şükela:  tümü | bugün
  • son yılların iki önemli edebiyat eserinin karşılaştırması. ikisi de anadili ingilizce olmayan yazarlar tarafından yazılmasına rağmen dünya basınında ve bizde önemli edebiyat olayları olarak görülmüştür. 2666 anadilinde beş cilt olarak yazılmış türkçede tek cilt basılmıştır; 1q84'ün özgün hali ise şimdilik üç cilttir ve yine türkçede tek cilt basılmıştır. roberto bolano'nun 2666'sının ispanyolca özgün hali 1126 sayfa tutarken haruki murakami'nin 1q84'ünün japonca özgün hali 1657 sayfa tutmaktadır. zeynep heyzen ateş'in ispanyolca aslından türkçemize getirdiği 2666'nın türkçe baskısı 992 sayfadır ve pegasus yayınları tarafından basılmıştır. hüseyin can erkin'in japonca aslından türkçeye çevirdiği 1q84'ün türkçe baskısı 1256 sayfa tutmaktadır ve doğan kitap tarafından basılmıştır. 2666'nın türkçe kapak tasarımı, ingilizce baskısının(farrar, straus and giroux yayınevi) kapak tasarımı ile aynıdır. kapakta ressam gustave moreau'nun jupiter et semele adlı eserinden bir parça yer almaktadır. türkçe 1q84'ün kapak tasarımı geray gençer tarafından yapılmıştır ve tamamıyla özgündür.

    not: bu karşılaştırma, kitapların daha çok fiziksel hallerine yöneliktir, içerik karşılaştırması da yapılabilir, mümkündür.
  • 21. yüzyılın gerçek bir başyapıtı sayılan 2666 nın rahatça önde bitireceği karşılaşmadır. tek eksik yanı basan ticarethanenin pegasus olmasıdır. diğeri de doğan dan çıktı gerçi, nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça.

    oysaki bolono yu her zamanki gibi metis bassa , murakami yi de sel yahut siren bassa harikulade olurdu.

    olmuş bitmiş, çare yok. okuyup eldeki kaliteyi yorumlayacağız artık, ilk tercihim murakami oldu, iki gün içinde önce ona başlıyorum.
  • yazarların karşılaştırması, uzun diye iki kitabın karşılaştırmasından daha makul olabilir. karşılaştırmayı da toplamda bolano'dan bir kitap, murakami'den iki kitap okumuş birisi yapsa daha iyi olabilir. ama ne yaparsın, hayat işte, ben yapıyorum karşılaştırmayı.

    bence murakami ile bolano'yu karşılaştırmak, orhan pamuk ile yasunari kawabata'yı karşılaştırmak gibi. bittabi bu analoji'de orhan pamuk'a denk gelen murakami, kawabata'ya denk gelen bolano. murakami dertsiz, murakami tasasız. murakami, hadi ileri gideyim, yavan. kafka on the shore kitabı misal. akıcı olmasına akıcı fakat murakami'nin söylemek istedikleriyle kitap birbirinin içine geçemiyor. kitabın pek çok yerinde murakami'nin karakterleri aslında bağlamdan kopuk felsefi tiratlar atıyorlar, murakami'nin derin kitap yazma, düşüncelerini aktarma duraklamalarından başka bir şey değil bu tiratlar. öykü ile ilgisiz, düşüncelerini yarattığı öykünün içinde, öykünün iskeletinde varedemiyor murakami. benzer bir durum karakterlerinde de gözlenebiliyor. murakami karakterlerini ayrıntılı biçimde anlatıyor. kitabı okumuş birisinine kitaptaki karakterlerle ilgili bir soru sorsan, nasıl birisi desen genellikle herkes bu soruyu yanıtlayabilir. ama bu karakterin kitapta vücut bulmuş olmasıyla elde edilen bir başarı değil. bir öncekine benzer bir kolaya kaçmanın ürünü. örneğin bir karakterin kararlı ya da ne bileyim kriz anlarında sakin kalabildiğini kitabı okuduktan sonra bilebilirsiniz. ama bu kitapta okuduklarınızı kendi imbiğinizde damıttıktan sonra çıkarttığınız bir sonuç değildir. çünkü murakami açık açık, x kişisi çok soğuk kanlıdır, kararlıdır biçiminde cümlelerle yaratır karizmatik karakterini. sizin olaylar içerisinde karizmasından etkileneceğiniz ve karakterin kararlı ya da soğuk kanlı birisi olduğunu sonucunu çıkartacağınız bir örgü yaratmaz.

    bolano mu nerede bu karşılaştırmada. bolano budur:

    savaşta bacağı kopan adamın eve dönüşü...
    "
    üç hafta kırlarda dolaştı, kuru ekmek yedi, çiftliklerden meyve ve tavuk çaldı. o ortalıkta boş boş dolanırken almanya teslim oldu. haberi aldığı zaman, "güzel" demekle yetindi. kasabasına vardığında sıradan bir öğleden sonraydı, kendi evinin kapısını çaldı. annesi kapıyı açtı ama oğlunu tanıyamadı. kim olduğunu anladıklarında onu kucaklayıp karnını doyurdular. bir gözü kör olan kızın evlenip evlenmediğini sordu. hayır, dediler. o gece kızı görmeye gittiler, annesinin en azından traş olması yönündeki yalvarmalarına rağmen adam ne giysilerini değiştirdi ne de duş aldı. kız, adamı kapıda gördüğü anda tanıdı. tek bacaklı adam da daha pencereden dışarıyı gözetlediği sırada onu görmüştü, selam vermek için elini kaldırdı, gerçi bu hareketi "ne yaparsın, hayat işte" olarak da yorumlanabilirdi.
    "

    ya da bu

    "
    aralık ayında on beş yaşındaki estefania rivas ve on üç yaşındaki herminia noriega'nın cesetleri el cerezal mahallesi'ndeki g. herrero sokağı'ndaki boş evde bulundu. üvey kardeştiler. estefenia'nın babası, kız doğduktan kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. hermenia'nın babası, karısı ve kızlarıyla oturuyor kızın annesinin de çalıştığı machencorp fabrikasında gece bekçiliği yapıyordu. kızla hala okula gidiyorlardı, ev işlerinde annelerine yardım ederlerdi ve estefenia ertesi yıl fabrikada işe girmeyi planlıyordu. kaçırıldıkları sabah ikisi de, yanlarında on bir ve sekiz yaşlarındaki küçük kardeşleriyle, okula gitmek üzere evden çıkmıştı. iki küçük kız ve hermina, jose vasconcelos ilkokulu'na gidiyordu. estefenia her gün önce onları bırakır, ardından on beş blok yürüyüp kendi okula giderdi. kaçırıldıkları gün bir araba dört kızın yanına yanaşmış, arabadan inen adam estefania'yı zorla arabaya sokmuş ve sonra dışarı çıkıp hermenia'yı da arabaya atmıştı. iki küçük kız ne yapacaklarını şaşırmış halde kaldırımda dururken araba gözden kaybolmuştu. küçük kızlar eve döndü ama evde kimse olmadığından komşunun kapısını çaldılar. orada başlarına geleni anlatıp ağlamaya başladılar. kızlarını evine alan komşu horizon w&e fabrikasında çalışıyordu, başka bir komşuyu çağırıp machencorp fabrikasını aradı ve kızların annesine ulaşmaya çalıştı. machencorp'taki santral görevlisi, işçilerle görüşmenin yasak olduğunu söyleyip telefonu kapattı. kadın fabrikaya yeniden telefon açtı ve kızlarının babasının adını ve ne iş yaptığını söyledi, anneleri kendisi için sıradan bir işçi olduğundan önemsiz biriydi, onu her an işten atabilirlerdi ama babalarının yerine yeni birinin bulunması zordu. bu sefer de santral görevlisi o kadar uzun süre hatta bekletti ki kadının bozuk paraları bitti ve görüşşme kesildi. sahip olduğu bütün parayı kullanmıştı. yenilgiyi kabul eden kadın evine döndü, diğer kommşu kadın ve kızlarla birlikte ailelerinin eve dönmesini beklediler, araf'ta olmak böyle bir duygu olmalıydı, sonsuz, çaresiz bir bekleyişti, başı sonu belli olmayan, son derece latin amerika'ya özgü bir deneyimdi ve hiçbiri aslında bu tür bekleyişlerin yabancısı değildi, bir gün geçmişinize bakar ve hayatınızın her gününün bu tür bekleyişlerle harcandığını fark edersiniz, tek fark bu seferki bekleyişin üzerine mahalleye gölgesini düşüren akbaba sürüsü misali ölümün gölgesinin düşmüş olmasıydı, normal düzen bozulmuş, günlüm hayatın dengesi sarsılmıştı. bu yüzden kızların babasının eve dönmesini bekledikleri sırada komşu kadın vakit öldürmek ve korkusunun üstesinden gelmek için silahı olsa ne kadar rahat edeceğini düşündü. örneğin bir tüfeği olsa kaptığı gibi sokağa fırlardı. ya sonra? öfkesini atmak için birkaç el havaya ateş eder, cesaretini toplamak umuduyla "viva mexico" diye bağırır, içini ateş bastığını hissetiğinde oracıkta bir çukur kazıp kendini tozlu sokağın ortasına gömerdi. neden olmasın?
    "
  • hayatımda bu kadar saçma başka bir karşılaşmaya tanık olmadım. birisi neresi diğeri neresi? bu iki eser birbirinden o kadar bağımsız, o kadar alakasız, o kadar ayrıksı yapıtlar ki yan yana kitapların somut halleri koyulduğunda bile estetik bir görüntü oluşturmazlar.

    şili edebiyatı'nın politik ismi bolano'nun 2666'sı acayip bir başyapıt. ben bitecek olmasından dolayı o kadar bulanık durumlara girmiştim ki, ikinci okumasına başladım.

    japonların hiç japonlara benzemeyen fenomenleri murakami'nin 1q84'ü ise yazardan alışık olduğumuz, garip edebiyatının hınca hınç örneklerinden biri. uzunluğu dışında çok olağanüstü durumu olmayan da bir kitap kanımca. severek okunuyor ama 2666 öyle bir şey ki, onun yaktığı ateşin içinde 1q84 anca kıvılcım olur.

    yine de dediğim gibi bu kadar alakasız karşılaşmada bir kazanan olmamalı, murakami'ye böyle bir haksızlık neden yapılsın allah aşkına?