şükela:  tümü | bugün
  • zor, gösterişli, yapmacık, burnu kalkık bir film olabilir. ama hayatında bir kez olsun yaşayışını sorgulamış, bunu yaparken bu dünyanın tek şansı olduğunu bilerek yaşaması gerektiği motivasyonuyla kendine nedenler aramış birinin kesinlikle kendinden bir şeyler bulabileceği, çok kişisel olsa da herkesin filmi synecdoche new york.

    şöyle diyorum; abidin var oluşun resmini çizmiş sana, bakmazsan yazık edersin.
    7:45'te başlayıp 7:45'te bitiyor, yani bir göz açıp kapama süresi; aslında son anında bir hayat muhasebesi. o noktaya geldiğinde hayatın film şeridi gibi geçerken writers block'a tutulmayasın barton fink gibi. lazım gelir ki fellini'nin otto e mezzo'da yaptığı gibi döktüresin.

    işte kaufman da iz bırakma peşinde belli, şiarı şu; wood allen'ın aksine eserleriyle yaşamak istiyor, ona inanıyor. bundandır seçtiği yolda büyük adamları, (unutmamak lazım) kadınları refere ediyor.

    gerçi şu da var, bilinir ki daha çok bilmek işi zorlaştırır, okudukça bulantı hissedersin. işte o kitapları okuyan da, her yerin yandığı bir tür cehennemde yaşıyor. caden'ın son anına kadar uzlaşamadığı ama yanından ayırmadığı biri. ilk karşılaşmalarında söz kafka'nın dava'sından açılıyor, ikincisinde proust'un kayıp zamanın izinde'sini görüyoruz.

    aslında tüm bu referansların arasında kaufman'ın ironik bir tavrı da var. misal çevresindeki aktörlerin her şeyi anlamlandırma ya da aşırı anlam yükleme çabaları; filmin başında arabayı çarpan erkek oyuncunun arabayı farklı çarpmaya çalıştım muadili bir şeyler demesi, michelle williams'ın oynadığı karakterin gereksiz referans verme çabası: artaud, grotowski... yani herkes birine kendini ispatlama çabası içerisinde, entelektüel tarafını gösterme uğraşında. oysa s. new york her ne kadar bunu belli bir noktaya kadar icra etse de yaptığının da farkında olan bir film. oldukça da nihilist sayılır. biraz izleyenenin de kendini tatmin etmesine izin verse de kaufman'ın ukalalığı belki can sıkabilir, sıkmasın. onca verilen referansın kendisinden ziyade, referans verme olayının kendisine odaklanılsın. saydıklarıyla aynı noktaya gelme özlemine empati yapılabilsin. yani mesele daha çok şeyi bilmekte değil, meseleyi bilmekte. bunu anlasın.

    vurgulara devam. film, ek olarak; başkalarının telkiniyle hareket eden insanların komikliğine de vurgu yapıyor bir noktada, kişisel gelişimle alay ediyor. psikoloğun her kelimesi ezberlenmiş ve sırası gelmeden zamansız zamanlamasıyla söylediği basmakalıp meslek cümleleri ve yarısı aynı olmak üzere rafta gözüken daha iyi nasıl oluruz'un zırvaları ve kan emmekten şişen ayaklar.

    nihayetinde kaufman'ın cotard sendromundan muzdarip cotard'ı rüyasında, kendini 80 yaşında görüyor anne sexton'ın dediğini aksi çıkarır biçimde. sıkıntı çekiyor, bir şeyler bırakmak istiyor son noktaya geldiğinde; nietzsche'nin dediği gibi de hayatını tekrar tekrar aynı hayatı yaşayacakmış gibi yaşamaya çalışıyor garip döngüler eşliğinde.

    başarıyor da.
  • senaryoda nasıl döktürülür dersi veren charlie kaufman, filmin en akılda kalıcı monologlarından birini meşhuuur "pederin vaazı" bölümü ile izleyicisinin kafasına kafasına çarpar. nitekim klavyesi dert görmeyesi sözlük yazarlarımız da defaten entrylerinde bu pek değerli konuşmanın ingilizce alıntılarına yer vermişler. ancak bir de anadilimizde nasıl göründüğüne bakılması gerekliliğine dikkat çekmek isterim bu mezar başı vaazının*.

    --- spoiler ---
    herşey senin düşündüğünden daha karmaşık.
    doğru olanın, sadece onda birini görüyorsun.
    verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var.
    her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin.
    ama belki de aradan 20 yıl geçer...
    ...ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlayamayabilirsin.
    ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır.
    sadece dene ve boşanmanın nedenini bulmaya çalış.
    ve kader diye bir şeyin olmadığını söylerler
    ama herkes kendi kaderini belirler.
    ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin...
    ...sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın.
    zamanının büyük bir kısmı, ölüyken ya da doğmamışken harcanır.
    ama yaşamak varken, sen, birinin gelip her şeyi...
    ...düzeltmesini bekliyorsun.
    bir telefon için, bir mektup için...
    ...ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun.
    ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor.
    sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık...
    ...ya da gerçekleşmesi imkânsız bir umut ile geçiriyorsun.
    sana bağlılık hissettiren bir şey.
    kendini bir bütün hissetmeni sağlayan şey.
    sevildiğini hissetmeni sağlayan bir şey.
    gerçek şu ki...
    ...çok kızgınım.
    ve gerçek şu ki...
    ...lanet olsun çok mutsuzum.
    ve gerçek şu ki, çok yalnız kaldım
    ve çok uzun süre çok acı çektim.
    ve yalnız kaldıkça,
    bütün bu süreç zarfında...
    ...iyiymişim gibi davrandım...
    nedenini bilmiyorum.
    belki herkes
    kendi dertleriyle ilgilenirken...
    ...benim zavallılığımı duymak istemediği için.
    pekala, herkesin amına koyayım.
    amin.
    --- spoiler ---
  • saat 7:44. uyuyorsun. saat 7:45. uyan. hayatta sahip olamayacakların ve sahip olduğun tek sey; yalnızlığın hakkında rilke’nin muhteşem sözcükleri ile güne başla. kahvaltını yaparken gazeteyi oku. 14 ekim 2005. herşey olması gerektiği gibi. 17 ekim 2005. başkalarının hayatlarında önemli olan, ama sana hiçbir şey ifade etmeyen birkaç kişinin öldüğünü oku. 2 kasım 2005. hayatlar akıp gidiyor. o okuduğun gazete sayfasında, izlediğin televizyonda, baktığın binalarda hep kendini gördüğün hayatların senin hayatından hiçbir farkı yoklar. çünkü herkes senin gibi hayalkırıklıkları, üzüntü, sevinç, saçmalık yaşıyor. zaten o yüzden hep yalnızız ve kendimiziz. sen caden’sin. adele, hazel, claire, olive’de öyleler. yani kendileri, ama senin için o insan sadece bir insan değil. sen onlar oluyorsun. onlara öyle anlamlar yüklüyorsun ki bir gün işler ters gittiğinde, seni terk ettiklerinde uğradığın hayal kırıklığının yerini hiçbir şey dolduramıyor. kelimeler düğümleniyor, acı çekıyorsun, zorlanıyorsun nefes almaya. değişikliklere karşı zaafın oluşuyor. hiçbir şey leke kalmamalı hayatında. siliyorsun herşeyi. bir temizlik manyağı olacak kadar takıntılısın artık. aslında herşey o kadar basit ki. sen birini istiyorsun onunla oluyorsun, o bir gün başkasını istiyor. seni hayalkırıklığına uğratıyor. sen kendi hayatını yaşarken onun kendi hayatını yaşamasına tahammül edemiyorsun. o kadar benciliz ki! kendi hayatlarımızı bir tiyatro sahnesinde yıllarca sahneyecek kadar benciliz. kimse izlemesin umrumuzda değil. sadece ben izleyeyim. doğru olan benim hayatım neşesi, üzüntüsü, acıları olsun. şimdi tek bir soru soruyorum size. herkesin kendi hayatını yaşamak istemesi bir suç mudur?

    artık heyecanlı ve gizemli hayatın geride kaldı. yaşadın, anladın ve hayal kırıklığına uğradın. onlar da başkaları tarafından hayal kırıklığına uğradılar. yapacak birşey yok. yaşamaya devam et. sen sadece yaşamını sürdürmen için işini yapmaya devam et. artık onu da nasıl yapacağını biliyor musun? bu şehirde milyonlarca insan var ve hiçbiri diğerinden fazla değil. onlar sadece kendi hikayelerinin başrolu oynayan, kendilerine verilen ‘yaşama’ görevini yapan insanlar. sen de sadece yaşa. yaşadıkça hiçbir şeyin değişmediğini göreceksin. hayat o kadar basit ki!

    saat 7:44 şimdi buradasın. saat 7:45. şimdi artık yoksun.

    sadece bencil değil üstelik çok da zayıfız. sıradan yaşamamız için ihtiyacımız olan tek şey, birilerinin bize yapmamız gerekenleri hatırlatması. yat. uyu. kalk. işe git. hastalan. temizlik yap. gül. konuş. sür. dur. bağır. selam ver. yalnız kal. ağla. acı çek. özlem duy. dişçiye git. şarkı dinle. tekerleme öğren. yat. uyu. kalk. işe git. hastalan...............öl.

    bir charlie kaufman şaheseri. ayakta alkışlıyorum.
  • sammy'nin cenazesi sahnesinde rahibin söyledikleri filmi ve hayatı en iyi şekilde özetliyor:

    --- spoiler ---

    everything is more complicated than you think. you only see a tenth of what is true. there are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose. but maybe you won't know for twenty years. and you'll never ever trace it to its source. and you only get one chance to play it out. just try and figure out your own divorce. and they say there is no fate, but there is: it's what you create. even though the world goes on for eons and eons, you are here for a fraction of a fraction of a second. most of your time is spent being dead or not yet born. but while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right. and it never comes or it seems to but doesn't really. and so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along. something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved. and the truth is i'm so angry and the truth is i'm so fucking sad, and the truth is i've been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending i'm ok, just to get along, just for, i don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine. well, fuck everybody.
    amen.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---
    adamımız tiyatro yönetmenidir. evlidir, bir tane kızı vardır. karısı da ressamdır, ancak özel gözlükle görülebilecek kadar ufak resimler yapmaktadır.

    hastalık hastasıdır bu adam, ölüm korkusu vardır. başı ağrır, gözü ağrır, kan işer.

    karısı kızını alıp almanya’ya yerleşir. yani evi terk eder, kadın adamdan boşanır. kızını da adama bir daha göstermez. kadın almanya’da ünlü olur.

    adam karısının bıraktığı atölyeyi tertemiz yapar. adam temizlik yapmayı sevmektedir.

    adamın çalıştığı tiyatroda gişe görevlisi olarak çalışan kız kendisine bir ev satın alır, evi satan emlakçının oğluyla evlenir.

    adamın oyunları beğenilmektedir. en büyük ödülü kazanır, kazandığı parayla tiyatro binası alır kendine.

    adam bir daha evlenir. bir kızı daha olur. ama ilk kızını asla unutamaz.

    bir ara almanya’ya ilk kızını görmeye gider, göremeden gelir.

    satın aldığı tiyatrosunda kendi hayat hikayesini anlatan oyunu çok gerçekçi bir şekilde sahnelemek üzere yıllarca (20 yıl kadar) çalışır adam. dev tiyatro binasında kendi hayatının geçtiği mekanları inşa ettirir. koskoca bir şehir demektir bu.

    bu arada ikinci karısı da bunu terk eder.

    gişeci kız bu arada hayatından çıkmış ve tekrar girmiştir. adamın asistanı olur gişeci.

    adam ilk karısının abd’ye döndüğünü öğrenir, evine girer, evinde temizlik yapar. notlarla karısı ile haberleşirler. karısını hiçbir zaman göremez.

    bu arada yıllar sonra ilk kızından haber alır, kız lezbiyen olmuştur ve şu anda ölüm döşeğindedir. adamla kızı helalleşirler. kız ölür.

    bir yandan oyun provaları, dekor inşası devam etmektedir, adamın hayatına giren her yeni şey oyuna dahil olmaktadır.

    mesela bir örnek: bizim adamı yıllardır takip eden bir adam vardır. bu takipçi adam, adamın hayatını anlatan oyunda adamın kendisini oynamaktadır. ama oyun adamın hikayesini anlatmaktadır ve adamın hayatında onu takip eden bir adam bulunmaktadır, oyuna dahil edilmesi gereken. bir sahnede bizim adamımız, oyunda onu oynayan takip eden adam ve oyunda bizim adamımızı oynayan takip eden adamı takip eden bir adamı aynı sahnede görürüz. (esas adam > takipçi > takipçiyi takip eden)

    adam bu arada gittikçe yaşlanır, bastonla dolaşmaya başlar.

    takipçi adam intihar eder ölür, gişeci kız ölür, en sonunda adamımız ölür.

    aslında film bu kadardır.

    ama anlatım tarzı o kadar alışılanın dışındadır ki yukarıda yazılanlar anlaşılmasına anlaşılıyor ancak insan ekran karşısında şekilden şekle giriyor izlerken. 2 saat süre içerisinde bir ara yükselse de anlaşılabilirlik, çoğu zaman kopuk kopuk sahnelerden oluşmaktadır film.

    sanki adamın rüyası gibidir, aslında değildir, takipçi adam neden takip eder, gerçek midir değil midir bilinmez, karısının aslında terk ettiğini kızını göstermediğini çok sonradan anlarız, gişeci kızın satın aldığı evde yıllar boyunca süren bir yangın vardır, ama o yangın evin olağan bir mobilyasıymış gibi kimse tarafından yadırganmaz.

    benim ekran karşısında sıkılarak, gecenin çok geç bir vakti olmasından dolayı da ara sıra gözlerimi kapanmasına engel olamayarak izlediğim bir filmdir.

    berbat diyemeyeceğim kadar üzerinde uğraşıldığı seyirciye yansımaktadır.

    öyle veya böyle insanı çok etkilemektedir film.

    aklıma takılan acaba charlie kaufman mı becerememiştir film çekme işini, yoksa tam olarak da benim göremediğim dahiyane bir yanı mı vardır bu filmin? acaba başka bir yönetmen çekse idi nasıl olurdu?

    üzerinde yıllardır uğraşılan bu proje anlaşılıyor ki kaufman’ın özel projesidir, yapmak istediklerini yapmıştır kuşkusuz. çok fazla seyirciye ulaşmamıştır. eh bu da sanatın içinden gelen bir şey değil midir zaten. sen istediklerini yaparsın, izleyene seyirciye ulaşırsa ulaşır, bu senin problemin olmamalıdır. sen istediğini yapmışsındır sonuçta.

    ben izlerken çok ama çok sıkıldım, ama dilim de varmıyor berbat demeye filme. ben anlamadım filmi, ulaşamadı yani bana, benim için yapılmamış belli ki.
    --- spoiler ---
  • filmi izledikten sonra kalbiniz olmasa bile beyniniz filmin atmosferine kayıyor, eğer gece izleyip yatmışsanız saatler sürecek bir uykusuzluk yakanızı birakmıyor, hatta müthiş fantastik rüyalar görme garantisi bile var. son derece doyurucu, sorgulatıcı, hatta kendi hayatınıza dair çıkarımlar yapabileceğiniz, “bir kitap okudum hayatım değişti” dedirtecek kadar iddialı, ve fakat duruşu ve oyunculuklarla da bir o kadar naif olmayı becerebilmiş bir film. philip seymour hoffman(diğer tüm oyuncular gibi) artık bana göre aşmış oyunculuğunu bir kez daha bizlere armağan etmiş, gözlerim ve kalbim, sayesinde fazlasıyla şenlendi. filmi çok beğendim, hatta bilindik bir konu ve kurgu dahilinde son yıllarda yapılmış, büyük ödüllere layık görülmüş filmlerden, kalite anlamında ziyadesiyle ayrılmakta. tam anlamıyla anlaşılsın ve mesaj versin diye tek bir konu, olay ve yargı üzerinden ilerlemiyor, herkes kendine göre farklı farklı anlamlar bulabilir bu yüzden.

    benim dikkatimi çeken eleştirilerden en göze çarpanı, herkesin senin olduğun gibi sıradan olduğu ve senin aslında azimli olup, çok önemli işlere imza atacağım, herkesten farklı olmalıyım hatta farklıyım deme düşüncenin aslında ne kadar yavan ve insan hayatı düşünüldüğünde kandırmaca olduğu gerçeği. şimdi saat 7:34 gidiyorsun, şimdi ise 7:44 hala gidiyorsun, değişen pek bir şey yok, belki de aynı yerdesin. adele’in caden’a “bu küçük tiyatroda kendini harcamak istediğine emin misin, artık büyük sulara açılmalısın” minvalindeki lafları tam da demek istediğim bu kandırmacaya kendimizi ne kadar kaptırmış olduğumuzun yansıması.

    diğer bir eleştiri, insanlık olarak bireyselliğin dibine vurmuş olduğumuz. yanlızız boğuluyoruz, ve iş işten o kadar geçmiş ki, yanlızlığımızı paylaşıp rahatlama, kendimizi açıklama fırsatı bulduğumuz anlarda bile anlatamıyoruz, anlaşılamıyoruz. gözlerimiz o kadar körelmiş ki, kendi keyfimiz dışında gelişen olaylar için hep başkalarını suçluyoruz, hep kaçıyoruz, fiziksel olarak kaçmak da yeterli olmuyor, duymuyor ve görmüyoruz bir şekilde. caden’in bacağının seğirip, hastaneden çıktıktan sonra hazel ile karşılaşmasını hatırlayın, adam yerinde duramıyor ama, “eee daha daha nasılsın” muhabbetine maruz kalıyor. ayrıca, caden’in yanı başında duran ama bir o kadar uzak ve samimiyetsiz olan adele’nin kafayı yemiş gibi görünen kişiliği; adele’in caden üzerinden ellen, eric, maria ve olive’e yüklediği anlam, en yakınımızda ve samimiyetinden şüphe duymadığımız insanları bile ne kadar ötelediğimizin bir kanıtı.

    olaylara kendi kafamızda kılıflar bulup ve hatta değiştirip, bambaşka hayatlar kurguluyor, ancak yine de o kurguladığımız hayatta bile tam biz olamıyoruz. ne kadar bu kurduğumuz, bize çok sağlammış gibi görünen, olağanüstü güvenli dünyamızda, kendimize bile yeri geldiğinde ihanet edebiliyoruz yani. (sammy’nin hazel’a duyduğu aşk ve gelişen olaylar)

    aslında sadece yorumsuz yazıp bırakmak istemiştim, anlamamış ve anlatamamış olabilirim diye. öyle bir film gerçekten.
  • --- spoiler ---

    ----
    herkesin başrolünü oynadığı hayatlar…

    her yara iyileşir bir şekilde ama izi kalır, aynı hayattaki her repliğin sonuçları gibi. daha iyisini yapmak istedikçe düğüm daha da karışır, içinden çıkılmaz bir hal alır. yıllar geçer. aynı sahneyi farklı zamanlarda tekrar tekrar oynarsınız, sonuç değişmez. bazen beceremezsiniz gözyaşı damlası ile role devam edersiniz. bazen çok iyi oynarsınız ama o rolün hakkını vermek ve güzel görünmek için ne acılar çektiğinizi bir siz bilirsiniz bir de ayaklarınız. eee rolün hakkını vermek zordur bu hayatta… hele başrolü oynamak çok daha zordur. afişlerde, herkesin hayal ettiği hayatları gösteren reklamlarda, örnek alınan kişiler arasında yer almak zordur.

    ve oyunu en iyi nasıl sahneleyeceğinizi bulduğunuzda yönetmen “öl!” der ve her şey biter… cenazenizde şu sözler söylenir:

    “everything is more complicated than you think. you only see a tenth of what is true. there are a million little strings attached to every choice you make; you can destroy your life every time you choose. but maybe you won't know for twenty years. and you'll never ever trace it to its source. and you only get one chance to play it out. just try and figure out your own divorce. and they say there is no fate, but there is: it's what you create. even though the world goes on for eons and eons, you are here for a fraction of a fraction of a second. most of your time is spent being dead or not yet born. but while alive, you wait in vain, wasting years, for a phone call or a letter or a look from someone or something to make it all right. and it never comes or it seems to but doesn't really. and so you spend your time in vague regret or vaguer hope for something good to come along. something to make you feel connected, to make you feel whole, to make you feel loved. and the truth is i'm so angry and the truth is i'm so fucking sad, and the truth is i've been so fucking hurt for so fucking long and for just as long have been pretending i'm ok, just to get along, just for, i don't know why, maybe because no one wants to hear about my misery, because they have their own, and their own is too overwhelming to allow them to listen to or care about mine. well, fuck everybody. amen.”

    eternal sunshine of the spotless mind’da son darbeyi indiren everybody s gotta learn sometime gibi bir müzik çalmaya başlar little person

    son

    ----

    insan aşık olur. bazen öyle acı bir hal alır ki derdi bilirsiniz ve dermanın olmadığını da. gider yanan bir evde oturmayı kabul edersiniz. sonunu bildiğin filme bile bile bilet almak gibidir. elden bir şey gelmez. bu derdin sonunda sizi nasıl öldüreceğini de bilirsiniz. aşktır işte bir umut yüreğiniz yanarak oturursunuz o evde. alevler öyle bir hal alır ki bodrum katta eşinden boşanan ev sahibinizin oğlu ile evlenirsiniz. büyük ihtimalle onun da sizin gibi bir derdi vardır. ama bu yangını dindiremez. yalnız yıllar sonra kavuşunca ona bu yangın diner ve ölürsünüz.

    tanıdıkça herkes düş kırıklığı yaratır. buna insanın kendisi de dahildir aslında. uğraşmaya başladıkça insan kendisiyle bir sürü şey çıkıverir ya da şüphe uyandırır. her zaman varolan bir şişlik durduk yere kaşınmaya başlar. doktor midenizde problem olabilir der, buna odaklanan sizin başka şikayetleriniz boy gösterir. çözüm bu enerjinizi başka yere odaklamaktır. yoksa kendinizi bitirirsiniz.

    --- spoiler ---
  • normal bir insana hitaben bu filme yönelik bir guide:

    1- filmde mantık aramayın, bir sherlock holmes hikayesindeki şu yüzden şu oldu bağlantısı asla yok, filmin ana teması metaforlar, kasmayın

    2- yaklaşık iki saat sürecek bir zihin yorucuya hazır olun, yeni arabanın motorunu açmak gibi, algınızı zorlayacak.

    3- filmin senaryosunu normal bi insan yazmamış, anlayamadığınız noktalarda kendinizi üzmeyin yalnız değilsiniz.

    4- yönetmene neden bu filmi çektin diye sorarsanız, ve o gün canı sıkkınsa, büyük ihtimalle "why? because fuck you thats why" diye cevap verecektir.

    5- film bittikten sonra beyniniz yanacağından uyku tutmayabilir.

    6- film izlemeyi seven her insanın bir kere maruz kalması gereken bir başyapıt, film eleştirmeyi seven suserların senede bi kere izlemesi gereken bir benchmark.

    7- film hakkında en az anlamadığım nokta, hazel'ın evinin neden sürekli yandığı. onun dışında anlamadığım çok şey var fakat bunları anlamamış olmaktan dolayı memnunum.
  • --- spoiler ---

    tiyatro yonetmeni caden, zaman kavramini yitirmistir. yillar once olanlar kendisine bir hafta once olmus gibi gelmektedir. bu yuzden hersey cok karisiktir. caden'in gozuyle yasariz biz de filmi.

    caden, bir elinde darmadagin hayati, digerinde kazandigi buyuk odulun getirdigi maddi rahatlikla mukemmel bi tiyatro sahneye koymak ister. ama ne oynatacagini bilemez. bunun arayisina girer ve bir beyin firtinasi baslatmak ister. kurdugu kocaman setteki bisuru adama der ki: "herkes kendisini oynasin bi sure, bakalim ortaya ne cikicak..." ve herkes kendisini oynamaya baslar. fakat eski karisi bir onceki oyunundaki “what are you leaving behind? you act as if you have forever to figure it out” demisti zaten, caden’in iz birakacak bir eseri cikarma cabasi da yillar surer. bir nevi bir bbg evinde yasar tum set. amac gercegi yasayarak, sahnelemeye deger, gercek ve guzel bir fikir bulmaktir. kendisi yonetmen olarak herkese ufaktan tuyo verir sadece, aslinda verdigi tuyolar "gercegi" ortaya cikarabilmek icindir yoksa yonlendirmek istemez kimseyi.

    ama bi sorun vardir, bu ekip icinde kendisi olmayinca kendini gozlemleyemediginden istedigi seyi bulmakta gucluk cekmektedir caden. bu yuzden uzun sure kendisini kendisi gibi oynayacak birini arar. bu sekilde kendi hayatindaki anlami da bulmak istemektedir. birgun, olaganustu bisey olur ve en az kendi kadar manyak bir adam, sammy adli bir oyuncu, mulakatta der ki "aradiginiz oyuncu benim cunku sizi 20 yildir takip ediyorum ve ne an ne istediginizi ne dusundugunuzu kestirebiliyorum..." bunu dedigi andan itibaren de sammy, caden'in agzindan konusmaya baslar. caden bu sayede kendi dusuncelerini, hareketlerini ve tum hayatini gozlemleme sansi bulur, sadece "ben oyle demezdim, ben oyle yapmadim" seklinde yine tek tuk tuyolar verir... ama yeni bir sorun, sammy de artik hayata dahildir, caden’in hayatinda caden’i oynayan oyuncu olarak. cunku sammy oylesine kendini vererek oynar ki, caden’in gercekte asik oldugu hazel'a asik olur ve onunla kisa bi iliski yasar... aslinda hazel'a diil, o kadini oynayan kadina asik olmasi gerekmektedir, fakat sammy caden'in tum hayatini kopyalayacak kadar iyi bir oyuncudur, bu yuzden bu durum kontrolden cikar hafiften. tum olay gercegi sergilemek konusunda ciddi bir cabaydi zaten diye, bunun da oyuna yansimasi gerekmektedir. oyuna bir de sammy'yi, yani caden'i oynayan adami oynayacak bir oyuncu dahil olur. bu sekilde birkac kisinin replikasyonunlarini goruruz. bazilari cok iyi oyuncular oldugundan, bazilari da cok gaza geldiginden, istenen sonuc alinmaktadir. caden, kendisi ve asklari dahil, herkesin yasayislarini gozlemleyebilmektedir. yavas yavas fikirler belirir caden'in kafasinda. oyunun adi konusunda biseyler belirir. ama oyun o kadar gercege donusur ki, kendini cok kaptiran sammy, caden'in yillar once hazel'i kaybettigini hissettiginde yapmayi denedigini tekrar dener: intihara kalkisir. ve bu sefer tutacak kimse olmadigindan basarili da olur bu girisiminde. ustelik hazel'i bir baskasina degil, kendisi oldugu caden'a kaybettigindendir olumunun sebebi. caden, o cok korktugu olumu bile gercek gercek yasamistir setinde, bir zamanlar yapamadigini yapsaydi ne olacagini gormustur. netlesir fikirleri, ustelik gercek aski buldugunu hisseder, fakat buldugu anda da kaybeder. hayatinin en mutlu gununu yasamistir bu arada. ve karar verir, oyun bu olacaktir. bu arada caden'i oynacak kisi gorevine soyunan kadin, ona kafasini dagitmak icin caden'in da baska bi hayati oynamasini onerir. baska bi hayati da olume dek bi yasar caden. ve o oyun biter, muhtemelen hayat biter, film biter...

    bircok simge kullanilmistir muhtemelen... yanan ev imkansiz ask'i simgeliyor diye okumustum. sammy icin bise gormedim, ama bakicam, kesin o da biseyleri simgeliyordur, gercekten de ayri bi film kahramani diildir sanirim. zaten hazel ondan hoslanmasini "ayni sen, ustelik eglenceli bi adam da" seklinde aciklamisti caden'a. daha cesur, daha romantik bir caden aslinda sammy...

    sonra paralellikler... ornegin yine bir evlilik, yine bir kiz cocugu, yine husran... bu tur paralellikler cok var, filmin adiyla da ilgili bu sanirim. zaten paralel bir hayat kuruyor caden setinde... paralellikler arasinda kaybolmalar, dugumlenmeler, paralelliklerin bozulmasi sonra... olaylarin karismasi... sammy'nin paralel hazel'a (tammy'iydi sanirim) diil de gercek hazel'a asik olmasi mesela... ozetle gercekten zor bi film. ama cok enteresan, zor film olmasinin yaninda simgeleri anlamasam da icimdeki biseyleri ciz ettirdi durdu hep. bu da charlie kaufman'in aktarabildigi duygulardaki samimiyetten kaynaklaniyor hep. eternal sunshine of the spotless mind'daki gibi teknik bir sablona otursa da konu, duygular kaybolmuyor hic... en acik, en duz gercekci filmin yasatamadigi duygu yogunlugunu yasatabiliyor charlie kaufman dehasi...

    caden hayati sorgularken, bi anlam cikarmaya calisirken hayatindan, cevaplari bulamasa da, yakaladigi samimiyet ve gerceklikle, bizi de alip cekiyor, olum ve ask uzerine yazmak istedigi oyunun setine... yalnizligi, sevgisi, hayal kirikligi damardan akiyor icimize.

    anlasilan eternal sunshine gibi bu filmi de defalarca izlicem ve her izleyiste baska seylere takilip heyecanlanacam.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    insan beyninin aynası niteliğinde kaufman filmi.

    --- spoiler ---