan kullanılan kılıcın çok keskin olup, celladın bu işte ustalaşmış ve güçlü olması gerekmektedir.
    günümüzde yapılan araştırmalara göre kafası kopartılarak ölen kişilerde beyin fonksiyonları koptuktan sonra bir kaç saniye daha devam ettiğini göstermektedir. giyotinle idam edilen bir kişinin kafası koptuktan sonra otuz saniye kadar yüz mimiklerinin devam etmesi bu duruma az çok örnek verilebilir.

    -asarak öldürme

    bu ceza yönteminin çok eskilere dayanan hikayesi vardır. türk devletlerinde de çok uzağa gitmemize gerek yok şu an içinde yaşadığımız ülkede de yaşanmış olaylar mevcuttur.
    birçoğumuzun zaten az çok kafasında ne şekilde olduğu belirmiştir. burada suçlu yüksek bir yere bağlanan ip ile boynundan asılıp boşluğa bırakılarak nefes alması engellenmek suretiyle boğulmaktadır. dar ağacında cezasını çeken kişi bir süre ibret olsun diye orada bekletilirdi.
    ölümün gerçekleşme durumu ise aşağı doğru atmalarda boyun kırıldığından hemen, asılı olarak yapılanlarda on onbeş saniye içinde nefesin kesilmesi nedeniyle bilinç kaybı meydana gelir sonrasında ise ölüm gerçekleşir.

    -boğarak öldürme

    türk devletlerinde hanedan mensuplarına uygulanan öldürme yöntemidir. nedenine bakacak olursak türklerin müslüman olmadan önce ki inanışlarına göre hükümdar ailesi kutsal sayılmıştır. bundan dolayı kanının akıtılması yasak sayılmaktadır.
    osmanlı da fatih sultan mehmet'ten itibaren kardeş katli yasal hale gelmesiyle hanedan mensupları için yoğun şekilde uygulanmıştır. gerçi sultan ahmet döneminde bu uygulama kaldırılıp ekber ve erşed yöntemine geçilse de ne genç osman, nede dördüncü murad döneminde ki şehzadeler bu ölüm şeklinden kurtulabilmiştir.
    bu ölüm cezasında suçlular ince yay kirişi ile boğazlarının sıkılması neticesiyle bir süre sonra nefes alımının durmasıyla ölüm gerçekleşirdi. ölen kişi ilk başta yoğun korku içinde olsa da nefesin kesilmesiyle bilinci kaybolur ve pek bir şey hissetmeden nefesini verirdi.

    -suda boğarak öldürme

    çok sık uygulanan ceza yöntemi değildir. kayıtlar incelendiğinde selçuklu döneminde daha yoğun kullanıldığı ortaya çıkmıştır.
    bu yöntemle suçlu kafasından suyun içine batırılarak yada belli bir ağırlık bağlanarak suyun içine bırakılarak ölüm gerçekleştirildi. ölen kişi ilk başta büyük panik içinde nefesini tutmaya çalışsa da bir süre sonra akciğerlerin su ile dolmasıyla ciğerlerin yırtılma hissine kapılmaktadır. bu saatten sonra en son hissettiği şey sakinlik ve dinginlik olup bilincinin kapanmasıyla ölüme adım atmış oluyordu.

    -ortadan ikiye bölerek öldürme

    ölüm cezaları arasında en kanlı olanlardan biri olup türkler de daha çok devlete isyan eden kişilere yada düşman askerlere uygulanmıştır. kronik anonim selçuklu eserinde ı. gıyaseddin keyhüsrev'in antalya'yı ele geçirdikten sonra meydan da ki bir kişiyi kılıç darbesiyle göbeğine kadar ikiye böldüğünü yazmaktadır.
    başka bir türk devletinde memlüklülerde ise aynı yöntem farklı şekilde uygulanmaktaydı. burada suçlu tüm elbiseleri çıkarılarak tahtanın üzerine kolları ve ayakları açık şekilde büyük çivilerle kullanılarak çakılır. bir süre halkın içinde ibret olsun diye gezdirildikten sonra meydanda herkesin göreceği yerde tekrardan büyük çiviler vücudunun ortasına çakılarak ikiye ayrılması sağlanırdı.
    ölüm büyük acılar içinde yoğun kan kaybı ve organlarının dağılması neticesiyle vuku bulurdu.

    -ateşe atarak öldürme

    türk devletlerinde dinle ilgili suçlu bulunan kişilere uygulanan ceza yöntemdir. ölüm hemen gerçekleşmediği için işkence sınıfına da girmektedir.
    suçlu olan kişi ya direk olarak ateşe atılarak ya da ateş üzerinde kızartılan hayvanlar gibi demir bir çubuğa bağlanarak ateş üzerinde kızartılarak öldürülürdü. bu cezasının diğer bir yöntemi de toplu olarak suç işleyen kitleleri evin içine sokarak etrafının odunlarla ateşe verilmesi sonucu yanarak ölmelerini sağlamaktır.
    bu cezada ölüm hemen gerçekleşmediği için acı çekerek ölmektedirler. yanarak ölenlerle de suçlu ilk başta vücudun da büyük yanıklar nedeniyle yoğun acı hissetmeye başlar. ancak bir süre sonra sinir uçlarının yanması ile acı hissi ortadan kalkar. asıl ölüm nedeni daha çok yanarken ortaya çıkan zehirli gazların solunması nedeniyle olmaktadır.

    -derisini yüzerek öldürme

    uygulanan ölüm cezaları arasında en vahşi olanlardan biridir. pek çok türk devletinde uygulandığını görmekteyiz.
    cezaya çarptırılan kişinin derisi diri diri yüzülürdü. bu işlem sırasında çok büyük acılar çeken kişinin ölümü hemen gerçekleşmediğinden uzun süre o acıya maruz kalmaktadır. eğer kişinin ibret olsun diye halka gösterilme durumu var ise, deri yüzüldükten sonra vücudun her tarafı saman ile doldurulup halkın arasında dolaştırılırdı.
    ölüm esnasına gelirsek ceza uygulanan kişi deri yüzüldükten sonra hemen ölmüyordu. ölüm daha çok birkaç organın kesilmesiyle meydana gelmektedir. bu cezada çekilen acının tarifini yapmak imkansızdır.

    -aç bırakarak öldürme

    ortaçağ türk devletlerinde sıklıkla uygulanan ceza yöntemdir. daha çok hapishane de suç işleyen kişilere verilirdi.
    ayrı bir zindana alınan kişiye hiçbir gıda maddesi vermeyerek aç ve susuz şekilde uzun süre açlık çekerek ölmesi sağlanırdı. bu yöntem işkence sınıfına giren türlerdendir.

    -dayak atarak öldürme

    bazı türk devletlerinde uygulandığı görülmektedir. günlük konuşma dilinde kızgınlık ifadesi olan "bunu döverek öldüreceksin" tabirinin gerçekleşmiş halidir.
    cezaya çarptırılan kimse kamçı yada sopa ile ölene dek dövülürdü. ölen kişinin vücudunda oluşan kırıklar neticesiyle ilk başta acı çekse de sonrasında acıdan kendinden geçip ölüme yol almaktadır.

    -kaynar kazana atarak öldürme

    bu ceza şekli az da olsa türk devletlerinde kullanılmıştır. uygulanan kişiler daha çok otoriteye karşı çıkmış olanlardır. çünkü diğer kişilere ibretlik olsun ve bir daha yapmasınlar diye gösterilmektedir.
    ceza , büyük bir kazanın su ile doldurup kaynatılmasıyla suçlular bu kazana atılarak haşlanarak ölmeleri sağlanırdı. ölüm hemen gerçekleşmediği için çekilen acı çok büyük olmaktadır.

    -kazığa oturtarak öldürme

    işkence sınıfına giren ölüm cezalarından biridir. türk devletlerinde daha çok başka birine acı çektirip öldürenlere karşı onun da aynı acıları çekmesini sağlamak için uygulanan yöntemdir.
    ölüm cezasında, kişinin hemen ölmemesi istenmektedir. bunun için cellatlara büyük iş düşerdi. çünkü suçluyu kazığa oturttururken iç organlarına büyük hasarlar vermemesi gerekir, eğer verirse ölüm hızlı olurdu. onun için dikkatli şekilde hareket edilirdi. iç organları fazla hasar almadan kazığa oturtulan kişi uzun süre acı çekerek yavaş yavaş ölümü tadardı. çektiği acı tarif edilecek boyutta değildir.

    -diri diri gömülerek öldürme

    türk devletleri arasında yoğun olarak uygulayana bakarsak karşımıza timurlular çıkmaktadır. ceza daha çok kalabalık kitlelere uygulanmıştır. bunlar savaş suçluları yada devlete isyan etmiş kişilerdir.
    büyükçe kazılan bir alana suçluların tolu şekilde atılıp peşinden üstlerine hava almalarını engelleyecek miktarda toprak atılarak ölmeleri sağlanırdı. bu ölüm cezasının diğer şekli de belli bir bölgeye yapılacak olan kalenin temeline suçlu olanların atılıp üstüne kaleyi dikmek şeklinde gerçekleşirdi.

    -okla vurarak öldürme

    silah keşfedilmeden önce ki devletler de az da olsa uygulanan yöntemdir. kişi belli bir noktaya bağlandıktan sonra verilen komut ile birçok okçu aynı anda atış yaparak delik deşik olarak ölüm gerçekleşirdi.

    ----
    -bir de araştırmalar sonucu moğol uygarlığı olan ilhanlılar da uygulanan farklı ölüm cezalara bulunmuştur. bu cezaların türk devletlerinde de uygulanmış olma ihtimali yüksek olmakla birlikte henüz yapılan türk araştırmaların da karşımıza çıkmamıştır.
    bu cezaların birinden bahsedip konuya son noktayı koyacağım.

    uygulana cezalar arasında belki de en acımasız olanı şöyle; cezayı alan suçlunun üzerindeki tüm elbiseleri çıkartılarak vücudunun her yerine bol miktarda kuyruk yağı sürülmesi, ardından bir keçenin içine sarılarak iple bağlanması ve bu halde yaz sıcağında güneşin altına bırakılmasıdır. bir süre sonra keçe ve kuyruk yağının sıcakla birlikte iç içe geçmesiyle ortaya çıkan küçük kurtçukların suçlunun etlerini kemirmeye başlamasıyla çok büyük acılar çekerek ölmesidir.
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------

    türk devletlerinde verilen ölüm cezaları konusundan bağımsız son olarak belgeselde izlediğim ortaçağ avrupasında engizisyon mahkemelerinin uyguladığı bir yöntemden de bahsedip yazıyı bitireceğim. bundan bahsetmemin nedeni insan oğlunun kendi ırkından birinin canını almak için ne tür uçsuz bucaksız yöntemler bulabildiğini göstermek içindir. bunları bulanların şeytanın yakın arkadaşı olduğundan hiç şüphem yok.
    cezaya gelecek olursak; koltuğa oturtarak öldürme şekli , ayrıntılara girersek özel olarak hazırlanan bir koltuktur. demirle yapılan koltuk benzeri yapının her tarafına ucu sivri metaller monte edilmiştir. suçlu koltuğa oturduğunda sivri noktalar vücuduna batmıyordu. çünkü sivri çubuklar çok sık aralıklarla dizildiğinden vücuda eşit oranda dağılıyordu. asıl olaya gelirsek suçlu bu şekilde hazırlanmış olan koltuğa oturtulup kolları ve ayakları koltuğu bağlanmaktaydı. koltuk tasarlanırken oturulan bölgenin altına ufak bir bölüm yapılmıştır. suçlu koltuğa oturup bağlandıktan sonra o bölgeye odun atarak ateşe vermişlerdir. sıcaklık arttıkça vücuda batmayan sivri uçlu demir parçaları yavaştan deriden içeri girmeye başlar. böylece suçlu büyük bir acı içinde yavaş yavaş ölmeye bırakılır. ölüm aşaması ise tüm o sivri uçlar vücuda saplanıp deriye kadar inmesiyle yoğun kan kaybının meydana gelmesiyle olur.