şükela:  tümü | bugün
  • doğa tasvirlerinin içinden insanı anlatırken sürekli insanın doğa, doğanın da insan olduğunu düşündüren, yazdıklarıyla türk edebiyatına çok şey katmış sosyalist olduğunu söyleyen yazar. romanlarında yazdıklarıyla anlatmaktan çok hissettirmeye çalışır ve hissettirir de. görkemli ve oldukça etkileyici bir anlatımı vardır. saf ve basit gerçeklikle insanı ve sevgiyi efsaneleştirir. ayrıca bir ada hikayesi adlı son romanındaki sürekli yeme içme tasvirleriyle beni benden almış, bünyeme de epey kilo kazandırmıştır. (bkz: kitap okurken acıkmak)
  • doğan grubu'nun düzenlediği wan kongresinde konuşturulmuş yazar. kongreye katılanlar ve doğan grubu gözönüne alındığında layla'ya evsiz çocuk getirip, orada konuşturup "bizim de vicdanımız var canım" operasyonu çekmek gibi bir şey olmuştur denilebilir. ben şahsen yaşar kemal'in ya katılmamasını, ya da katıldıysa da daha oturaklı şeyler söylemesini beklerdim, ama boşuna tabii. zaten fatih altaylı da yaşar kemal'in nasıl seçildiğini şöyle anlatmış:

    "dünyanın her yerinden yüzlerce gazete patronu ve yöneticisi türkiye’de. hem tanıtım, hem de turizm sezonunda ülkemizin güvenilirliğini göstermek açısından son derece faydalı.

    adetten olsa gerek, wan toplantılarının yapıldığı ülkelerde o ülkenin önemli bir entelektüeli bir konuşma yapıyor.

    irlanda’da yapılan son toplantıda u2’nun solisti bono konuşmuştu.

    türkiye’de toplantı olunca ‘mümbit topraklarımızın’ yetiştirdiği, uluslararası saygınlığı olan gerçek entelektüellerimizden hangisinin konuşacağı benim merakımı uyandırdı.

    favorim yaşar kemal, plasem orhan pamuk’tu.

    zaten onlardan sonra epey bir boşluk vardı ve ardından tarkan geliyordu.

    yaşar kemal’in konuşması bu nedenle benim için sürpriz olmadı. "

    anladığınız gibi yaşar kemal oraya "çeşit olsun" diye çıkarılmış, "işte bizim entelektüelimiz de budur" diyerekten anadolu ateşi misali sahneye sürülmüş, doğan grubu tarafından. mesela ben şahsen isterdim ki aslında can yücel sağ ve ne dediği anlaşılır bir halde olaydı da çıkıp kibar hırsızın türküsü'nü söyleyeydi. olmaz tabii, olmuyor.
  • kitapları hala adam yayınları'ndan çıktığı sıralarda yayınevine gelmişti. konuşma sırasında ona tolkien'i sevdiğimi söylediğimde bana;

    -"tolkien iyidir ama ben daha iyiyim" demişti.

    hayatımın dumurunu yaşamıştım haliyle.
  • yaşar kemalin bütün eserleri.**

    -hikayeler-

    sarı sıcak (1952)
    sarı sıcak-bütün hikayeler (1967)

    -romanlar-

    ince memed i (1955,varlık roman armağanı)
    teneke (1955)
    ortadirek (dağın öte yüzü:1;1960)
    yer demir gök bakır (1967)
    ölmez otu (dağın öte yüzü: 3; (1968)
    ince memed ii (1969)
    ağrı dağı efsanesi (1970)
    binboğalar efsanesi (1971)
    çakırcalı efe (1972)
    demirciler çarşısı cinayeti (akçasaz'ın ağaları: 2; 1975)
    yılanı öldürseler (1976)
    al gözüm seyreyle salih (1976)
    filler sultanı ile kırmızı sakallı topal karınca (1977, çocuk romanı)
    karınca (1977, çocuk romanı)
    kuşlar da gitti (1978)
    deniz küstü (1978)
    yağmurcuk kuşu (kimsecik: 1; 1980)
    hüyükteki nar ağacı (1982)
    ince memed iii (1984)
    kale kapısı (kimsecik: 3; 1991)
    fırat suyu kan akıyor baksana (bir ada hikayesi: 1; 1998)
    karıncanın su içtiği (bir ada hikayesi: 2; 2002)
    tanyeli horozları (bir ada hikayesi: 3; 2002)

    -roportajlar-

    yanan ormalarda elli gün (1955)
    çukurova yana yana (1955)
    peri bacaları (1957)
    bu diyar baştan başa (1971)
    bir bulut kaynıor (1974)
    allah'ın askerleri (1978, çocuklar insandır: 1)
    peri bacaları (bu diyar baştan başa: 1)
    denizler kurudu (bu diyar baştan başa: 2)
    nuhun gemisi (bu diyar baştan başa: 3)
    bir bulut kaynıyor (bu diyar baştan başa: 4)

    -yazılar-

    taş çatlasa (1961)
    baldaki tuz (1974)
    ağacın çürüğü (1980)

    -derlemeler-

    ağıtlar (1943, genişletilerek 1992)
    gökyüzü mavi kaldı (sabahattin eyuboğlu ile 1978)

    -konuşmalar-

    alain bosquet ile konuşamalar (çev: altan gökalp, onat kutlar 1992)

    ayrıca (bkz: alain bosquet)
  • yedi yil susan bir cocuk... be$ ya$indayken babasi camide olduruldugu icun oniki ya$ina kadar konu$ma yetersizligi cekmi$tir, daha sonra da tek gozunu kaybetmi$tir. anilarinda kurt bir aileden geldigini, lakin adana'daki 60 evlik koylerinde tek kurt ailesinin de kendisininki oldugunu belirtir.

    ingilizce cevirileri kendisine un sagladigi kadar zarar da vermi$tir. bunda onun sucu yok tabi. cevirmenlerin turkiye gorgusu, turkce kavramlarin ingilizce kar$iligini bulmadaki ba$arisi bu kadardir i$te. ki gercekten imkansiza yakin bi$eydir ya$ar kemal'in o guzelim dilini ingilizceye cevimek. bize bile tuhaf, garip geliyor o anlatilan sahneler, elin gavuru mu anlayacak alllaya$kina? o acidan ingilizce cevirisinden okuyanlara kala kala romantize edilmi$ bir kabile anlatisi kaliyor.

    kibarliklarindan olsa gerek, ingilizce cevirisinden okuyan nobel komitesi uyelerinden hic kimse "yahu bu adamcagizda ne buluyorsunuz? bikmadiniz mi yillarca aday gostermekten?" diye bir aciklama yapmadi henuz.
    lakin nobel'in edebiyat odullerinde pek nadir i$leyen bir de siyasi yonu de vardir tabi. o acidan akan sular durabilir her an, dursa da ke$ke...
  • kendisinden ogrendigimiz uzere "bir ada hikayesi" serisinin dorduncu kitabini 4-5 ay icinde tamamlayacak olan yazar.
  • eskiden basinkoyde komsu oldugum, babaannemin alt katinda oturmus olan buyuk insan, turkiyenin gelmis gecmis en buyuk roman yazari.. kucukken gel zaman, git zaman surekli evine girip ciktigim, oturup konusmasini dinledigim bazen bir sey anlamadigim, bazen ise cok sey anladigimi hissedip "evet ben buyudum" dedigim ama ne zaman olursa olsun her gidisimde alt katta oldugunu bilip degisik bir his ile, sevgi ile, sevinc ile doldugum, dolduruldugum ve her basinkoy ziyaretimde iyice yaslanan babaannemi her gormeye gidisimde yine aklima gelecek, kapisinin onunden gecerken birkac saniye duraklatacak kisi ayni zamanda.. evinin kapisi acik olurdu eskiden, rahatsiz oldugu icin kapiyi acmaya gelmemesi mantigiyla.. eve girer, bakar cikardim.. cogunlukla yaziyor olurdu, iri gozluklerini takmis, burusmus kagitlar yaninda.. zaten hep de oyle tasvir ederdim kucuklukten gelen bir aliskanlik mi yoksa gorduklerimi hafizaya almis beynim mi bunu yapmisti bilmiyorum ama hep yazardi, konusacagi zaman sert vurgular yaptiginda korkutur ama bir sure sonra aslinda o vurgunun sahibi olan kelimenin en buyuk anlama sahip oldugu kavranirdi.. o gittiginden beri basinkoy de baska, insanlar da.. evet, biz buyuduk, onlar yaslandi.. hayatin klasik oyunu suregeldi bir kez daha..

    "benim kisiligimi ve sanatimi halktan ayirmak mumkun degil.ben iki seye inanirim, iki seyin sonsuz gucune, sonsuz yaraticiligina, sonsuz degisimine: halk ve doga.. sanatimi halkimla birlikte, onun buyuk yaraticiligi ile birlik olarak onun icin yaparim.politikam da sanatimdan ayrilmaz. halka kim zulmediyorsa, etmisse, halki kim eziyor, ezmisse, onu kim somurmus, somuruyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi.. halkin mutlulugunun onune kim geciyorsa ben sanatimla ve butun hayatimla onun karsisindayim. ben etle kemik nasil birbirinden ayrilmazsa, sanatimin halktan ayrilmamasini isterim.bu cagda halktan kopmus bir sanata inanmiyorum" seklinde cumlelerin sahibi olarak kendini, kendi sanatini, yapitlarini benzersiz bir tasvirle ifade etmistir ayni zamanda.. evet boyledir, yasar kemalin ister yuzlerce sayfalik romanlarini okuyun, ister alin sari sicaktan bir hikayeye bakin, icinde doga ve insanin olmadigi, ezilenin, acinin belirtimedigi bir yapit bulamazsiniz.. cunku felsefe, mantik bu degildir.. cunku kendisi ezilenin, hor gorulenin hakkini cumleleriyle, betimlemeleriyle en iyi veren, en iyi yazan en iyi yorumlayandir...

    tek tek butun eserleri okunmalidir bu insanin.. her yapitinda belli cumleleri, belli abartilari bulmak mumkundur; ancak o kaliplarin bulundugu her yapit kendi icinde baska bir yere dogru akar cukurovanin o oldurucu, bogucu sicaginda dayanmanin tek kosulu olan nehirlerinde.. cunku her yapit kendi icinde baska bir haksizligi gosterir, ici baska sekilde burkar, baska sekilde celallendirir ve heyecanlandirir.. yasar kemalin surukleyiciligi gercekten baskadir, baska boyuttadir.. oysa gunumuzde aci bir sekilde farketmekteyim ki; yalnizca kitap okumaktan adim adim vazgecen, kendini teknoloji denen kimi zaman canavar olmaya pek musait bir mahiyette yer tutmus varliga birakan ve sadece bilimkurgu, fantastik ve simgebilimi alanlarinda kendisini yeterli olcude surukledigine inanan gencler degil sadece tuna kiremitci,cezmi ersoz benzeri yazarlari okuyan -ki burada kesinlikle okunmamali demiyorum bu isimlere, tabii ki okunmali, tabii ki saygiyi ve ilgiyi hakeden basarili insanlar- insanlar degil genel olarak cogu insanimizin yasar kemali yeterince okumadigini, yapitlarini bilmedigini gozlemliyorum.. ossye hazirlanan genclerin o sikici paragraf sorularinda yapitlarindan ya da roportajlarindan alinti birkac cumleyi o da soruyu cozme telasi icerisinde gelisiguzel okudugunu, demek istediginin ne olduguna dair hakli olarak hicbir ilgi gostermedigini, yasar kemali okuyanlardan bazilarinin ise "ya o giristeki 50 sayfalik betimlemeler cok sikici yaa" seklindeki bezmisliklerini buyuk bir hayretle, husranla ve hayalkirikligiyla takip ediyorum..

    evet, tarzi begenmemis olabilir insanlar.. sonucta sanat bahsedilen ve her ne kadar cogu insanin hemfikir oldugu bir sanatci hakkinda fikir teatilerinde bulunuluyorsa da aradan birinin olumsuz elestirisi cikabilir.. fakat okumadan, bilmeden, yapitlarini incelemeden buyuyen bir neslin, yasar kemali tanimayan ve de o betimlemelerini, o dogayi anlatis tarzindaki doga ustu yetenegini, memedini,dondusunu, salihini, efelerini,agalarini anlayamamis bir neslin kendi edebiyatina ve kendi sanatcisina ne kadar sahip cikacagi konusunda da nasil olumlu elestiri yapilabilir, bunu da ben anlayamiyorum.. turkiyenin en buyuk roman yazarini bilmemek, onun ezileni, topragindan zaman zaman alikoyulani,direnecek gucu bulamayani yani koyluyu bir efenin yardimiyla, bazen kendi kendilerine ayaklanmalariyla nasil ifade ettiginin, yasanir kildiginin farkinda olamamak nasil buyuk bir kayiptir ve de ne denli ayiptir, anlayamiyorum..

    ben yasar kemalin eserleriyle buyudum ve onun eserlerinin ardindan kisiligimin ne kadar degistigini, gelistigini agir agir, bir zaman gectikten sonra farkettim.. ve cokca dusundum tanridan bu buyuk insanin yazma yeteneginin bir benzerini istemenin haksizlik olacagini.. cunku bir yasar kemal daha olamayacaginin ve onun bir benzerinin bulunamayacaginin farkindaydim.. iste bunun uzerine tanridan diledim ki; bu ezilmislige karsi icinde biriken kizginligin,hirsin,sinirin,heyecanin ve bilumum butun duygularin bu muthis cumlelerle disavurumunu saglayan insan gibi benim de bir sekilde hala insanlarimi ezmekte olan,somuren, un ufak etmis, sesini cikarmasini engellemis,aci ustune aci katmerlemis insanlara karsi, duzene karsi olan kizginligimin,hirsimin,heyecanimin ve bilumum butun duygularimin disavurumunu saglayacak bir nesne,arac,yetenek olsun..

    dusundum, diledim; diledim, dusundum.. sonunda bunun bende bu hislerin hepsini yaratan kisinin yine bu disavurumu saglayacak kisi oldugunu anladim.. okudum, sinirlendim, alevlendim haksizliga.. okudum, sakinlestim, duruldum.. son olarak buraya da kendisinin hayatima yaptigi katkidan dolayi ona olan tesekkurlerimi belirterek noktayi koydum.cok yasa yasar kemal!
  • "en çok nobel alamayan adam"
  • turkiye'dir.
  • romancı.

    // 1923 [nüfus kaydında 1926]. göğceli [gökçedam] köyü, osmaniye, adana.
    asıl adı kemal sadık gökçeli. nigâr hanım ile çiftçi sadık efendi’nin oğlu. aslen van erciş yolu üzerinde ve van gölü’ne yakın muradiye ilçesine bağlı ernis (bugün günseli) köyünden olan ailesi birinci dünya savaşı’ndaki işgal yüzünden uzun bir göç süreci sonunda adana’nın osmaniye ilçesine bağlı hemite (bugün gökçedam) köyüne yerleşmişti. küçük yaşta bir kaza nedeniyle bir gözünü kaybeden yaşar kemal 5 yaşındayken babasının hemite camiinde namaz kılarken öldürülmesine tanık oldu. burhanlı köyü ilkokulunda başladığı ilköğrenimini kadirli cumhuriyet ilkokulu’nda tamamladı. adana’da ortaokula devam ederken bir yandan da çırçır fabrikasında işçilik yaptı. ortaokulu son sınıfta terk ettikten sonra çeşitli işlerde çalıştı. kuzucuoğlu pamuk üretme çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), adana halkevi ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), zirai mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra kadirli’nin bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. yirmiye yakın işte çalıştığı bu yıllarda en uzun işi beş yıl üst üste yaptığı çeltik tarlalarında kontrolörlük oldu. bu arada 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı. askerlikten sonra 1946’da gittiği istanbul’da fransızlara ait havagazı şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptıktan sonra arzuhalcilik yapmaya başladı, çeşitli güçlüklerle karşılaştığı için bu işi de sürdüremedi. 1950’de türk ceza kanunu’nun 142. maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı ve bir süre kozan cezaevi’nde yattı. 1951’de salıverilince istanbul’a gitti.
    kısa bir işsizlik döneminin ardından cumhuriyet gazetesinde röportaj yazarlığı ile başladığı gazeteciliği fıkra yazarlığı ve kurduğu yurt haberleri serisinin yönetimi ile sürdürdü (1951-63). 1962’de girdiği türkiye işçi partisi’nde genel yönetim kurulu üyeliği, propaganda komitesi başkanlığı ve merkez yürütme kurulu üyeliği yaptı. 1963’te ayrıldığı gazetecilikten sonra kendini bütünüyle roman yazma uğraşına verdi. 1967’de haftalık dergi ant’ın kurucuları arasında yer aldı. sorumlusu olduğu bu derginin yayınları arasında çıkan marksizmin temel kitabı adlı yapıttan dolayı 18 ay hüküm giydi. bu karar yargıtay tarafından bozuldu. ant dergisindeki yazılarından dolayı çeşitli kovuşturmalara uğradı. 1973’te türkiye yazarlar sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-75 yıllarında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1995’te der spiegel’de çıkan bir yazısı dolayısıyla istanbul devlet güvenlik mahkemesi’nde yargılandı, 20 ay hapis cezasına çarptırıldı ve cezası ertelendi. pen yazarlar derneği üyesi. halen istanbul’da yaşamakta ve yazarlık ile yaşamını sürdürmekte olan yaşar kemal bir çocuk babasıdır.
    yazar küçük yaşlarda halk edebiyatına ilgi duydu; saz çalmaya, türkü söylemeye ve destanlar anlatmaya başladı. yöredeki halk ozanlarıyla karşılıklı atışmalar yaptı. ilkokulda okurken şiir yazmaya başladı. köy köy dolaşarak folklor ürünleri derledi. bu yıllarda şiirlerini kemal sadık göğceli adı ile türksözü (1939), yeni adana (1939) ve vakit (1940) gazetelerinde ve varlık, kovan, ülkü, millet, beşpınar dergilerinde yayımladı. 1940’lı yıllarda adana’da çıkan çığ dergisi çevresindeki yazar ve aydınlarla ilişki kurdu ve şiirleri o dergide de yayımlanmaya başladı. abidin dino ve ağabeyi arif dino ile kurduğu yakınlık onun düşünce ve edebiyat dünyasının gelişimini etkiledi. ramazanoğlu kütüphanesi’nde çalıştığı dönemde eski yunan klasiklerinden çukurova tarihine kadar pek çok kitapla tanışma olanağı buldu. bu sıralarda orhan kemal’le de tanıştı. ilk öyküleri “bebek”, “dükkâncı”, “memet ile memet” 1950’lerde yayımlandı. ilk öyküsü “pis hikâye”yi ise 1944’te kayseri’de askerliğini yaparken yazdı. gözleme dayanan bu ilk öykülerinde konularını çukurova ve çukurova insanından aldı; bu yöre insanlarının ekonomik sıkıntılar ve güç doğa koşullarındaki savaşımını insan-doğa-çevre ilişkisi içerisinde ele aldı; giderek uzun öykülere yöneldi.
    bir folklor derlemesi olan ilk kitabı ağıtlar (1943), o güne değin hiç derlenmemiş ya da çok az ilgi gösterilmiş tekerlemeleri ve ağıtları gün ışığına çıkardı. bu ağıtları 16 yaşından itibaren derlemeye başlayan yazar, daha sonra karacaoğlan’ın yayımlanmamış şiirleri üzerine çalıştı. söz konusu derleme ve çalışmalar, yazarın ileride yazacağı romanlara önemli ölçüde malzeme sağladı.
    cumhuriyet gazetesine girdikten sonra yaşar kemal imzası ile yazmaya başladı. bu dönemde anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını dile getirdiği dizi röportajları ile tanınmaya başladı: “yanan ormanlarda elli gün” (1955), “çukurova yana yana” (1955). “dünyanın en büyük çiftliğinde yedi gün” (1955), “peri bacaları” (1957). 1952’de yayımlanan ilk öykü kitabı sarı sıcak’ta da yer alan “bebek” öyküsünün cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlandığı dönemde yazarın imzasına olan merak giderek artmaya başladı. 1953-54’te cumhuriyet’te tefrika edilen ilk romanı ince memed ise büyük ilgi uyandırdı.
    türkiye’de tarımdan sanayileşmeye geçiş evresi olarak nitelenebilecek 1950’li yıllarda, çukurova’nın geniş biçimde makineleşmeye açılması ve verimli topraklar üzerindeki ağalar arası rant savaşımının kızışması, bunun yoksul çukurova köylüsü üzerindeki sonuçları yaşar kemal’in romanlarının ilk evresinin ana temasını oluşturmuştur denilebilir. ağa baskısı karşısında dağa çıkan eşkıya ince memed’le yazar, bir destan kahramanını anlatırken aynı zamanda toplumsal yapıdaki aksaklıkların da eleştirisini yapar. roman, ağalara karşı çukurova’nın yoksul halkına arka çıkan ince memed’in halkı için savaşımını konu alır. roman kahramanının toroslar’da beş köyün bütün topraklarına sahip bir ağaya karşı direnişi ve çekişmeleri uzun bir serüveni kapsar. sonunda ince memed toprakları gerçek sahipleri olan köylülere dağıtır, ağayı öldürür, dağa çekilip kayıplara karışır ve bir efsane kişisi haline gelir. yazarın kendi deyimiyle “mecbur adamın” öyküsüdür ince memed. yayımlandığı dönemde büyük yankı yaratmış olan ince memed’de yazarın geleneksel masal, efsane tema ve motiflerinden yararlanarak çağdaş düzeyde romantik bir öykü kurduğu gözlenir. teneke (1967), çukurova yöresindeki çeltik ağalarına karşı mücadele eden ve köylünün yanında yer alan genç ve idealist bir kaymakamın trajik öyküsünü işler, “aydının mücadele gücü”nü dile getirir. daha sonra bu romanı iki perdelik oyun biçiminde sahneye uyarlamıştır.
    psikoloji ve simgesel öğelerin yer yer ağır bastığı “dağın öteki yüzü” üçlemesinin ilk kitabı olan orta direk’te (1960) yazar, “torosların arka yanındaki” bir köyün insanlarının, pamuk tarlalarında ırgatlık yapmak için, çukurova’ya doğru yola koyuluşlarını, tabiatla dövüşe dövüşe çukurova’ya varışlarını anlatır. roman destansı bir hava içinde ve bu havaya uygun bir türkçe ile kaleme alınmıştır. bu “üçleme” yazarın, orta direk’in önsözünde de belirttiği gibi, kendi yaşantısı ve tanıklığıdır. dizinin ikinci kitabı yer demir gök bakır (1963) bir köy topluluğunun mit yaratması öyküsüdür. yer demir gök bakır’da, güçlükler içinde bunalan, yaşama şartlarını değiştirmek için bir umutları, bir düşünceleri olmayan köylülerin, insanoğlunun çaresiz kaldıkça başvurduğu çözüme başvurarak, bir mit yaratmalarını ve bu mite sığınışlarını anlatır. üçlemenin son kitabı ölmez otu’nda ise bir yandan değişen koşullar içinde bu mitin yıkılışı anlatılırken, diğer yandan da bir kişinin bir cinayet mitini yaratışı anlatılır. üçlemenin ilk iki kitabında korkunç sefalet koşullarında duygulanımlara kapılmadan, büyük bir serinkanlılıkla ve bir romancı gözü ile köyün ekonomik ve toplumsal gerçekliği, köylülerin yaşama ve çalışma koşullarını veren yaşar kemal ölmez otu’nda nesnel koşulları geri plana alarak doğrudan doğruya insana eğilir.
    irmak roman” niteliğindeki “akçasazın ağaları” adlı dizinin ilk iki kitabı demirciler çarşısı cinayeti (1973) ve yusufcuk yusuf’ta (1975) ülkenin tarihsel gelişimi sürecinde çukurova’daki toplumsal yapının değişimi anlatılır: derebeyi artığı ağa tipinin çöküşünü, yok oluşunu ve bu yok oluşa koşut giden gelişmeyi; bir başka yönüyle demokrat parti’nin kredi yardımları ile tarımdan para kazanan ağaların sanayiye yatırım yapmalarını anlatarak eski toprak ağalarının yavaş yavaş sanayici olmaları sürecini betimler. ne var ki yaşar kemal bu toplumsal değişme sürecinin üzerinde fazla durmaz; asıl göstermek istediği, bir düzenin çöküşü ve yozlaşmasıdır. bu romanlarında çukurova’da kapitalizmin gelişmesiyle yok olmaya yüz tutan bir yapının son çırpınışlarını, toprak ağası iki ailenin gerçeğinde verir.
    hüyükteki nar ağacı’nda, çukurova’da tarımdaki makineleşme sonucunda ortaya çıkan işsizlik sorunu ele alınır. çukurova’ya çalışmaya inen kırsal kesim insanının bu yeni gelişme karşısındaki dramını ve çaresizliğini işler. “kimsecik” üçlemesinin ilk kitabı yağmurcuk kuşu yarı özyaşam öyküsü niteliği taşımaktadır. van gölü kıyısındaki bir köyden yine çukurova’ya göçen bir ailenin karşılaştıkları sorunlar çevresinde göç serüveni yansıtılır. bu üçlemenin ortak noktasını köy insanlarının, özellikle de bir köy çocuğunun duyguları, düşünceleri, özleyişleri oluşturmaktadır. “korku” teması bu “üçleme”nin odağında yer almaktadır. özellikle “üçleme”nin ikinci kitabı kale kapısı “korkunun romanı” olarak nitelenebilir. “üçleme”nin son kitabı kanın sesi bir evdeki kişilerin, daha çok da bir çocuğun, salman’ın öyküsüdür aynı zamanda, salman’la birlikte bütün çocukların öyküsüdür. kanın sesi “korkunun sesi”, “cinayetin sesi” olduğu kadar “sevginin sesi”dir de.
    yaşar kemal pek çok yapıtında anadolu’nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. halk öykücülüğünden yola çıkarak, sözlü gelenekte yaşayan köroğlu, karacaoğlan, alageyik öykülerini üç anadolu efsanesi (1967) adıyla yeniden kaleme almıştır. ağrıdağı efsanesi’nde (1970) bir aşk olayından yola çıkarak ve bu simgesel tema içerisinde baskı karşısında halkın dayanışma gücünü; binboğalar efsanesi’nde (1971) ise toros eteklerindeki türkmen göçebelerin yerleşik düzene geçmeleriyle ortaya çıkan güçlükleri, düş kırıklıklarını ve geçmiş yaşamlarına duydukları özlemi anlatır. osmanlının son dönemlerinde haksızlıklara karşı dağa çıkmış bir eşkıyanın yaşamını çakırcalı efe’de (1972) ele alır. filler sultanı ile kırmızı sakallı topal karınca’da ise yine bir halk öyküsünden yola çıkar; alegorik bir üslupla sömürenlerle sömürülenler arasındaki ilişkiler anlatılır.
    yaşar kemal 70’li yılların ortalarından itibaren yazarlığında yeni bir yönelimin ürünleri olarak nitelenebilecek ürünler vermeye başlar. al gözüm seyreyle salih (1976), kuşlar da gitti (1978) ve deniz küstü (1978) romanlarında yazar ilk kez çukurova dışına çıkarak kenti ve deniz insanını konu edinir. deniz küstü’de büyük kentin karmaşasını, yozluğunu işler. deniz insanının kentteki yaşam serüveninden yola çıkarak kente yabancılaşmasını, deniz doğasının yok oluşunu yansıtır. aynı olguyu kuşlar da gitti’de çocukların dünyasından ele alır. bir deniz kasabasındaki insanların sorunlarını, uğraşılarını, birbirleriyle ilişkilerini al gözüm seyreyle salih’te dile getirir.
    bir ada hikâyesi” üçlemesinin ilk kitabı olarak kaleme aldığı fırat suyu kan akıyor baksana’da ege’de mübadele hükümleri gereğince yunanistan’a göç ettirilen rumların boşalttığı bir ada ekseninde balkan savaşı’ndan sarıkamış’a, değin yakın tarihte yaşanan acıları dile getirir. k. şahin, romanı değerlendirirken “romanın asıl amacı, mübadele sonrasının kıpırtısızlığında bu topraklarda yaşanan savaşlara, çoktan unutulmuş olan, kimsenin sözünü bile etmediği, etmek istemediği savaşlara dair bir şeyler anlatmak sanki” der.
    yazarın anadolu insanının sözlü anlatım geleneğinin ürünleri olan destanlardan, ağıtlardan, halk öykülerinden, masallardan, türkülerden ve çağdaş roman tekniklerinden yararlanarak vardığı bireşim ve üslup onu her bakımdan özgün bir çağdaş sanatçı kimliğine ulaştırmıştır. kurduğu imge ve mit dünyası, benzetmeler, betimlemeler, doğanın tüm yönleriyle anlatımı, kullandığı dil, yerel sözcükler ve deyimler, atasözleri, yakarışlar, sövgüler onun anlatımını canlı ve etkileyici kılan özellikler olarak görünmektedir. anlatımındaki özgünlük “düşle gerçeği, doğayla insanı iç içe” vermedeki başarısından kaynaklanmaktadır. yarattığı dünyanın dış görünümünü etkileyici bir biçimde çizer. şiirsel üslubu, olağanüstü düş gücü, modern romanla epik anlatım biçimlerini başarıyla bağdaştırması onu özgün kıldığı kadar güçlü de kılan özellikleridir.
    yazarın ince memed adlı romanı yaklaşık 40 dile çevrilerek yayımlandı. diğer romanları da çok sayıda yabancı dile çevrildi; kitaplarının yurtdışındaki baskısı 140’tan fazladır. bu bağlamda uluslararası bir üne sahip olan yaşar kemal ilgili kurum ve kişilerce nobel edebiyat ödülü’ne de aday gösterilmiştir.
    roman ve öykülerinden yapılan uyarlamalarla çağdaş türk tiyatrosuna da katkıları oldu; yer demir gök bakır, “uzundere” adıyla 1965’te, teneke yazarın oyunlaştırması ile gülriz sururi engin cezzar tiyatrosu tarafından 1965’te ve ağrı dağı efsanesi 1974’te çeşitli tiyatrolar tarafından sahnelendi. birçok yapıtı da sinemaya uyarlandı. bunlardan “beyaz mendil”i 1955’te lütfü akad; “namus düşmanı”nı 1957’de ziya metin; “alageyik”i 1959’da, “karacaoğlan’ın sevdası”nı 1959’da ve “ölüm tarlası”nı 1966’da atıf yılmaz; “ağrı dağı efsanesi”ni 1974’te memduh ün; “yılanı öldürseler”i 1981’de türkân şoray, “ince memed”i 1984’te peter ustinov ve “yer demir gök bakır”ı 1987’de zülfü livaneli yönetti. //

    kaynak: www.ykykultur.com.tr
hesabın var mı? giriş yap