hulusi

  • 1596
  • 0
  • 0
  • 0
  • geçen yıl

mustafa kemal atatürk

her şeyden önce, bu ülkeye ve insanlarına kimliğini, özgüvenini, hürriyetini; hülasa varlığını kazandıran büyük liderdir.

işgali, aşağılanmayı, parçalanmayı, esareti yaşamayan tuzukuru cehaletin anakronistik bakış açısını değiştirmeyecek olsa da belki bir şeyleri idrak etmelerine vesile olur:

“gazeteye geldiğim vakit, anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler. istanbul ve türkiye’nin işgal altındaki köyleriyle, memleketin öbür kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. aradan 30 yıl geçti. o sabahki heyecanımın, şimdi bile gönlümü ürperttiğini duyuyorum.

-acaba yunanlılar taarruza mı geçtiler?

-belki de bizimkiler…

tarihte hiçbir perde, bu kadar ağır bir kader sırrı üstüne inmemiştir. ne rumca ve ermenice gazetelerde, ne ingiliz veya fransız ağzı konuşanların sözlerinde merak giderici bir yayıntı bile yoktu.

-canım biz taarruz edebilir miyiz? daha geçenlerde fethi bey müzakere aramak için londra’ya gitti. ummam ki böyle bir delilik yapalım.

-ihtimal ne cepheyi ne cephe gerisini tutamaz hale geldikleri için bir son çare aramışlardır.

hepimiz mustafa kemal’in askerlik dehasına inanırdık. onun her şeyi, vara olduğu kadar, yoka da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk.

fakat nasıl bir haber almalı idik?

bütün günümüz, adeta merak sancısı içinde geçti. yalnız yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik. zırhlıları ile, tümenleri ve alayları ile birinci dünya harbi düşmanlarının zaferi istanbul'un sularında ve sokaklarında idi. bir tek ümit, bir avuç askerde ve mustafa kemal denen bir isimdedir. kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyoruz.

nihayet rumca gazetelerde ilk rivayetler söktü, biz taarruza geçmiştik ve başımızı yunan ordusunun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.

türk ordusunun bir taarruz savaşına giremeyeceği fikri, bizim neslimizin değişmez hakikatlerinden biriydi. ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık, fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık. onun son destanları 1877 harbi’nde plevne, 1912 harbi’nde edirne, sonra da çanakkale idi. rumca gazetelerin haberiyle, merakımız biraz azalsa bile,kaygımız hâlâ ateş gibi yanıyordu.

zaman geçtikçe umutsuzluğumuz arttı. havadis duyurmakta beyoğlu gazeteleri ile yarış eden ve üst üste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.

-taarruz çökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. durduk mu, geriledik mi? ah hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak...

bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. az da olsa bir başarıyı halk güvenini arttırma yolunda kullanmak kolaydır. bu bir edebiyat işidir. fakat ya hiçbir şey yapamadıksak, ya geriledikse?

mustafa kemal'e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile...

akşamüstü, gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı, büyükada'ya gidiyorum. aydınlık, ferah bir ağustos akşamı... köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz... güverte tıka basa dolu... türkçe konuşmayanlarda birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. sadece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi. ''ne olmuş?'' diye sormaktan korkuyorduk.

bir fena şey vardı. kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk ihtimal durmuştuk. belki de bir iki noktada gerilemiştik. ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? yunanlılar da artık bitkin bir halde değil miydiler? aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. bu da elbette sevr antlaşması'ndan daha iyi olurdu.

fakat içimizdeki sualin, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi:

- başkumandan mustafa kemal paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş...

keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben o akşamüstü büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.

türkleri, büyükada yat kulübü'nden kovmuşlardı. yalnız bir iki şırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. bunlar da o akşam cezalarını çekmişlerdir. çünkü mustafa kemal'in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyordu. ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir hale geldi.

ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik. ilk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.

bütün türkleri yas içinde bulacağımı sanıyordum. meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. acaba sokaktakilerin hepsi şu veya bu muhipler cemiyeti üyeleri mi idi? bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?

meğer bütün karargâhı ile başkumandan mustafa kemal değil, yunan başkumandanı trikopis esir olmuş...

size kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim, burada söylerdim. bir çocuk gibi sıçramaya başladım. habere, havadise, telgrafa koşuyorum. hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. yunan ordusunu mahvetmişiz ve izmir'e iniyormuşuz.

ben ömrümde, hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi.

ne olmuştuk, biliyor musunuz? kurtulmuştuk.

ah mustafa kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.”

f. rıfkı atay

devamını okuyayım »
13.04.2012 18:09