şükela:  tümü | bugün
  • doğan kitap tarafından 15. baskısı haziran 2016 tarihiyle çıkmış olan tam adı:
    ulusların düşüşü güç, zenginlik ve yoksulluğun kökenleri olan kitap. tam olarak adının hakkını vermektedir.

    kronolojik olarak bütün toplumların, devletlerin( veya hükümetlerin) neden düşüşe geçtiği veya neden zenginleştiği, güçlendiği hakkında fikirler sunmakta.
    yazara göre geçmişte ve günümüzde var olan ulusların arasındaki refah farklılığı ne dine, ne coğrafi farklılıklara ne başa geçen yöneticilerin zekasına ne de düşünce farklılıklarına dayanmaktadır. bu farklılık tamamen ekonomik ve siyasal kurumların nasıl kullanıldığı ile ilgilidir. ekonomik ve siyasal kurumlar birbirinden ayrılamaz, ayrı düşünülemez.
    ekonomik ve siyasal kurumlar sömürücü ise yani gelir kaynakları belli sayıdaki elitin çıkarlarına hizmet ediyorsa ve çoğulculuk yoksa alttaki emekçi sınıfın emekleri sömürülür, kaynaklar verimli kullanılamaz ve bu ulus yokolmaya mahkum hale gelir. tabi bu sömürücü kurumlar da doğası gereği bir miktar büyümeye eğilimlidir çünkü sömüren elit grubun sömürmeye ihtiyacı vardır. fakat bu geçici bir büyümedir ve çökmeye mahkumdur( örnek olarak bir çok devlet verilmiş biri de sscb) .
    fakat kurumlar kapsayıcıysa uluslar gelişir, büyür; hem ekonomik hem de siyasal olarak.

    bu kitap için araştırma yaptığımda bir yorum görmüştüm; " elimde olsa bu kitabı bütün kütüphanelere ve okullara dağıtırım. herkesin okuması lazım. " kesinlikle katılıyorum.
  • aslında bu kitaptaki tezin zıttı denebilecek muazzam bir eser (bkz: guns germs and steel) çıkaran jared diamond'ın bayağı övdüğü bir kitaptır.

    ilk bakışta guns germs and steel ile zıt gözüküyor; çünkü biri kurumlara bağlarken diğeri bir nevi kadercilik-yaşanılan bölgeye bağlıyor. ancak jared diamond'un pekala aptal olmadığı barizken bu kitabı övmesinin sebepleri var.

    ne kadar daron acemoğlu ve james robinson dünya tarihinin büyük kısmını kapsayarak tezler sunsalar da; muhtemelen jared diamond'ın tezleri geçmiş dönemler için daha doğru denebilir. mutlaka why nations fail'in savunduklarının tarihin her döneminde payı var, ancak guns germs and steel ile tarih içindeki etki yüzdelerinin sürekli değiştiğini düşünüyorum.

    dünya bu kadar küreselleşmeden, yani ticaret bu kadar iç içe geçmeden önce (daha merkantilizmin hakim olduğu dönemlerde ve onun öncesinde), guns germs and steel'in sunduğu sebeplerin bir toplumun gelişmesine etkisi 95% olarak başlayıp, why nations fail'in sunduğu sebepler ise 5% ile başlamıştır. (tarihin başladığı andan itibaren diyelim.) yıllar geçtikçe, dünyanın farklı yerlerindeki toplumlar geliştikçe, rekabet arttıkça tabii ki why nations fail tezleri 5%'ten yükselmeye, haliyle guns germs and steel tezleri ise düşmeye başlıyor. günümüze geldiğimizde ise, bilginin serbest dolaşımının etkisi ile - daha doğrusu ıt devrimi (bkz: endüstri 3.0) ile- coğrafyanın önemsizleşip, why nations fail'in tezlerinin ağır bastığını görüyoruz.

    aslında iki kitap birbiriyle çelişiyor değil, birbirlerine atıfta bulunmasalar ve birbirlerine itiraf edemeseler de birbirlerini tamamlıyorlar.
  • günümüz dünyasındaki ekonomik farklılıkların, yoksulluğun, geri kalmışlığın nedenlerini tarihi bir perspektiften yola çıkarak ülkelerin sahip olduğu politik kurumlar ekseninde ele alan; bu yönüyle hem ekonomi politik, hem tarih, hem de sosyal-antropoloji alanlarına dokunan güzel bir eser. zaman zaman amerikan modelinin güzellemesi gibi görünüp rahatsız etse de, sunulan verilerin yorumlanış biçimi oldukça ufuk açıcı bilgiler sunuyor. özellikle guns, germs and steel'de ortaya konan coğrafya hipotezine getirdiği eleştirilerle, söz konusu kitabı okuyunca pek çok konuda aydınlanan benim gibi insanların ufkuna yeni ufuklar eklemeyi de ihmal etmiyor. dahası, günümüz türkiyesinde yaşanmakta olanları ve yaşanacak olanların muhtemel sonuçlarını öngörme noktasında da çok önemli tespitler içeriyor. singapur, güney kore gibi ülkelerin gelişmelerinin tesadüfi olmadığını yine türkiye, pakistan ve hindistan gibi örneklerin de çok ilerleyememelerinin tesadüfi olmadığını görüyoruz. kısacası, ortaya attıkları kuram, sunulan göstergelere bakınca gerçekten çalışıyor.

    ve ne yazık ki bir göz göre göre bataklığa saplanmaya devam ediyoruz.
  • bu kitabı ülkece okusak, bir şekilde özetini lise müfredatına falan eklesek ya da iibf bölümlerinde derslere ek kaynak olarak hocalar önerse, bu şekilde yetişen bir nesil ile bir ihtimal 20 yıla türkiye düze çıkar. öyle bir kitap.
  • fazla mübalağa edilen bir eser. evet, ortaya koyduğu tez makul ve kimi örneklerle test edildiği zaman güvenilir sonuçlar veriyor. fakat alternatif tezler resmen kestirip atılmış. yani dünyadaki en boş adam bile devletlerin kurumlarının ve enstitülerinin onların kültürel ve ekonomik vaziyetlerinin kombinasyonunun bir tezahürü olduğunu bilir. yani mesele gambiya'daki kurumlarla amerika'daki kurumların exclusive-inclusive olup olmaması değildir; bu kurumların niteliklerinin ortaya çıkmasını sağlamış olan tarihî tecrübe ve bu deneyimin hususiyetleridir. meselâ bir örnek vereyim, kıt'a avrupa'sında demokrasinin temelini atan devleti hepimiz britanya olarak biliyoruz. magna carta lakırdıları falan, hatırladınız değil mi. fakat magna carta'ya giden yolu kaçımız okuduk? yani evet, ingiltere esasen magna carta'da feodal beylerin krala karşı birleşmeleri ve ona bazı hakları içeren metinleri zorla imzalatmaları sayesinde kıt'a avrupa'sında demokrasinin beşiği oldu. fakat fransızlar gerizekâlı mıydı da böyle bir şeyi akıl edemediler misal? ingiltere'de daha 17. yüzyılda bir iç savaş neticesinde kraliyet lağvedilmiş, sonradan hanedan değiştirilmiş ve parlamento egemenliği inşa edilmiş iken, niçin fransa'da etats-generaux 18. yüzyılın sonuna dek toplanamamıştır? evet, demokrasi bu ingiliz geleneğinin bir sonucu. ama bu kurumların nasıl ingiltere'de ortaya çıktığını lakin fransa'da bambaşka bir şekilde demokratik kurumlara geçişin sağlandığını halen açıklayamadık.

    ben söyleyeyim, nedeni çok basit: ikisinin tarihi ve karşılaştıkları kültürler falan çok farklı da o yüzden. britanya adası roma hâkimiyeti bitince iki cermen asıllı ırk, angllar ve saksonlar tarafından zaptedildi. cermenlerin alâmet-i farikası boylar federasyonu şeklinde örgütlenen gevşek yapılar kurmalarıdır, âdetleri böyledir, romalılar tarafından medenîleştirilseler de bu yapıları günümüze kadar yaşamıştır, meselâ cermen ırkının bir numaralı temsilcisi almanlar federalizmi tarihleri boyunca çok tutmuşlardır. nedeni bu olabilir mi dersiniz? bingo, çok hızlı öğreniyorsunuz. neyse, bu iki kavim işte bu ananelerine düşkünlüklerinden ötürü witan adında bir parlemento kuruyorlar ingiltere'de. bu parlamentonun işlevi de yalnızca istişare ve meşveret ile tahdid edilmiş. kabile şefleri gelsin fikirlerini söylesin deyû. 1066'da ise bu sefer frank kökenli normanlar istila ediyor adayı, bu parlamentoyu dağıtmıyor kral william, fakat kendisine bağlı baronları sokuyor buraya. tüm toprakları da bunlara dağıtıyor. böylece ingiltere'de avrupa'nın geri kalanından çok farklı bir ''merkezî feodalizm'' inşa edilmiş oluyor. öyle ki kraldan izin almadan kale istihkamları dahi inşa edilemiyor, kraliyet vergi memurları ve merkezî mahkemeler sağda solda cirit atıyor. işte feodal beyler de, bu sebepten ötürü feodal haklarının yok edildiği kanaatine varıp krala karşı birleşiyorlar. fırsatını bulup magna carta'yı imzalatıyorlar. daha sonra krallar bakıyor ki bu iş böyle olmayacak, ikinci baron savaşı'ndan sonra feodal beylerin hâkimiyetini kırmak için parlamentoya bu sefer tüccarları, kent temsilcilerini, zanaatkârları falan almaya başlıyorlar. oldu size parlamento geleneği işte...

    hülâsa, ingiltere'nin parlamenter demokrasi geleneği, kendisine has tarihî deneyiminden kaynaklanmıştır; aynı şekilde tarihleri boyunca sürekli gevşek örgütlenmeler kuran cermen boylarının bu adaya gelmesi ve bir parlamento kurması, sonra da normanların adayı işgal ederek o zamana dek görülmedik bir merkezî yapı kuruşu olmasaydı, ingiltere'de de parlamento geleneği oluşmayabilirdi; fransa'da oluşmadığı, ispanya'da saçma sapan bir şekle dönüştüğü gibi. (şimdi buraya bakıp da avrupa'da ortaçağ'da bir sürü parlemento vardı falan demeyin, farklı bir şeyden bahsediyoruz burada).

    fakat kitap bunları dışlamış. üstüne üstlük bir de günümüzde ülkeler arası yoksulluktan daha mühim bir hale gelen ''ülke içi yoksulluk'' konusunda da pek bir bahis yok. belki de bu istatistikte gelişmiş ülkeler arasında bir numaranın ''kapsayıcı kurumlar''ın ortaya çıktığı yer olarak övülen amerika olması da ayrı bir tetkik mevzuu olabilir.

    elbette faydalı, okunması insana pek çok şey katabilir vesaire vesaire ama işte yok efendim iktidarda tek kişi olursa onun etrafına bir sürü menfaatçi çöker, sonra sistem verimsizleşir, şeffaflık olmazsa devlet işleri savsaklar falan; bırakalım bu işleri. ona bakarsanız sermaye tarihi boyunca kralları devirmeye çalışmış, neden? makamını ona borçlu değil de ondan. yani devlet menfaati icâbı sermayenin hırsına ket vurabilir. sermaye bundan hoşlanmamış, ''demokrasi'' diye antik yunan'dan bir şey aparmış, onu cilalamış ve değiştirmiş ve adeta yeni bir din kurmuş. artık halk head of executive'ini ve yasama organını kendi seçecekmiş falan filan. böyle olunca ne oluyor, dört sene veya beş sonra seçilip seçilemeyeceğini bilemeyen, popülist, çıkarcı bir sürü adam başa geçiyor. devlet kendisinin değil, kamunun malı olduğu için, akıbeti çok da mühim değil; önemli olan yeniden seçilebilmek. bu uğurda sermaye ve onun sahibi olduğu uluslararası medyanın desteğini almak çok önemli, sonra mazallah demokrasi elden gidiyor diye cnn arabaları istanbul'a doluşur. ne oldu sonra elimizde, sermayeyi semirt yoksa gidersin. yerine başka bir adam bulur getiririz. illa ki içinden bizi semirtecek olan çıkar. şimdi bu argümanla önceden zikrettiğim ''menfaatçi'' argümanı eşit değerde. çünkü basit aklî muhakemelere dayanıyor. dünyada kendisi ve etrafındaki insanlar zengin olmamış bir sürü despot var. sscb'nin başındaki despotlar misal.

    şu demokrasiyi bir din, bir kutsal büyü mertebesine koymaktan vazgeçelim artık. tezlerimizi de şu retorikten bir ayıralım. rica ediyorum yani.
  • hayatımda yukarıdaki iki entry'nin sahibi kadar zeka fukarası ve zavallı bir insan grubu görmedim. okuduklarını anlamamaları bir tarafa, karşılaştıkları mefhumların ne anlama geldiğini dahi bilmiyorlar. benim yazdığım eleştiriyle referandumun, başkanlık sisteminin ya da eşekle ilişkiye giren adamın cuma namazına gitmesiyle nasıl bir alâkası var? orada ''bunu yazan adamlar sermayenin bir oyununu kurguluyor'' falan mı yazıyor da bu kadar tribe girdiniz? mezkûr entry'de yazan şey, kurumların inclusive veya exclusive olup olmamasının, kültürel ve ekonomik strüktür tabanında belirlendiği fakat kitabın kültürel/coğrafî açıklamaları son derece basit tezlerle çabucak ''kapsam dışı'' bıraktığıydı. britanya örneği bu sebeple verilmiştir: evet, ingiltere'deki parlamento geleneği demokrasiye yol açtı, fakat bu parlamento geleneğini sağlayan şey neydi? açıkça cermen olan, anglosakson kültürü artı britanya adasının özgül siyasî şartları. eğer normanların kralı william witan meclisine saygı göstermeyip onu dağıtsaydı ya da kıt'a avrupasındaki gibi gevşek bir feodal sistem kursaydı, o zaman parlamentoculuk büyük ihtimalle ingiltere'de de gelişmeyecekti, yani kurumlar inclusive olmayacaktı, bu sebeple ne demokrasi, ne de sürdürülebilir bir kalkınma olacaktı. o entry bunu anlatır, kitabın tezinin karşıt argümanlara çok az yer ayırmasına yönelik bir tenkiddir. üstelik günümüzde bir kangren haline gelen birey bazında yoksulluğa nerede ise hiç yer ayrılmamasına da bir eleştiri vardır. burada referandum goygoyu yapanlar yeni anayasa hakkında neler yazdığıma bakabilirler, ben referanduma evet desem zaten onu bu başlıkta yapmam, gerizekâlılığın lüzumu yok.

    ayrıca bahis mevzuu ettiğiniz kavramları doğru dürüst öğrenin. monarşinin zıddı demokrasi değildir. illa zıddını arıyorsanız o cumhuriyettir. monarşi bir hükûmet modelidir, rejim tipidir; demokrasi ise bir yönetim sistemidir. monarşi, devlet başkanının ırsî olarak getirildiği veya belli bir zümre arasından seçildiği devlet şeklidir. demokrasi ise halkın yürütmeyi ve yasamayı seçtiği yöntemdir. monarşilerde yürütmenin başı, devletin başı (yani monark) değildir; yürütmenin başı başbakandır ve o seçilir zaten, ardından monark tarafından atanır. monarşi eşittir gayrı demokratik diyen adam zaten ne hukuk ne siyaset biliyor demektir. belçika, danimarka, britanya, isveç, norveç, japonya, lüksemburg, hollanda, ispanya vesaire vesaire hep monarşidir. aynı zamanda demokrasidirler de, üstelik adı cumhuriyet olan onlarca devletten bin kat daha demokratiklerdir; teamüller ve gelenekler ile idare edilirler, monarklar gerçekten tarafsızdır, çünkü makamlarını kimseye borçlu değildirler, siyaset üstüdürler. cumhuriyetlerde ise cumhurbaşkanının tarafsız olması imkânsızdır, başbakan-cumhurbaşkanı kavga ettiğinde ise ekonomik kriz çıkar, tersi olursa da cumhurbaşkanı noter olur.

    şimdi daha demokrasi ne demek, monarşi ne demek bilmeyen adama bahis mevzuu ettiğim ''sermaye'' meselesini anlatmak için çok çaba sarf etmem gerekir, o yüzden geçeceğim; fakat birkaç misal vereyim: kırım savaşı'nda ingiltere ve fransa'yı osmanlıların yanında savaşa çeken sermayenin hangi grubuydu? hangi medya organları savaş propagandası yaptı ve bunlar hangi sermaye grubuna aitti? savaşmak için ingiltere hükümeti hangi gruptan borç aldı? aaa, aynı grup mu yoksa??!?! amerikan iç savaşında tahvilleri manipüle ederek güneydeki enflasyonu yüzde dört bin arttıran, böylece güneyi ekonomik olarak zarara sokarak kuzeyi muzaffer kılan ünlü aile kimdir? abraham lincoln bunlara banknot imtiyazı vermeyi reddedince ne olmuştur? güm, öldü tabiî ne olacak, zira sözünde durmadı. eee, boşuna demiyoruz, sermayeyi semirtmezsen, yerine semirtecek başkasını getirirler. bunlar komplo teorisi falan değil, kaynaklı gerçekler. ''yahudi aileler dünyayı yönetiyor'' meselesi değil bu, bugün uluslararası şirketler, 19. yüzyıldan itibaren olduğu gibi dünyada savaş çıkartabilecek, politikaları belirleyebilecek, istedikleri lideri yerinden edebilecek yumuşak güce eriştirler; medya gibi onlarca vasıtayla bunu yapabilirler. ''demokrasi'' dediğin sistem de bunların bu işi yapmasına verdikleri ad. halk seçiyor diyorlar ama halk ne düşünebileceğini seçiyor mu acaba... bertrand russell boşuna yazmıyor, ''21. yüzyılın ilmi manipülasyon ilmi olacaktır'' diye. ve de ekliyor; ''... bu teknikler husule geldiğinde, bir neslin eğitim ve terbiyesini veren hükümet, ordulara veya polislere hiçbir ihtiyaç duymadan halkını kontrol edebilecek''. bunu london school of economics and political sciences'ta verdiği derslerde söylüyor. peki ben nereden biliyorum, orada mıydım? hayır, basıldı sadece, the impact of science on society namıyla, bir yerden temin edip okursunuz. ancak gerizekâlılar demokrasinin, kapitalizmin insanların lehine çalışan bir şey olduğunu düşünür; bir grup tarafından kurulan her sistem o grup lehine çalışır. feodalizm aristokrasi ve din adamları lehine çalışırdı; burjuva bunları altyapı devrimiyle yıktı. çünkü artık para ondaydı. krallara parayı veren oydu. çalışan oydu. neticede söz hakkı talep etti ve aldı. parlamentolar kuruldu, liberalizm, anayasacılık ortaya çıktı. liberaller fransa'da kralının yanında yer alan papazları öldürdüğü kadar, kendi çıkarlarına karşı çıkan köylüleri de katletti. zira liberalizm, 18. yüzyılda şiddet yanlısı ve devrimci bir ideolojiydi, 19. yüzyılda hâkim pozisyona geldiği ingiltere gibi yerlerde ise mutedil bir fikriyatı temsil ederdi, bu sebeple liberaller, soldan sağ oldukları vakit (yani tedeyyün tarzı olarak yeniden kuruculuğu bırakıp var olan sistemi sürdürme pozisyonu aldıklarından beri) kiliseyle ve dinle nikah tazelediler. bu sefer komünizme karşı dinî kurumlar, liberal/muhafazakâr kanadın en büyük destekçisi oldu. kapitalizm onlarca kez krize girmesine rağmen halen yaşıyor. ve bugünkü son hamlesi de globalizm. globalizmin tabiî neticesi nedir, dünya hükümeti. bugün eski birleşmiş milletler yetkilileri de dahil olmak üzere pek çok kişi bir dünya hükümetinin kurulmasının gerektiğini söylüyor ve bunun mevzuatı üzerinde çalışanlar dahi var, bu arkadaşlar ise saf saf dünyanın şuanda çok elden idare edildiğine falan inanıyorlar. 17. yüzyıldaki basit merkantilist ticaret ve pazar ekonomisi dışında iktisadî bir faaliyeti bulunmayan bir dünya ile günümüzün her gün piyasada katrilyonlarca para dönen market economy'sini bir tutup, sonra da efendim şuanda daha adil bir gelir dağılımımız var denmesi de çok komik, çünkü günümüzün devletleri 18 veya 19. yüzyıldakilerden daha efektif ve nüfuzlu, bunun nedeni bu. 18. yüzyılda isyan bastırmak için ordu gönderen devletleri ile bugün her ilçede karakolu, özel harekâtı, çevik kuvveti bulunan devleti bir mi? elbette değil, asayiş ekonomik istikrar demektir. bugünün modern devleti, piyasaya müdahil olarak asgari şartlarda yaşama sağlayabiliyor kimi yurttaşlarına. 18. yüzyılda hiçbir devlet bunu yapamazdı, çünkü öyle bir kapasiteden mahrumdu. açın bari rudolf hilferding falan okuyun, ya da kautsky meselâ, sermayenin nasıl savaş çıkardığını, ''emperyalizm'' dediğimiz şeyin ne olduğunu öğrenirsiniz.

    şunu da ekleyeyim, evet monarşistim, dünyada monarşilerin cumhuriyetlerden evlâ olduğunu düşünen milyonlarca insan, onlarca bilim adamı var. monarşi olan devletler daha uzun süreli demokrasi tecrübesi yaşamışlardır, bu ampirik olarak kanıtlanmış bir şey. çünkü monarklar makamlarını sermayeye borçlu olmadığı için, yani seçilme kaygısı yaşamadıkları için, halklarının anası, babası konumunda oldukları için, popülist politikacılara kimi zaman mâni olurlar. bunu bilimsel olarak savunan insanlar da var, hans-hermann hoppe meselâ, hatta bir kitap da yazdı bununla alâkalı: democracy: the god that failed.

    şimdi ağlayın.
  • satir satir okunmasi gereken, inanilmaz ufuk acici bir kitap. turkce'ye tercume edilmis versiyonu cok basarili diyemem, anlatim bozukluklari iceriyor biraz ama cok da usandirmiyor.

    sadece bir ulkeyi istikrarli bir basariya/buyumeye goturen ortak ozellikleri degil, tarihte bize hep siyasi bir perspektiften anlatilan olaylari, farkli acilardan inceleyip sonuclarini degerlendiriyorlar ve fikirlerinizi genisletiyorlar.

    kitabi okuduktan sonra bize dunya tarihini adam gibi anlatamayan egitim sistemine lanet ettim. resmen tum okullarda dunya tarihi veya dunya ekonomi tarihi adinda ayrica bir ders verilmeli.
  • ingilizce orijinalinden mi yoksa türkçe çevirisinden mi okunması gerektiği konusunda bir yazar aydınlatırsa çok sevinirim.

    eğer kullanılan dil çok ağır değilse orijinal metni okuyabilirim, türkçe çeviride ingilizce ekonomik terimlerin anlamlarını kaybedebileceklerinden çekiniyorum. ancak kitap çok yoğun terim içermiyorsa çeviri okunabilir gibi geliyor.
  • basit denilebilecek bir ingilizce ile yazılmış kitaptır. ingilizcesinden rahatlıkla okunabilir.
  • akademide son yıllarda artan politik ekonomiye ve daha genelleyecek olursak karşılaştırmalı siyasete getirilen kurumsalcı bakış açısının en önemli örneklerinden birisi. belirli noktalarda katılmadığım noktaları olsa bile son yıllarda bu alanda yazılmış en önemli kitaplardan birisi. özellikle bu konuya ilgi duyuyorsanız mutlaka okumanız gerekiyor. akademik amaçlarla okuyacağınızı varsayarak ingilizcesine yönelin diyorum. hem referansları verme anlamında hem de kitabı tam olarak kavramanız için daha iyi olacaktır. bu kitabı okuduktan sonra bunun bunun karşısında duran yazıları okuyabilirsiniz. mesela daron acemoğlunun iş arkadaşı lily tsai bu konuda iyi bir araştırmacı.