şükela:  tümü | bugün
  • kalbe karışık

    yasin pişgin

    şiir azıcık aklî, daha çok kalbî bir eylemdir. şairin kastı konuşulduğunda birazcık aklı, daha çok ruhu konuşuluyor demektir. “el-ma’nâ fî batni’ş-şâir.” der araplar. yani kasd-ı mahsusa şairin bâtınında, derûnunda, hasılı; ruhundadır. ruh ise sırdır, akıl onu anlayamaz, kısırdır. onun için; şiiri ruh anlar, akıl ise belki ve ancak yorumlar. şiir, aklî düşüncenin kalbî idrake evirilmesidir. şiir, aklın devrilmesi, kalbin anlamı devralmasıdır. aslında muamma olan; sözdeki şiir değil, ruhtaki şuurdur. kapalı olan, lafız değil ruhtur.
  • 1976 hatay doğumlu, ankara üniversitesi ilahiyat fakültesi mezunu ve yüksek lisansını da yine aynı üniversitede tamamlayan ilim adamı. şu an antalya üniversitesi ilahiyat fakültesinde yrd. doç. dr. olarak görev yapmakta kendisi.
    şöyle bir tasavvufi aşk tarifi yapmış güzel insan:
    aşk, akıl için bir sırrı kadim; maşuk, aşık için bir ismi azim... sekerat girdabındaki bir derviş gibi; aşık, maşukun adını tespih eder de eder. ama ne içinde erir, ne sonuna erer. ne onu geçer ne ondan geçer... halkın gözünde değersiz bir derbeder, akılsız bir meczuptur o halbuki uçsuz bucaksız, dipsiz kenarsız, hadsiz hudutsuz bir alemde mahpustur, mahkumdur, mahçuptur o; kimse bilmez bilemez... aşk, bir kemend-i esaret gibi görünür sana ama aslında o madde-i manaya, cesedi ruha, aklı kalbe, görüneni görünmeyene bağlayan bir mirac-ı hürriyettir... bir yanın zelil olsa da, bir yanın azizdir. bir yandan yaksa da aşk, bir yandan serindir. tıpkı bir afyon-u manevi gibi içine girmekle kalmaz iliklerine siner, sonrası bir mevtanın sekerat hissizliği sanki...artık donsan da yansan da fark yok gibi...
    hasılı kelam; aşk ilahtan insana lütfedilmiş bir haldir, bunun üzerine söylenecek her söz; ne idüğü belirsiz bir kil-u kal'dir.
  • bilgisi, bilgisini sunumu, mantik kurgusu, anlatimi, durusu, uslubu, olaylari degerlendiris bicimiyle goz dolduran ılahiyatci yard.doc.
  • islam'ı, kuran'ı en iyi anlayan ve anlatan insanlar sıralamasında ilk 5'e girecek, yüksek bilgi ve anlatım gücüne sahip yrd.doç.dr. hoca.
  • yeni keşfettiğim bilgi e birikimi ile yaşının 2 katı olan bilginlere karşısında el pence durduracak şekilde akıcı ve temiz konuşan öğretim görevlisi.
    temiz, akıcı ve ıspatlı konuşuyor.
    şuradan dinleyelim kendisini
  • otursak, elimize kâğıt kalem alsak, allah’ın bize lütfettiği nimetleri saymaya kalksak sayamayız (ibrahim 14/34). nasıl sayalım ki? eskilerin ifadesiyle bir nefeste bile iki şükür lazım. verdiğimiz nefesi alamazsak çatlarız; aldığımız nefesi veremezsek patlarız. allah’ın bahşettiği her nimet azizdir elbet. fakat bazı nimetler var ki, diğer pek çok nimetin selamet ve bekası onlara bağlı olduğu için daha mühimdirler. zaman ve zamanın nasibimize düşen kesiti olan ömür de işte böyle bir nimettir.

    çünkü zaman ve zamandan payımız olan ömür ezelî değil. yani hep var değildik. doğmadan önce yoktuk ve yokluğumuzun üzerinden uzun bir zaman geçmişti, adımızın sanımızın bilinmediği, esâmemizin okunmadığı. öyle buyuruyor allah: “insan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti” (insan 76/1). ömür, ezelî olmadığı gibi ebedî de değil. havaya atılan bir taşın yere düşmeye mecbur olduğu gibi her gelen gitmeye, her canlı ölmeye mahkûm. ömre mahsup zamanın bir “baş”ı olduğu gibi bir de “son”u var. dünyada yaşam o “son”a doğru akacak ve orada “her canlı ölümü tadacak” (âl-i imrân 3/185).

    yaşam dünya hayatından ibaret değil. allah “ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye “rabliğini” ferman ettiğinde “belâ” demiş, kulluğumuzu ikrar etmişiz (a’râf 7/172). bu bir ahit. bize bahşedilen her türlü nimet buna şahit. akıl şahit, kalp şahit, ruh şahit… yani bu hayatın bir öncesi var. ve de elbet bir sonrası… kupkuru bir toprağın gökten indirilen yağmurla diriltildiği gibi insan da gün gelecek öylece diriltilecek (hacc 22/5-6).

    ölümden önceki hayata; yani “kâlû belâ”ya ve ölümden sonraki yaşama; “el-ba’sü ba’de’lmevt”e inanan bir mümin için zaman daireseldir. yani müminin nazarında zaman, mahiyeti belirsiz bir sona doğru değil; başa ve geldiği âleme doğru akar. mümin yaşadığı her an, geldiği yere döndüğünün farkındadır. yani allah’tan geldik ve o’na döneceğiz. “innâ lillâl ve innâ ileyhi râciûn” (bakara 2/156).

    inançsız bir insanın nazarında ise zaman düz çizgiseldir. yani münkir, her an doğumdan bir adım daha uzaklaşırken, toprak olmaya bir adım daha yaklaşır. onun ruh dünyasında zaman bir nimet değil, bir mihnettir; bir izzet değil, bir zillettir. ve adeta zaman onun ömrünün katilidir. onun için kur’an’da inkârcıların şöyle dedikleri ifade edilir: “ölürüz ve yaşarız. bizi ancak zaman helak eder” (câsiye 45/24).

    doğum ve ölüm birer parantezdir. bu parantezin içindeki her cümle, her kelime, her harf, her hece, her gündüz, her gece allah için olmalı. çünkü zaman, allah’a iman edip salih amel işlemesi, hakkı ve sabrı tavsiye etmesi için insana lütfedilmiş ilahi bir nimettir. sonlu olan bu zaman, sonsuz olan ahiret yurdunun tarlasıdır. sonlu zamanda kim ne ekerse, sonsuz zamanda onu biçecek. eza eken, ceza; rüzgâr eken de fırtına… zamanın değeri ve hakkı layıkıyla değerlendirilmesi, bu şuura bağlıdır. aksi halde “asra yemin olsun ki, insan hüsrandadır” (asır 103/1-3).

    zaman yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda bir ayettir. “biz geceyi ve gündüzü (kudretimizi gösteren) iki ayet yaptık…” (isrâ 17/12) ; “allah, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir” (furkân 25/62). gece ve gündüzün peş peşe gelmesindeki ibreti görmemek bir tür körlük, zamanı değerini göz ardı etmek de nankörlüktür.

    hasılı;

    bir defa doğuyorsun bir defa ölüyorsun. doğru yaşamayı bilen için hayat; paha biçilmez, vazgeçilmez, derin, gizemli, alımlı, ölümlü kalımlı, bağlayıcı, bağımlı kılıcı. öyle ki, yaşa(t)mak için bazen ölmeye bile değer; ölmek bile teferruat yaşa(t)mak mevzu bahisse eğer.

    yani yaşam ölümden zor. onun için de bütün canlılar ölümü ama sadece bazı canlılar yaşamı tadarlar. çünkü yaşamak bir hüner. ama ölmekte maharet yok. nasıl olsa öleceğiz. havaya atılmış bir taşın yere düşmeye mahkûm olduğu gibi, havalanmış bir kuşun eninde sonunda bir dala konmaya mecbur olduğu gibi. ölüm zaten mukadder. ama yaşam ?

    yaşam köprünün altından akan bir su damlasının bir daha köprünün altına dönmesinin hayal oluşu kadar muhal, imkânsız, amansız, zamansız ve insafsız. yaşam; imkânsızlık kadar zor, ölüm mecburiyet gibi mukadder.

    yokluk nasıl bir duygu bilinmez. ama varlıkta var olduktan sonra, varlıktan daha güzel olmadığı besbelli. işte bu yüzden yok iken var olmak, varlığın sonsuz olması talebini de beraberinde getiriyor.

    demem o ki:

    yaşam tek sıkımlık bir barut…. ve har vurup, harman savurup, es geçip, yan çizip, sırf gününü gün edip, “en sevgili”yi ezip, en sevimsizi seçip, gelip geçip, doğup ölecek kadar hedefsiz, sebepsiz, kıymetsiz değil.

    yaşam sebeb-i hayattır...yasin pişgin