şükela:  tümü | bugün
  • imparator i. ferdinand tarafından kanuni sultan süleyman'a elçi olarak yollanan ogier ghiselin de busbeq'in, imparatora geri yazdığı mektuplardan oluşan, latinceden ingilizceye çeviri bir kitap. 16. yy osmanlı'sını anlatan en objektif ve en dişe dokunur eserlerden.

    "yakın tarihimizi bilmiyoruz, osmanlı tarihini öğreniyoruz" diye düşünenlere aslında osmanlı tarihi hakkında da pek bir şey bilmediğimizi gösterecek türden bir yapıt. zira sadece saray entrikalarını, savaşları ve anlaşmaları değil, zamane halkının değer yargılarından yemek alışkanlıklarına kadar herşey günümüz itibariyle tarihin konusudur.

    ortaçağ - yeniçağ avrupası'nda hayatı anlatan onca kitap, film, oyun vb. varken aynı dönem osmanlıyı anlatan eserlerin yoksunluğunu benim gibi hissediyorsanız, kesinlikle okumanız gereken bir kitap... crescent yayın evinden.
  • turkish letters, ogier ghiselin de busbeq'in italya'daki macar ogrencisine, nicholas michault'a, yazdigi 4 mektuptan olusur. nicholas michault daha sonra portekiz mahkemesine elci olmustur.

    bu mektuplarin ferdinand'a yazilmamis, ama bir dosta yazilmis olmasinin cok onemli bir yani var; mektuplar diplomatik degil, yazarin goruslerini acik bir sekilde dile getirdigi eserler butunu. bu nedenle mektuplarda siyasi ogeler hemen hemen hic bulunmamaktadir.

    busbecq egitimli bir insan, ve doneminin en iyi egitimini almis. bunun yaninda yazilarindan taniyabildigim kadariyla cok da zeki, saygili, olabildigince on yargilarina kapilmamaya calisan bir insan. pekala turkleri genel olarak hor gorebilecekken, yeri geldiginde turklere hakkini verebiliyor ve siz de en az onun kadar nesnel olabilirseniz, onun turkleri elestirdigi yerlerde ona hak vereceksiniz. turklere karsi olan olumsuz bakisinin, yarin bir gun orta avrupa'nin da turkler tarafindan ele gecirilecek olmasindan korkmasi oldugunu dusunurseniz, o cagin cok otesinde bir oznellik, tarafsizlik icinde oldugunu gormemek imkansiz.

    iyki yazmis, iyki basilmis bir kitap.

    kendisi hakkinda iyi yazilmis bir vikipedi sayfasi:
    http://tr.wikipedia.org/…/ogier_ghiselin_de_busbecq
  • kanuni dönemine dair elimizde olan en objektif kaynaklardan birisi galiba. türkçe'sini bulmak zordur - ingilizce'si çok daha rahat bulunur.

    ırkla milletle kökenle yok yere gurur duyan birisi değilim. ama, busbeq'in tasvir ettiği (zamane) türkleri gerçekten yakınlık hissedilmeyecek gibi değiller.

    okuyalı 6-7 yıl oldu, ama aklımda en net şu kaldı:

    bir köy dolusu türkmen, sırf canı istediği için masum bir kuşu öldüren bir adamın evini alaşağı ediyorlardı. ve bundaki temel motivasyonları "eğer etini yemeyeceksen hayvana zarar vermemelisin" gibi bir şeydi.

    lan bir daha okuyayım bari kulağa ne garip geldi...
  • türkçesi iş bankası yayınları tarafından çıkarılmış, idefix'te bulmak mümkün.

    http://www.idefix.com/…asp?sid=ngc2tx156m5mricw4zn7
  • yorumlarini -ozellikle baska sitelerde- gorup etkilenince az once dayanamayip siparisini verdigim kitap. 3-5 gune elimde olur diye dusunuyorum.

    o zamani anlatan tarih ders kitaplari disinda cok az kaynak rast geliyor.
    ustelik boyle disaridan bakan bir gozun anlattiklarindan okumak cok daha ilginc olacaktir.
    tembellik etmez de okursam spoilerli editler girerim artik.
  • türkiye ile ilgili, memleketin 16. yüzyılını anlatan en etkileyici eserlerden.

    ogier ghiselin de busbeq'in ne denli birikimli, ne denli zeki bir insan olduğunu mektupların her satırından, kullandığı dilden ve en önemlisi çok ciddi bir husumetin olduğu memleketteki davranışlarından, önyargısız yaklaşımından belli oluyor. o günün keskin din ayrımını (özellikle avrupa'lıların gözünden), savaş durumunu, yüzyıllardır süren husumetini düşündüğünüzde böyle bir çizgide olabilmenin sadece üst düzey bir diplomat kafası ile sağlanabileceğini tahmin edebilirsiniz. modern diye adlandırdığımız günümüz insanında bile, üst düzey diplomatlarında bile bu denli bir olgunluk seviyesine şahit olamıyorsunuz.

    okurken heyecanlanmamak mümkün değil bu eseri. edebi yanı son derece kuvvetli olan busbecq, mektubu arkadaşına yazıyor olmasının rahatlğıyla kah içini döküyor, kah türkleri küçük görüyor, kah kendini kültürünün ne denli yozlaştığından bahsediyor..dönemin olabilecek en samimi yazıları olsa gerek.

    benim bu mektupları bu denli sevmemin nedeni ise, doğduğum, büyüdüğüm toprakların bir yabancının gözüyle nasıl görüldüğünü tam 500 sene sonra okuyabilliyor olmam. apayrı bir his bu, busbecq istanbul yolunda silivri'ye uğradığında mesela deniz kenarında hissettiklerini dökmüş kağıda. ben bunları bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken, gece bir tren istasyonunda okuduğumda nasıl heyecanlandığımı hatırlıyorum. tam 500 sene önce silivri'de bir diplomatın hissettiklerini okumak, hakikaten son derece keyifli bir duygu.

    aşağıda sıcağı sıcağına aklımdan ve notlarımdan kalanları aktaracağım. bu ilk bölüm, avrupa - istanbul - amasya kısımlarını anlatıyor. planladığım istanbul tarihi yazımın bir bölümünü oluştaracak türk mektupları. herhalde notlarımdan derlediğim istanbul yazısını havalar serinleyince, sonbahar gibi buraya tamamlarım.

    *****

    viyana - istanbul

    *****

    viyana - balkanlar

    viyana'dan balkanlara doğru yola çıkan busbecq'i tam anlamı ile bir kültür şoku bekliyor. öncelikle türklerin ne kadar kaderci oldukları dikkatini çekiyor. gece sadece ay ışığının aydınlattığı nehirde hızla kürek çekerken kendisinin tepkisine, "allah bizi korur" diye cevap verilmesinden tutun da saat kavramının tamamen gün ışığı ile göz kararı hesaplanmasına çok şaşırıyor. saat diye bir cihaza sahip olduğunu türklere gösterdiğinde aldığı tepki her ne kadar ilk başlarda şüpheci olsa da, sonradan insanların güvenini kazanmayı başarıyor.

    soylular ve halk

    mektuplarda busbecq'in dikkatini çok güzel bir çok kadın çekiyor. avrupa ortaçağ'ını anlatan filmlerden aşınasınızdır, soylu kadınların kusursuz cildi, güzelliği varken yerel halk erkekimsi bir görüntüye sahiptir. bu avrupa için aslında son derece mantıklı bir portre, busbecq şaşırıyor, "herhalde bu güzel kadın soylu olsa gerek." türk arkadaşlarından aldığı cevap ise "evet kendisi çok güçlü bir aileden geliyor fakat bir çoban ile evli, buralarda osmanın ailesi dışında pek soyluluk kavramı yoktur.

    kağıtlar ve sırat köprüsü

    (bkz: #22159401)

    hanlar ve kervansaraylar

    bunlar beni de bayağı bir şaşırttı. bize hep kervansarayların çölde birer vaha oldukları anlatılmıştı fakat busbecq'in izlenimlerine göre, konaklama fasiliteleri son derece kısıtlı, yataklar rahatsız ve sadece temelihtiyaçlar karşılanıyor. ayrıca odanın yarısı hayvana, yarısı da kalan insana ait. yani kalacaklar hayvanları ile birlikte kalıyorlar.

    genel lüks ve yaşam

    busbecq'e göre türk halkı son derece gösterişsiz bir yaşam sürüyor. evler son derece temel ihtiyaçlara yönelik, yemekler deseniz onlar da çok basit.

    günümüz neo osmanlıcılarının yaşadığı hayata ne denli zıt, ne denli farklı....

    mahalle baskısı, alkol ve benzerleri

    balkanların şaraplarının hakikaten güzel olduğu belirtiliyor yalnız özellikle türklerin etrafında içilmesi pek tavsiye edilmiyor. bu nedenle devlet içerisindeki hristiyanların verimli, merkezdeki topraklar yerine daha bir şehir dışında, nispeten daha verimsiz fakat kendi komunitelerinde herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaşamayı tercih edebilecekleri yazılıyor.

    *****
    istanbul yakınları

    *****

    silivri

    durgun deniz o kadar dikkatlerini çekiyor ki bir mola vermek istiyorlar. deniz kabularını topluyorlar, denizde yüzen bir çok yunus görüyorlar ve manzaranın keyifini çıkarıyorlar.

    şehzade mustafa

    busbecq'in mustafa hakkında kağıda döktükleri, muhteşem yüzyıl dizisinde sergilenenler ile birebir örtüşüyor, mustafa'nın kabiliyetinin üst düzey olduğunda bahsediliyor. ölümü hakkında yazılanlar ise yine dize ile birebir, en ince detayına kadar benzeşiyor. ben dizide gereksiz yere dramatize ettiklerini düşünmüştüm fakat 1. süleyman'ın yatağının tülüne kadar, cellatlara kadar, mustafa'nın yaşadığı ikilemlere kadar her şey bire bir aynı.

    tek fark, busbecq idamın çadırda gerçekleşmesini süleyman'ın mustafa'nın yeniçerilerinin tepkisinden korkmasına bağlıyor.

    rüstem paşa

    soylu bir aileden gelmediği ve sineği sıkıp yağını çıkartacak kadar tutumlu olduğunu yazıyor. esirlerin zırhlarını dahi satıp devlet kasasına koyduğu ve acımasız olduğunun altı çiziliyor. busbecq, rüstem paşa ile de tanışıyor.

    istanbul

    istanbul hakkında daha ilk adımda düşünülen:

    "bu şehir, dünyanın başkenti olmak için yaratılmış."

    enfes doğası ve konumundan çok etkilkenen busbecq biraz üzülüyor, bu doğal güzelliklerin bir kültür ile desteklenmesi gerektiğini düşünüyor. evlerin harap ve birap durumu ve genel estetikten yoksun olmaları hayal kırıklığı yaratsa da şehirde vakit geçirdikçe çok ama çok seviyor.

    istanbul'daki hayvanlar

    zürafadan file kadar onlarca çeşit hayvan ile ilk kez karşılaşan busbecq, en çok oyun oynayan fillere şaşırıyor. top atan, emirleri yerine getiren filleri gördükçe "dostum bana inanmayacaksın ama bir fil bana pas attı!!'" şeklinde inanılmaz bir şaşkınlıkla kağıda döküyor okuduklarını.

    aynı şekilde şehirde yüzlerce başıboş kaplumbağa olduğunu görüyor ve türklerin bu tür hayvanları yemekten hoşlanmadığına yoruyor bu zenginliği. salak herif yolda yanına bakmak için bir kaplumbağa alıyor ama 2 günde öldürüyor hayvancağızı.

    istanbul'un balık nüfusu

    inanılmaz olarak adlandırılıyor, kendi cümlesiyle "o kadar fazla balık var ki denizde elini savurasn harika balıklardan en az bir tane yakalayabilirsin". günümüzde şehrin ekosisteminin ne denli zarara uğradığının bir kanıtıdır bu.

    busbecq'in kendi kültürüyle yüzleşmesi

    inanılmaz doğal güzelliğe hayran kalan busbecq "nasıl olur da, medeniyetin doğduğu ve medeniyeti avrupa'ya gönderen bu bölge medeniyetten böyle uzak olabilir" diye iç geçiriyor. sonra da başlıyor kendi kültürünün nasıl yozlaştığını, kişisel amaçlar için toplumun ve onurun nasıl ikinci plana atıldığını anlatıyor. bu noktada özellikle kendi memleketine giydirirken çok keskin bir dil kullanıyor.

    sultan'ın amasya'da olduğunu öğrenen busbecq, tekrar yola koyuluyor. kartal, gebze, kadıköy, üsküdar, izmit..bütün bu ilçelerde duruyor ve buralardan bahsediyor.

    türklerin çiçeğe veridği değer

    busbecq türklerin çiçeklere son derece değer verdiğini ve bunların envai çeşidinin istanbul'da bulunabildiğinden bahsediyor.

    anadolu izlenimleri

    etrafta roma döneminden kalma yüzlerce paraya şahir oluyor. bu tarihi eserlere türkerin "giaur manghiri" (gavur mangırı eheh) dediğinden ve eritip çanak çömlek yaptıklarından bahsediyor.

    bir eskiciye gidiyor ve eskiciden "o paralardan bende geçen hafta çoook vardı ama erittim :)))" sözünü duyduktan sonra eskiciden intikamını alıveriyor...

    "eğer eritmeseydin onlara 100 papel sayardım!"

    bunu duyan türkün yüz ifadesini düşünebiliyorsunuzdur...

    anadolu'da tarihi eserlere saygı

    yolda ilerlerken çok güzel bir heykel görüyorlar. bizim türkler ellerine çekici alıyor ve heykele saldırmaya başlıyorlar. busbecq ve ekibi çok sinirleniyor, ve sinirini bizimkilere gösteriyor.

    bizimkiler de busbecq'e kahkaha atarak "ya ne yapmamızı bekliyordun, sizler gibi bunlara tapmamızı mı??"

    çakal

    ilk defa çakal gören avusturyalılar bu hayvanın nasıl sinsi olduklarını öğreniyorlar ve taa ozamanlardan bir tespit yapıyorlar.

    "türkler sinsi insanlara ve düzenbazlara çakal diyorlar. genelde asyalılar arkasından bunu söylerler" (o dönem asya, anadolu, avrupa ise istanbul ve batısı)

    tarihe türk esintileri ekleme

    "türklerin chederle diye bir kahramanı var. tıpkı bizim st. george'un yaptıklarını yapmış, ne tesadüf. bir de ne diyorlar biliyor musun? chederle'nin büyük iskender'in en yakın arkadaşı olduğunu iddia ediyorlar.

    türk kıyafetleri

    türklerin siyah renkten bir yas durumu olmadıkça uzak durduklarını ve kendilerinin koyu kıyafetlerinin nasıl yadırgandığından bahsediliyor.

    türk ve yunanlıların beslenme alışkanlıkları

    türk ve yunanlıların temiz görünmeyen her şeyden, kurbağalardan, kaplumbağalardan, domuzlardan olabildiğince uzak durduklarını ve gerekirse aç dahi kaldıklarından bahsediyor. genelde halkın son derece basit gıdalar ile beslendiğinin altını çizerek, balığın enfes olduğundan bahsediyor.

    hayır işleri

    temiz su sağlamak gibi hayır işlerinin çok önemli olduğunu gören busbecq, türk kültürünün bu kısmından oldukça etkileniyor.

    kanuni ile görüşme ve ülkede geçirilen yıllar

    ....arkası yarın. sıcağı sıcağına aldığım notlardan aktarabildiklerimi aktardım, zira üzerinden iki gün geçse bile bazı detaylar unutulabiliyor.. kitabın geri kalanını istanbul'a saklamak amacım. busbecq'in türklere bakış açısının nasıl değiştirğini, nasıl etkilendiğini ve o yüzyılın türkiye'sini bir kaç ay sonra aktarmaya çalışırım buralara :)
  • 1555-1560 yılları arasında osmanlı devletinde elçi olarak görev yapmış olan ogier ghislain de busbecq'in yazdığı, belki de dönemin en tarafsız ve detaylı bilgilerinin paylaşıldığı, okuması kolay, muhteşem ötesi bir kaynak.
  • tarih severler için muazzam bir kaynak. osmanlının düşman kanatı tarafından gözlemlenmesi kitabı değerli kılan en önemli husus çünkü yazanın bizzat dışarıdan biri olması içerisinde mübalağa dolu methiyelerin olup olmadığı konusunda muamma yaşamamamızı sağlıyor.

    kız arkadaşımın hediyesiydi. okurken ufak tefek notlar aldığımı söylemiştim. o da görmek istediğini söylemişti ama yoğun bir sene dolayısıyla buraya yazamadım, tatil sayesinde verdiğim sözü geç de olsa yerine getirebilirim artık.

    --- spoiler ---

    yeniçeriler

    düsmana karsi kaleleri, halkin tecavüzüne karsi da hiristiyanlari ve yahudileri korurlar. büyük küçük hiçbir köy, kasaba veya sehir yoktu ki hiristiyanlari, yahudileri ve diger acizleri kötülere karsi korumakla vazifeli yeniçeri muhafizlar bulunmasin.

    şarap

    şarabımın cazibesi yüzünden buda'da birçok türk soframın misafiri oldu. şarabın keyfine varmaya pek az imkan bulabildiklerinden bu onlar için bir lükstü. dolayısıyla ne zaman ellerine fırsat geçse büyük bir açgözlülükle içerlerdi.

    türkler için şarap içmek ciddi bir suç, bilhassa yaşlılar arasında. gençler affolunmak ümidiyle bu günahı göze alabiliyorlar. bu nedenle az da içseler çok da içseler öteki dünyada çekecekleri cezanın aynı derecede ağır olacağını düşündüklerinden şarabı bir kez tattıklarında alabildiğince içiyorlar.

    binalar

    türklerin bir özelliği de binalarında ihtişamdan kaçınmaları. bu gibi şeylere önem vermeyi kendini beğenmişlik, gurur ve gösteriş addediyorlar- bunlar adeta insanın bu dünyada ebediyen var olmayı beklediğine işaret edermiş gibi. evlerine, bir yolcunun hana baktığı gözle bakıyorlar. onları hırsızlıklardan, sıcak, soğuk ve yağmurdan koruyorsa başka bir lüks aramazlar. ışte bu nedenle bütün bütün türk diyarında zarif bir eve sahip zengin bulmak zordur. sıradan halk kulübelerde ve küçük evlerde yaşar. ancak zenginler bahçe ve hamama düşkündür. kalabalık ailelerini barındıracak büyük evleri vardır ama bu evlerde aydınlık revaklar, göz alıcı salonlar, muhteşem olan veya insanı cezbeden hiçbir şey yoktur.

    cesaret

    türklerin cesaretini fevkalade buluyordum. gecenin karanlığına, ay ışığı olmamasına ve şiddetli rüzgarlara rağmen yola devamda hiç tereddüt etmediler. kıyıdan suya uzanmış değirmenler ile kütüklerden ve ağaç dallarından dolayı sürekli tehlike içindeydiler... hatta bir defasında güvertenin bir parçası gürültüyle koptu. yatağımdan fırlayarak gemicileri daha dikkatli olmaları için azarladım. bana yüksek sesle verdikleri cevap sadece ''alaure'' yani ''allah bizi korur.'' oldu.

    türk ordusu

    türk orduları yağmur sularının kabarttığı azametli nehirler gibidir. aktığı yatağın herhangi bir yerinde onları durduran engelden sızıp geçebilirlerse, bu gedikten boşalarak sonsuz tahribat yaparlar.

    ...yemeklerden sonra da türk yayı ile çalışıyorum. türkler bu silahı kullanmakta fevkalade usta. ok atmaya sekiz hatta yedi yaşlarında başlıyor ve 10, 12 yıl sürekli talim ediyorlar. sonuçta kolları fevkalade güçleniyor ve öyle usta oluyorlar ki hedef ne kadar ufak olursa olsun isabet ettiriyorlar.

    osmanlı ordugahı

    ...öncelikle dikkatimi çeken şey askerin kendi birliğine ait mıntıkanın dışına çıkmamasaydı. bizim ordugahların durumunu bilen bir kişi buna inanmakta zorluk çeker. gerçek olan şu ki her tarafa tam bir sessizlik ve huzur hakimdi. ne bir münakaşaya ve zorbalığa rastlamak mümkündü ne de içkinin yarattığı taşkınlığa, bağırış çağrışa ve sarhoşluğa. ayrıca her yer tertemizdi. etrafta gübre yığınları veya çöp görmeniz, insanın gözünü ve burnunu rahatsız edecek bir şeyle karşılaşmanız söz konusu değil. türkler bu gibi pislikleri ya gömüyorlar ya da göz önünden kaldırıyorlar. asker kendi pisliğini çapasıyla toprakta açtığı bir çukura gömüyor. bütün ordugahı böylece tertemiz tutuyorlar. ıçki içilip coşulduğunu ve kumar oynandığını göremezsiniz. bunlar bizim askerimize özgü kötü alışkanlıklardır.

    türk hanları

    çok geniş ve ayrı yatak odaları olan gösterişli yapılar. hıristiyan, yahudi, fakir, zengin hiç kimse buradan geri çevrilmiyor. kapısı herkese açık. paşalar ve sancak beyleri yolcuları sırasında buraları kullanırlarmış. türk hanlarında her zaman bir saltanat sarayındaymışım gibi misafirperverlikle karşılandım. bu hanlarda konaklamayanlara yemek verilmesi adettir. yemek zamanıbir hizmetkar masa kadar kocaman bir tepsiyle çıkagelir. tepsinin ortasında bir tabak etli bulgur, etrafında ekmekler ile bazen de bir petek bal olur.

    toplumsal sınıf

    türk diyarında, hatta türklerin kendi aralarında bile kişisel faziletten başka hiçbir şeye değer verilmez. tek istisna osmanlı hanedanıdır. soyluluğu sadece bu sülalede doğmak tayin eder.

    para

    aslında türklerin arasında yaşamak isteyen biri hududu geçer geçmez para kesesinin ağzını açmalı ve ülkeyi terk edene kadar hiç kapatmamalı. orada bulunduğu süre boyunca para saçmalı ve bunun boşa gitmemesi için de dua etmeli. bir sonuç almasa da bütün diğer miletlerden nefret eden türklerin katı yüreklerini yumuşatmanın tek yolu budur.

    inanç

    türklerin imaret ettiği hanlarda kalırken duvardaki çatlaklara sokulmuş kağıt parçaları sık sık dikkatimi çekti. bunların ne olduğunu merak ettiğimden çekip çıkardım. fırsat bulduğumda türk dostlarıma ne yazılı olduğunu sordum ve böyle muhafaza edilmeyi gerektirecek hiçbir şeyin yazılı olmadığını öğrendim. bundan dolayı duyduğum merak daha da arttı. aynı şeye sık sık başka yerlerde de rastladım. nedenini sorduğum zaman türkler cevap vermekten kaçındılar. ya bana inanmayacağımı sandıkları bir şeyi söylemeye utandılar ya da yabancı bir dinden olana böyle bir sırrı açıklamak istemediler. sonraları türklerle yakınlaştıkça dostlarımdan öğrendim ki üzerine tanrı'nın adı yazılabildiği için kağıda çok saygı duyarlarmış. bu nedenle kağıt parçalarının yerlerde sürünmesini istemezler.

    ....

    türkler batıl itikatlara öylesine bağlılar ki farkında olmadan kutsal kitapları olan kuran'ın üstüne oturmak bile büyük suç. bir de gül yapraklarının yere dökülmesini hiçbir zaman hoş görmezler. inaçlarına göre gül muhammed'in terinden yetişmiştir- tıpkı eski insanların bu çiçeğin venüs'ün kanından yaratıldığına inanmaları gibi.

    şehzade mustafa'nın hazin sonu

    burayı çok uzun anlatıyor. kanuni sultan süleyman'ın oğlunu tuzağa düşürdüğünü aktarıyor. yeniçerilerin de şehzade mustafa tarafında olduğunu ekliyor.

    halbuki çadırın iç bölmesinde güçlü kuvvetli birkaç dilsiz (türklerin pek önem verdiği hizmetkar sınıfı) bulunuyordu. mustafa'yı öldürecek katiller. mustafa güçlü bir adam olduğundan kendini cesurca savundu. sadece canı için değil, taht için de savundu. eğer kurtulup yeniçerilerin arasına kaçabilseydi, onlar gözdeleri olan mustafa için kızgınlık ve merhametle galeyana gelecekler, onu sadece korumakla kalmayıp sultan ilan edeceklerdi. süleyman bundan korkarak tasarladığı infazın geciktiğini görünce başını uzatıp dilsizlere tehdit dolu öfkeli gözlerle bakmış. tereddüt ettikleri için onları korkutan hareketlerle azarlamış. dilsizler bundan telaşa kapılarak daha büyük bir gayret gösterip mustafa'yı yere yıkarak boynuna yay kirişini geçirip boğmuşlar...

    hayvanlar

    kuş, kedi ve köpeğe muazzam ilgi gösterdiğimizden bahsediyor sık sık ama şu kısım dikkatimi çekmişti özellikle: hiçbir at türklerin atları kadar insana alışkın değildir. bunlar sahibi ile kendine bakan seyisi derhal tanır. terbiye edilirken onlara gayet yumuşak davranılır.
    --- spoiler ---
  • ben de ilginc addettigim kisimlari -pek de kisa olmayacak sekilde- buraya aktarmak istiyorum. esi bulunmaz betimlemelerin, detaylarin ve -galiba sadece is bankasi yayinlari basiminda bulunan- guzel cizimlerin yani sira, de busbecq'in ve kafilesinin eglence adina yaptiklarini da severek okudum.

    gunumuz ile karsilastirma yapildiginda ortaya cikan fazlasiyla belirgin farkliliklar ise sunlari soylememi gerektiriyor:
    - mektuplarin yazildigi yillarda, devleti yonetenler -padisah haric- tamamen teknokratik gelenekle yetki-makam sahibi oluyorlar. bugunun turkiyesi'nde ise "teknokrasi" bir kadin ismi bile degil.
    - bugune bugun bin senedir anadolu'da yasamamiza ragmen, hala gocebeymisiz gibi yasiyoruz. insan guya en azindan kendi yasadigi alani(ev -> mahalle) temiz tutmaliyken, parklarimiz-merdivenlerimiz cekirdek, sehirlerde artik cok nadir durumda olan bos alanlarsa pet sise ve gunesten solmus gofret ambalajlariyla dolu. kitapta bu durum temizlik acisindan yerilmemisse de, mimari zevksizlik ve biraz daha cabalayip daha estetik bir konak insa etme konusundaki isteksizlik hala baki.
    - batil inanclarimiz hala cok kuvvetli. *tahtaya vuruyor*
    - planlamayi ve hareket etmeden evvel etraflica dusunme yetisini kaybetmisiz, artik her sey sallapati ve fevri yapiliyor, eger yapilirsa.

    son olarak, de busbecq'in kullandigi referanslar bir okuma listesi icin bayagi iyiler, cok sayida merak uyandirici dipnot var. -daha taze yeniden kesfedilmis- antik dunya bilgin ve bilgilerine bir cocugun sekere veya cikolataya yumulmasi gibi yumulan aydinlanma cagi elitlerinden olan yazarin, onlardan ustu kapali bahsederken -veya name dropping yaparken- cok sen olduguna suphe yok.

    --- spoiler ---

    - asalet ve meziyet
    padisahin karargahinda tek kisi yoktu ki itibarini kendi sahsi cesaretinden ve meziyetlerinden baska bir seye borclu olsun, dogdugu aileden dolayi digerlerinden farkli kilinsin. kisiye, verdigi hizmetlereve yuklendigi vazifeye gore saygi gosteriliyor. bu nedenle ustunluk mucadelesi de yok. herkesin yaptigi ise uygun olarak tayin edildigi bir makami var. sultan vazifeleri ve gorulecek hizmetleri bizzat kendisi dagitiyor. bunu yaparken o kimsenin servetini ve rutbesini onemsemiyor, namzet olanin sohretini ve nufuzunu dusunmuyor. sadece meziyetlerini goz onune aliyor, kabiliyetini, karakterini ve mizacini tetkik ediyor. iste boylece herkes layik oldugunun karsiligini goruyor ve makamlar da islerin ustesinden gelebilecek kimselerle doluyor.

    turk imparatorlugunda her insanin icine dogdugu sartlari degistirme ve kaderini tayin etme imkani vardir. sultanin altindaki en yuksek mevkilere sahip kimseler genelde sigirtmaclarin ogullaridir. boyle dogmus olmaktan utanc duymak soyle dursun, bununla ovunurler. kendilerini ecdatlarina ve tesadufen dogmus olduklari ortama ne kadar az borclu hissederlerse duyduklari gurur o derece buyuktur. meziyetlerin dogum veya miras yoluyla soydan gectigini kabul etmezler. onlara gore meziyetler kismen tanri'nin bir lutfu kismen de aldiklari talim ve terbiyenin, gosterdikleri cabanin ve hissettikleri sevkin urunudur. nasil ki muzik gibi sanata, matematik ve geometriye olan istidat babadan ogula gecmiyorsa, karakterin de irsi olmadigini, ogulun mutlaka babasina benzemesi gerekmedigini ve vasiflarin insana tanri tarafindan ihsan edildigini dusunurler. dolayisiyla turkler arasinda itibar, hizmet ve idari mevkiler kabiliyet ve faziletin mukafati oluyor. kisi tembel ve sahtekar ise hicbir zaman yukselmiyor, kucumsenip hakir goruluyor. iste turkler bu nedenle neye tesebbus etseler basarili oluyorlar ve hukmeden bir irk olarak hakimiyetlerinin hudutlarini her gun genisletiyorlar. bizim usullerimiz ise cok farkli. bizde meziyete yer yoktur. her sey doguma dayanir ve yuksek mevkilerin yolunu acan sadece soylu olmaktir.

    - turklerin duello hakkindaki dusunceleri
    topraklarimiza bitisik bir eyalette arslan bey adinda kuvvetiyle unlu bir sancak beyi vardi. hic kimse yayi onun kadar guclu geremez, kilicini onun kadar derine sokamaz ve dusmana onun kadar buyuk korku salamazdi. ancak komsu bir eyaletin sancak beyi olan veli bey ona rakip oldu. o da ayni sohrete sahip olmayi arzuluyordu. muhtemelen baska sebeplerle de artan bu rekabet siddetli bir nefrete, entrikalara ve kan dokulmesine yol acti. bu yahut bilmedigim diger sebeplerden dolayi veli bey istanbul'a cagrildi. her neyse, sehre geldi ve divan'da pasalar tarafindan kendisine bircok sualler soruldu. sonunda da arslan bey'le aralarindaki cekismeden soz edildi. veli bey bu dusmanligin gecmisini, sebeplerini, gelismesini ve son durumunu anlatti. ardindan soylediklerini takviye icin arslan bey'in onu pusuya dusurup yaraladigini, tasidigi nama layik oldugunu ispat etmek istiyorsa bu gibi yollara basvurmaya ihtiyac duymamasi gerektigini de ilave etti. onu sik sik karsilikli dovusmeye davet ettigini, bundan da kacinmadigini soyledi. anlattiklari pasalari tiksindirmisti. ona hiddetle bagirarak "silah arkadasinizi duelloya davet etmek curetini mi gosterdiniz? dovusecek hiristiyanlar mi yoktu?" dediler. "ikiniz de sultanin ekmegini yiyorsunuz ve buna ragmen birbirinizi oldurmeye hazirsiniz. ne hakkiniz var buna? boyle davranisin emsali gorulmus mudur? hanginiz olurse olsun, bunun sultan icin kayip olacagini bilmiyor musunuz?" sozleriyle azarlayip veli bey'in hapse atilmasini emrettiler. orada aylarca kaldi ve itibarini kaybetis biri olarak daha gecenlerde salindi.

    halbuki bizde, gozunu ulkesinin dusmanlarina henuz cevirmemis pek cok kimse kendi halkindan birine veya silah arkadasina kilicini cektigi icin un kazanmistir. ahlak bozuklugunun faziletin yerini aldigi, cezayi hak eden davranislarin serefli ve itibarli sayildigi bir ahlak anlayisiyla ne yapabilirsiniz ki?

    - bes vakit
    sarap yoklugundan da kotu ve can sikici bir diger konu daha vardi: uykularimizin pek munasebetsiz bir sekilde bolunmesi. uygun bir konaklama yerine zamanli varabilmek icin cogu kez erken kalkmak zorundaydik, hatta bazi sabahlar daha gun isimadan once. ay isigi bazen turk rehberlerimizi yaniltiyor ve bizi gece yarisindan hemen sonra buyuk bir gurultuyla uyandiriyorlardi. turklerin yol kenarinda mesafeleri belirten kilometre taslari olmadigi gibi zamani gosterecek saatleri de yok. ancak camilerde hizmet eden ve su saati kullanan "talisman" dedikleri bir sinif adamlar var. bunlar safak vaktinin yaklastigini su saatine gore anladiklari zaman bu is icin yapilmis yuksek bir kuleden haykirmaya baslayarak herkesi duaya cagiriyorlardi. bunu gunesin dogusu ile ogle arasinda, oglende, gun ortasi ile gunesin batisi arasinda, bir de son olarak gunes battigi zaman tekrar ediyorlar. hafifce titreyen yuksek fakat hos bir seda ile yaptiklari bu cagri tahmin edilemeyecek kadar uzaklara ulasabiliyor. boylece turklerin gunu dort dilime ayrilmis oluyor. her dilim mevsimlere gore ya uzuyor ya da kisaliyor. ancak geceleri zamani gosterecek hicbir sey yok.

    daha once de soyledigim gibi ay isiginin yanilttigi rehberlerimiz gunes dogmadan cok once hazilrlik isareti veriyorlardi. biz de gecikmemek veya basa gelebilecek ters bir olayin tohmeti altinda kalmamak icin alelacele kalkiyorduk. esyalarimiz toplaniyor, yatagim ve cadirlar arabaya yukleniyor, atlara kosum takimlari vuruluyor ve bizler de hazirlanmis olarak hareket isaretini bekliyorduk. ancak turkler yanildiklarini anlayinca yataklarina donup uykuya devam ediyorlardi. bu munasebetsizlige beni bir daha rahatsiz etmelerini yasaklayarak son verdim. saat kacta hareket edecegimizi bana aksamdan soyledikleri takdirde buna gore herkesi zamaninda kaldirmayi ustlendim. beni hic yaniltmayan saatlerim olduguu, uyuyakalmalarinin sorumlulugunu ustlenecegimi ve bana guvenebileceklerini bildirdim. kabul ettiler ama icleri rahat degildi. sabah erkenden gelerek usagimi uyandirdilar ve ondan, "zaman aletinin parmaklari ne diyor?" diye bana sormasini rica ettiler. usak bu isteklerini yerine getirdi ve gunesin dogmasina az mi cok mu vakit kaldigini onlara mumkun olabildigince anlatti. bizi bir iki defa daha denedikten sonra aldatilmadiklarina inandilar ve saatlerimizin guvenine hayran olduklarini soylediler. iste boylece uykumuz yaptiklari gurultuyle bolunmeden uyuyabildik.

    - hiristiyan adetleri ve turkler
    mesela bizim buyuk ve kucuk toplarimizi ve diger bircok icadimizi derhal sahiplenmisler ama kitap basmaya ve meydan saatleri dikmeye hicbir zaman yanasmamislardir(bu ikincisi icin melih gokcek ankarasi'ni beklemek gerekecektir). kutsal kitaplarini bastiklari takdirde bunlarin kutsal olmaktan cikacagina, meydan saatlerinin de muezzinlerin ve eski adetlerin tesirini azaltacagina inaniyorlar. diger meselelerde ise yabanci milletlerin eski adetlerine, kendi dini akidelerine ters dusse bile buyuk saygi duyarlar. ancak bu halkin alt tabakasi icin dogrudur. hiristiyan kilisesinin ayinlerine yakin hissetmekten ne kadar uzak olduklarini herkes biliyor. rum papazlarinin bir gelenegi vardir. her yil baharin belirli bir gununde sanki kapali imis gibi tasavvur ettikleri denizin sularini kutsayarak acalar. denizciler bu gelenek yerine getirilmeden kendilerini dalgalara rahatca emanet edemezler. turkler de bu gelenege kayitsiz kalmamistir. bir deniz yolculuguna cikacaklari zaman rumlara sularin kutsanip kutsanmadigini sorarlar. kutsanmadigi cevabini alirlarsa yelkenlerini indirirler. ancak kutsandigi soylenirse teknelerine binip yelken acarlar.

    limni'de icinde "keci muhuru" adi verilen topragin bulundugu magarayi acmak da rumlarin bir gelenegidir. bunu agustos ayinin altinci gununde tecelli yortusu'nda kutlarlar. turkler de bu gelenege bugun bile dikkat ederler ve ayinin tam gununde, rum papazlarinin eskiden yapilanlari harfiyen yapmasini ister ve kendileri de ayini uzaktan seyrederler. onlara nedenini sorarsaniz bircok gelenegin eski caglardan kaldigini ve sebebini bilmemelerine ragmen faydali oldugunun ispat edildigini soylerler. eskilerin kendilerinden daha cok seyler bildigini, daha cok seyler gordugunu, onlarin kabul ettigi adetlerin akla geldigi gibi bozulmamasi gerektigini anlatirlar. bu adetleri degistirmek kotuluk getirebilir diye muhafaza etmek istediklerini dile getirirler. bana soylediklerine gore bu dusunce oyle kok salmis ki bazi turkler cocuklarini gizlice vaftiz ettirmeyi bile arzularmis. bu gelenegin birtakim iyi tesirleri olduguna ve sebepsiz yere baslatilmadigina inanirlarmis.

    - derin devlet
    buraya* vardigimiz gece buyuk bir yangin cikti ve yeniceriler her zamanki usulleriyle cevresindeki evleri yikarak sondurduler. turk askerlerinin yangin cikmasini istemelerinin bir nedeni var. sondurmek onlarin vazifesi oldugu icin -soyledigim gibi, genellikle etrafindaki binalari yikiyorlar- sadece yanan evlerin degil komsu binalarin esyalarini da yagmaliyorlar. dolayisiyla yagma firsati ciksin diye evleri sik sik gizlice atese verirler. bunun bir benzeriyle istanbul'da karsilastigimi hatirliyorum. bircok yerde birden yangin cikmisti. bunlarin buyuk bir ihtimalle kaza eseri olmadigi belliyken kundakcilar bulunamamis ve iranli casuslar suclanmisti. sonradan daha titizlikle yapilan arastirmada yangini limandaki gemicilerin cikardigi anlasildi. gemiciler yangin bahanesiyle yagmaya firsat yaratmak istiyorlarmis.

    - cakal
    uzaklarda kahkahalar atarak gulen insan seslerine benzer gurultuler duyunca bunlarin ne oldugunu sordum. duydugum seslerin turklerin cakal dedigi hayvanlarin ulumalari oldugunu soylediler. bunlar kurtlarin kucuk bir cinsi ama tilkiden buyuk. kurtlar kadar acgozlu ve doymak nedir bilmezler. kalabalik dolasirlar fakat insanlarla surulere zarar vermiyorlar. yiyeceklerini vahsi yollarla degil, kurnazlik veya hirsizlikla temin ederler. bu vasiflarindan dolayi dolandiricilarla hilebazlara turkler "cakal" diyor -bilhassa da asya'dan gelenlere.

    - sikke
    her yerde pek cok eski sikkeye rastladik, bilhassa son imparatorlara, constantine, constans, iustinus, valens, valentinus, numerianus, probus, tavitus'a ve digerlerine ait sikkelere. turkler adina "gavur mangiri" dedikleri bu sikkeleri dirhem veya yarim dirhemlik tarti agirligi olarak kullaniyorlar. asia, amisus(samsun), sinope, comana(gumenek), amastria(amasra) ve yolculugumuzun son noktasi olan amasya civarindaki kasabalarda pek cok sikke bulmak mumkundu. sikke aradigimi soyledigim bir bakircinin cevabina oldukca ofkelenmistim. kendisinde birkac gun oncesine kadar bir kup dolusu sikke varmis ve bunlari degeri olmadigini dusunerek eritip bronz kaplar yapmis. eski caglara ait bu sikkelerin yok olmasindan buyuk uzuntu duydum. "bunu yapmamis olsaydin yuz altin verirdim" diyerek ondan intikam aldim. eski sikkeleri boyle yok etmesi beni nasil ahatsiz ettiyse, ben de onu avucundan kacmis olan bu firsattan dolayi uzuntu icinde gonderdim.
    --- spoiler ---
  • " türkler siyahın kötü ve talihsizlik getiren bir renk olduğuna inaniyor ve birinin siyah giyinmesini uğursuzluk addediyorlar. öyle ki paşalar bizi birkaç defa siyah elbiselerle görünce hayretlerini gizleyememiş hatta ciddi şikayetlerde bulunmuşlardı. türkiye' de hiç kimse eğer büyük paralar kaybetmemiş veya ciddi bir felakete uğramamışsa halkın içine siyahlar giymiş olarak çıkmaz. pembe renk ise seçkinlik alametidir ancak savaş zamanı ölümün habercisi addedilir. beyaz, sarı, mavi, menekşe, kurşuni ve diğer renkler daha uğurlu renkler sayılır."s.55