şükela:  tümü | bugün
  • mary wollstonecraft'in zamanin otesindeki kadin haklari kitabi. 1792 londra'sinda ortaya ciktiginda, etrafi karistirmis, kadinlarin sadece romans yazdigi bir donemde, bir kadinin esitlik, ozgurluk, hak hukuk cigliklarini dile getirmis kitaptir.
  • if we are by nature equal, then why do we need to fight for social and political equality? sorusuna referans vererek cevaplayacağım kitap..
  • dönemine göre oldukça cesur bir atılım bu kitabı yazmak. doğru argüman ama fazlasıyla öfkeli bir dille kaleme alınmış. ona hak vermemek elde değil.

    --- spoiler ---
    sevimli ve yararlı ama akılsız bir eşle yaşamaktan şikayetçi olmayacak bir erkek, daha ince zevklerin tadını şehvet içinde yitirmiş demektir; cennetten düşen bir çiy tanesi gibi susuz kalmış yürekleri serinleten-ancak sevdiğini anlayan bir kadının sunabileceği- o sakin tatmin duygusunu hiç yaşamamış demektir.
    --- spoiler ---
  • wollstonecraft'ın bu kitabına tepki olarak aynı yıl, thomas taylor tarafından "a vindication of the rights of brutes" (yaban hayvanlarının haklarının gerekçelendirilmesi) yazılır. taylor, bu yazısında kadın hakları savunucularını ironik bir dille eleştirmiştir.
  • "i do not wish them to have power over men; but over themselves"

    yaklaşık türkçe meali: "ben onların (kadınların) erkekler üzerinde güç sahibi olmalarını dilemiyorum, kendileri üzerinde güçlerinin olmasını diliyorum"

    bence feministliğin ne olduğunu bilmeden ulu orta konuşan kadınların anlaması gereken bir söz.

    yazar burda kadınların kendilerini değiştirmedikçe maalesef eşitliğin gelemeyeceğinden bahsetmiş gibi, doğru da bahsetmiş. kadınlar ne zaman kendi ayaklarının üstünde durmaya başlasa erkeklerden o kadar bağımsız ve aynı zamanda onlarla eşit duruma gelmiş oluyorlar. onları cinsiyetlerinden başka ayırt edebilecek başka bir şey kalmıyor.

    işte eşitlik burda başlıyor: okuyun, çalışın, bağımsız olun!

    not: işbu entry erkek bir yazar tarafından yazılmış olup, kitap okundukça kendini yenileyecektir.
  • modernizmin, ne zaman başladığı ve hangi dönemlere ayrıldığıyla alakalı fikir ayrılıkları pek çoktur. bir örnek verelim: marshall berman, modernlik tarihini üçe ayırmış. ilk evrede (16-18.yy) insanlar, modern yaşamı algılamaya başlamışlar. ikinci evre fransız ihtilali'yle birlikte avrupa'da etkisini göstermiş. 20.yy'da da globalleşmeyle birlikte modernleşme süreci, tüm dünyaya yayılmış. aydınlanma düşüncesi, tarih boyunca erkeklerle ilişkilendirilmiş "aklı" alıp geride kalan her şeyi dışarıda bırakmış. böylelikle, kadın özel alan (ev), erkek ise kamusal alanla (iş, devlet, siyaset) sınırlandırılmış. *

    mary wollstonecraft'a göre kadın ve erkek, doğdukları andan itibaren birbirlerinden farklı şekillerde yetiştiriliyor. kadınlara, kırılganlık ve incelik aşılanıp bu özelliklerin dışına çıkan 'diğerleri' erkeksi olmakla suçlanıyor. özel alanın dışına çıkmasına izin verilmeyen, deneyimsiz, başkaları tarafından sık sık 'nasıl davranması gerektiği' söylenen bir cinsiyetin de yaptığı çocuktan bir hayır gelmeyeceğini düşünüyor.

    günün birinde her şey değişir de kadınlar, güzelliğin getirdiği keyfi güçten feragat etmezlerse - işte o zaman kadınların zihinlerinin erkeklerinden daha az işlediği kanıtlanmış olacaktır, diyor. kadınların eve hapsedilmesinin onları nasıl sınırlandırdığından bahsediyor. yalnızca 'kadın' kelimesi geçiyor diye kitabın, kadınları da eleştirmeyeceğini düşünmediniz herhalde? başlarda, 'kitabımı orta sınıf için yazdım. o yüzden, ağdalı bir dil kullanmayacağım." dese de düşünürler, papazlar ve kadın yazarlardan alıntılar yaparak onlara cevap verdiği-meydan okuduğu bir bölüm mevcut.

    yine, wollstonecraft'a göre, erkek yazarların elinden çıkma kadın karakterler, aşka ve şehvete köle olmak dışında ayırt edici herhangi bir nitelikten yoksun. kadınlar, zarafet, tutku gibi belli başlı kalıplarla etiketlenip aşağılanıyor. zarafet, güzellik ve tutku gelip geçici değil midir? kadın, güzelliğini kaybettiğinde elinde ne kalır? ona, başka bir şey yapması gerektiği söylenmemiştir ki?

    "tarih, kadınlar için, aşağı olduklarından başka ne gösteriyor? gerçekten de ne kadar az sayıda kadın, kendini hükümran erkeğin acıtan boyunduruğundan kurtarmayı başarabilmiştir?" hükümran erkek demişken, mary wollstonecraft, babadan oğula nesil herhalde sistemini de eleştiriyor:

    "xvi. louis, hükümdarlığının büyük kısmı boyunca, yalnızca fransa'da değil, tüm avrupa'da büyük bir prensin en iyi örneği olarak görüldü. peki ama böylesi bir ünü borçlu olduğu yetenekler ve erdemler nelerdir? bu ünü giriştiği her işte sergilediği titiz ve kesin adaletle mi, bu işlerin beraberinde getirdiği büyük tehlikelere ve güçlüklere göğüs germesiyle mi, yoksa bu işleri tamamına erdirirken takındığı yılgınlık bilmez ve özverili tavırla mı kazanmıştır? tarihçisi onun için şöyle demişti 'zarafette ve güzellikte tüm saraylıları gölgede bırakırdı; sesinin soylu ve etkileyici tınısı, gücüyle ürküttüğü kalpleri bile kazanırdı.' işte, konumuyla ve kuşkusuz ortalama olmaktan öteye geçmeyen başka becerileri ve erdemleriyle desteklenen bu incir çekirdeğini doldurmayacak önemde özelliklerdir ki, bu prense kendi döneminin en büyük saygısını kazandırmıştır. bilgi, çalışkanlık, cesaret ve iyi yüreklilik küçük düşmüş, prensin özellikleri karşısında tüm saygınlıklarını yitirmişlerdir. kadınlar da işte böyle kendi içlerinde bütündürler, incir çekirdeğini doldurmayacak önemde pek çok işe imza atarlar ve böylelikle şeylerin doğasını değiştirirler."

    her şeyin önüne akıl ve bilgiyi koyup kadınları bundan mahrum bırakıyor, onları ev köleleri haline getiriyorsunuz, diyor. kadın, erkeğe bağımlı olduğu müddetçe asla özgürleşemeyecek, asla fikir sahibi olamayacak, asla kendisi için bir şey yapamayacak. güzelliği de elinden gidince, elinde hiçbir şey kalmayacak. hatta ekliyor, kadına güzellik dışında elle tutulur bir şey vermezseniz, kadın yozlaşmaya açık hale gelecektir. "akla ulaşabilmesi için erkeğe ihtiyaç duyduğu söylenen kadın, her zaman gerçekliğe bulanık bir gözlük ardından bakacaktır."

    2019'da dahi "kapıyı tutan erkeğe bir teşekkür bile etmeyen kız" konularını tartışıyoruz, gerçi onu da siz tartışıyorsunuz. 1700'lerin sonundan gelen mary wollstonecraft'ın bu konuda da birkaç fikri var elbette:

    "erkekler, kadın cinsini kollamanın ve bu cinsin üyelerine kibar bir ilgi göstermenin erkekçe olduğunu düşünüyorlar; oysa tek yaptıkları kendi üstünlüklerini pekiştirmek."

    ve:

    "bir erkek, tanımadığı hoş bir kadının arabaya binmesine yardımcı olurken, onun elini hafifçe sıkıyorsa ve söz konusu olan, gerçek inceliği tanıyan bir kadınsa, güzelliğine gösterilen bu kaba saygıyla övünmek yerine, bu küçük özgürlüğü bir saygısızlık, bir hakaret olarak görmelidir. bu tür davranışlar, ancak arkadaşlar arasında ya da kendini birden gösteren erdem karşısında duyulan hayranlık sonucunda yaşanabilen ayrıcalıklar olmalıdır - salt hayvansı ruhlar, aslında ilgi ve şefkatten kaynaklanması gereken türden kibarlıklar yapma hakkına sahip değildir!"

    kadının, kocası öldükten sonra ona bağlanacak aylığa bağımlı olmamasını, bunun için de kamusal hayatın içine girmesi gerektiğini söylüyor. 2019'a geldik, hala aynı bokun içindeyiz sevgili mary wollstonecraft.
  • (bkz: #90541600)
  • yasadigi zamanda surekli elestirilen, ilk feminist savunulardan mary wollstonecraft in, edmund burke`un fransiz ihtilaline giydirdigi yazisina tepki olarak kaleme aldigi 13 bölümden olusan kitabi. erkek egemen düzene ve ataerkil baskıya karşı çıkip, kadin erkek esitliginde egitimin onemini vurgulamistir. sadece kadınların eğitimde erkeklerle eşitliğini savunmakla kalmamis, aynı zamanda yasa içinde eşitlikleri ve parlamenter temsil haklarını da istemistir. bu feminist manifestosu türkceye kadın haklarının gerekçelendirilmesi ismiyle iş bankası kültür yayınları`ndan cikmistir.
    türkiye`de (ve dünyada) hala bazi kesimde yasayan kadinlarin erkeklerle esit sartlar altinda yasa(ya)madiklari, es secmelerine, söz söylemelerine, giyinmelerine, egitimlerine karar verme hakkinin ellerinden alindigi, yani temel hak ve hürriyetlerine sahip olamadiklarini gördükce 1790lardan günümüze degisenin zaman disinda ne oldugunu sorgulatiyor insana
  • mary wollstonecraft' 1700'lü yılların sonlarında kaleme aldığı kitabıdır.
    her annenin, her genç kızın, her kadının okuması gerektiğini düşündüğüm kitaptır.
    kitapta kadınların koketlikleriyle değil zekalarıyla, bilgileriyle, erdemleriyle toplumda var olması gerektiğinden, erkeklerin kadınları ve kız çocuklarını eğitimden yoksun bırakarak aslında bir kadınla cinsi birlikteliğin ötesinde akıllı dostluklarından kendini mahrum bırakmasından bahsediyor, kız çocukların bir çok fiziksel ve zihinsel beceriyi de kazanabilecekken aptallaştırılmaya ve kaslarının güçsüzleştirilmeye mecbur bırakılmasını eleştiriyor, ayrıca fransız ihtilalinin önemli isimlerinden biri olan jean jacques rousseau gibi bir adamın bu denli cinsiyetçi olduğunu bana gösteren kitaptır.

    kitaptan iki üç paragraf paylaşacağım..

    "erkeklerle onların kızları eşleri ve anneleri olarak bağlantılı olduklarından, kadınların ahlaki yapıları, bu yalın görevleri yerine getirme biçimleri ile değerlendirilebilir; ama sonuçta, tüm bu görevlerin amacı kendi yetilerini geliştirmek ve bilinçli bir şekilde erdemli olmanın saygınlığını kazanmak olmalıdır. bu yolu zevkli bir yola dönüştürmeye çalışabilir elbette, ama kadınlar da erkekler gibi unutmamalıdır ki, yaşam ölümsüz bir ruhu tatmin edecek kadar haz sunmaz."

    "öyle ki güzelliği süslemesi gereken en önemli üç özelliği saymam istense , hemen temizlik, yalınlık ve mesafeli durma derim. burada sözünü ettiğim mesafeliliği herhangi bir cinse özgü olması gereken bir özellik olarak görmüyorum elbette; bu özelliğin bulunması her iki cins açısından da eşit önemdedir. aslında bu özellik öylesine önemlidir ki, aynı çatı altında iki ya da üç kadın yaşıyorsa, ailenin erkek üyeleri en fazla içlerinden en temiz olana ve mesafeli olana saygı gösterecektir; bunları söylerken aşkı bütünüyle konu dışı bırakıyorum."

    "erkekler kölece itaatimiz yerine, akılcı arkadaşlığımızı tercih edip zincirlerimizi kırmamıza cömertçe yardım etselerdi, bizlerin daha dikkatli kız çocuklarına, daha duyarlı kız kardeşlere, daha sadık eşlere, daha akılcı annelere - kısaca daha iyi yurttaşlara - dönüşeceğimizi görürlerdi. o zaman onları daha gerçek bir sevgiyle severdik, çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik. değerli bir adamın akılcı huzuru da eşinin aylakça yüzeyselliğiyle bozulup durmaz,..."