şükela:  tümü | bugün
  • louis mallein 1987 yili yapimi filmi. ikinci dunya savasi sirasinda bir okulda gecer. 6 tane cesar almisti bu film zamaninda.
  • fransızca görüşmek üzere çocuklar anlamına gelen cümle.
  • irene jacob'unda küçük bir rol aldığı louis malle'in en iyi işlerinden birisi olarak kabul edilen film.
  • çocuklar trenden dişari bakmaktadir, aha işte size hapishanelerinin camlarindan dişari bakan çocuklar imgesi... buyrun, bu filmde bunlardan sürüyle vardir...
  • louis malle'in auteurlüğünden en çok nasibini almış filmlerdendir, zira daha önce kendisinden bahsetmiş olduğu/kullanmış olduğu bir çok öğeyi, fransa'nın 2. dünya savaşı'ndaki hatasının disiplinsizlik olması repliğinden tutun, işbirlikçi çaresizlerden devam edin, annesiyle abilerinden daha yakın bir ilişkide olan çocuğa, toparlayıp, güzelleyip, arındırıp, yeniden ama kusursuzlaştırılmış haliyle sunmuştur bu filmde yönetmen. müzikten başlayarak ilişkisiz bir noktadan konuya gireyim izninizle. müzik kullanımı(özelde klasik) çok üstündür. her ne kadar "playback" olsa da çok içten bir sahneye sahiptir bu eksende. iki "ayrık" çocuğun müziği paylaştıkları bir sahneye bağlanır müzik öğesi. ve ikisinin dili bir olur bu noktada. işte böyle de asıl konuya girdik. bu iki çocuğun iktidar kavgası ise anlamsızlanmıştır. malle bu rekabetin anlamsı olduğunu, arındırmanın anlamsız olduğunu, güzelliğin bu iki çocuktan yahudi olmayanda değil, bu iki çocuk "arasında" olduğunu hepimiz gibi bilmektedir. bu ana tümce üzerinden aile ilişkilerini, savaşa koşullarını, dini eğitimi ve çocukluğun masumluğunu hatta daha nicelerini, nitelerini alır ve mallesk bir dille anlatır. ancak bu filmi izleyince anlaşılıyor louis malle'in ayrıksılığı, onu da eklemeliyim. çünkü bu yönetmen diğerlerinden farklı olarak(özellikle ayrım değil fark), varoluşun bizim de kabul ettiğimiz/herkesin kabul ettiği parçaları üzerinden(yokolmak, sevgi duymak/duyamamak, anlamamak gibi) virüs gibi işleyen kişileri ile bize bir çeşit ders verdirir. kendi kendimize. o yüzden iyidir au revoir les enfants, o yüzden güçlüdür.
  • 2. dünya savaşı ve yahudi soykırımı temalı bir film. diğer yahudi soykırım filmlerinden aşina olunacak hemen herşey vardır. buna rağmen kendini izleten filmdir. özellikle kilise okulunda saklanmaya çalışılan yahudi ve iki çocuk arasındaki ilişki.
    yahudilerin 40 lı yıllarda çektiklerini şimdi başkalarına yaşatmalarıda ayrı bir ironi tabi...
    (bkz: filistin) (bkz: lübnan)
  • filmde julien'in annesiyle, abisiyle ilişkileri ya da okumayı sevmesi le souffle au coeur'deki laurent'i anımsatır ister istemez; zaten malle filmlerinde otobiyografik öğeleri kullanmayı seven bir yönetmendir, bu iki karakterden de yönetmenin geçmişine dair ipuçları yakalamak mümkündür. ancak filmin bütününü le souffle au coeur ile karşılaştırmak gerekirse, çok daha yalın, içten bir anlatım ve sağlam bir senaryo mevcuttur au revoir les enfants'da. yatılı okulda okuyan 12 yaşlarında erkek çocuklarının gündelik hayatı çevresinde 2.dünya savaşı fransa'sına dair la resistance'dan karaborsaya her detay anlatılmıştır. iki çocuk arasında gelişen ilişkinin bütün aşamaları o kadar gerçektir, kurdukları bağ o kadar duygulara hitap eder ki, film bittiğinde tokat yemiş gibi hissedilir.
    bir de çocukların canlı müzik eşliğinde chaplin izledikleri bir sahne vardır ki, louis malle belli ki keyif ala ala, uzata uzata çekmiştir o sahneyi; seyircilerin verdikleri tepkilerle, bir saniye sonra ne olacağını bilse bile yine aynı keyif ve hayranlıkla seyredenlerle charlie chaplin'e de bir selam çakmıştır.
  • ilk bakışımla ben gamalı haç görsem afişte ya da nazi adını okur okumaz bir sinopsiste, hımm, derim, nazili film, nazili polisiye, mırın kırın vb, güzel yüzümü de şekilden şekle sokarım yamultup büküp. neyse, bu filmi görende de öyle olasıydım ama bu aslında kocaman bir yanlıştı. bu yanlışı, hayatım boyunca unutmayacağım o sahneyi gördüğüm ve ruhen yerle yeksan olduğum o "intended catharsis" anına dek fark etmedim ve o katarsis her ne kadar kasıtlı olsa da ve belki şaşırtıcı bir tuzak olduğunu anlasak dahi, izleyenler olarak, konuya duyarsız da olsak, filmlerde ağlamamayı prensip edinmiş olsak bile, kendimizi az da olsa vicdanımız bakımından kaptırmaktan kaçınamayız.

    zira, mösyö malle sinsice ilerliyor. elbette ki ikinci dünya savaşı bize "ırkçılığa sanatımızla karşı çıkalım ve özeleştiri yapalım" diye bolca malzeme verir, ve kestirmedir o yol, çokça yazılıp çizilir, tanıkları ve belgeleri denizde kum gibidir. bunu kabul etmekle birlikte diyorum ki sayın malle bu filmde çok farklı bir şey yapmış. pekala da o evlatçığın idealize edilmesi, meleksi figür olarak gösterilmesi yahut da olayın "çocukların gözünden" anlatılması olayın klişesi de olsa, diyaloglara, atmosfere, vakalara kişilere dikkat edersek filmin öfkesinin boyutunun vardığı o derinliği görebiliriz.

    --- spoiler ---

    birincisi, jean piyano çalmaya başladığında müzik öğretmeninin yüzündeki ifadenin nasıl değiştiğini gördüğümde bu ayrıntının filmin yapı taşı olabileceğine inanmaz gibiydim. evet, oğlan yahudi... ve yetenekli bir yahudi... ve bu üç noktadan sonrası oldukça klişe, yani sanırsın ki öyle!

    ama sonrasında nazi polisi okulu bastığında, o srogu sahnesinde, hep birlikte (yönetmen tarafından) yaşamak zorunda bırakıldığımız gerilimi ve jean bonnet'ye film boyunca duyma durumunda bırakıldığımız sempatiyi düşününce anlıyorum ki bir tokatçı film ancak bu kadar başarılı olabilirdi. otörümüz anlaşılan o ki, insanlığın ayrımcılıkta geldiği o noktadan kıyasıya tiksinmemizi ve jean bonnet'nin son bakışını hafızamıza kazımamızı istemiş bizden. işin tuhaf yanı, bu konuda sinema tarihine geçecek kadar başarılı oluyor mösyö malle. basit bir formulden yola çıkıyor (yani bu, bir çiçeğin açmasını izledikten sonra, tam da açıldığı anda, bir postalla aniden çiğnenmesini izlemek zorunda bırakılmak gibi bir şey oluyor), konusunu sade tutuyor, film boyunca seyircinin ruh halinin seyri olağan biçimde ilerliyor. ve daha da tuhafı seyirci, bütün o gözyaşını akıttıktan sonra o evlatçığın ardından, bunun tamamiyle yönetmenin kontrolünde, ajitasyonu asgaride, kocaman ve incelikli bir "ırkçılık karşıtı plan" olduğunu fark ediyor ve hayranlığı bir kat daha artıyor.

    ve o tek bakışlık ve saniyelik sahnede, o yüzleşmeyi yaşamak istemez gibiydim, sonrasını görmek istemez veya o anı yaşamamış olmayı diler gibiydim. ve bu deneyimi yaşayan bir insanın artık insanı gözetmeyen hiçbir ideolojiye kendini adamayacağını, şimdi, bu deneyimden sonra, kendimden bilirim.

    bu, michael haneke'nin das weisse band'da başardığı türden bir şeydir de. koynundaki yaralı kuşu iyileştirmek için babasından izin almak durumunda olduğu bir dizgede yaşayan küçük bir çocuğu düşünün ve gözlerinde, yakında bir ideoloji içinde o farkında bile olmadan öğütülüp yok olacağını bizim fark ettiğimiz o evrensel iyilik dürtüsünü düşünün. bu film de derdini işte öyle bir ayrıntıda, öylesine sinsice kafanıza kakıverir ve seyirciyi şekillendirir ve değiştirir.

    sinemada mesaj kaygısı meselesi işte bu anlattığım eşikten sonrası için geçerli değildir.

    --- spoiler ---

    o yüzden, size yüz yirmi defa söyledim hatta, türk sinemasının "ilk film yönetmenleri", filmlerinizi çekerken bir zahmet sinema dilinize ve bütünlüğünüze dikkat edin ve yeterince akıllı değilseniz salt mesaj vereyim, derdimi anlatayım diye film çekmeyin, lütfen ama canlarım.
  • zor bir film. ikinci dünya savaşı ve yahudi soykırımı, bu kez çakal geçinen ama temiz yürekli bir çocuğun gözünden anlatılıyor. filmin sonunda bir dramın yaşanacağı belli ama neticede bu bir film olduğu için insan daha değişik bir son bekliyor.

    --- spoiler ---

    film boyunca julien ve jean bonnet ne zaman arkadaş olacaklar diye bekledim durdum. gestapo, okulu bastığı zaman açıkçası kafamda kurduğum son, julien'i kahraman yapıyordu. ama julien'in donuk ve hüzünlü bakışları, arkadaşını ele verdi.

    --- spoiler ---
  • filmi aylar önce izlediğimde notumu düşmeyi unutmuşum, 10 üzerinden 10 değil "11". özellikle hayatının bir bölümü yatılı okulda geçenlerin kesinlikle izlemesi gerekir.