şükela:  tümü | bugün
  • 2011, danimarka-isveç ortak yapımı, mis gibi polisiye-drama dizisi. ilk sezonu 10 bölümdür. 2. sezonunun 2013'te çıkacağı söyleniyor. başrollerinde sofia helin ve kim bodnia var.

    the killing'in uyarlandığı, yine bi danimarka dizisi olan forbrydelsen'ı izleyip beğendiysen, bunu da beğeneceksin bence.

    %80 eminim ki, amerikanlar bunun da uyarlamasını çekecekler. its cast a medır of taym...

    dizinin adı bron(isveççe) ve broen(danca) köprü demek. lan yoksa tam tersi miydi? yok yok değildi. lan dur biraz sabret, konuya geliyorum.

    dizimiz, kimliği belirsiz bir şahsın, arabasıyla danimarka'nın kopenhag şehriyle isveç'in malmö şehrini birbirine bağlayan öresund köprüsü'nün ortasına bir kadın cesedi bırakmasıyla başlıyor. olay yerine, malmö emniyetinden cinayet masası dedektifi ---bu ismi yaz bi kenara-saga norén(sofia helin) ve kopenhag emniyetinden yine cinayet masası dedektifi martin rohde(kim bodnia) intikâl ediyor. kahramanlarımız ilk etapta, malmö'de görevli bir bürokrata ait olan cesedin danimarka tarafında mı, isveç tarafında mı olduğundan emin olamıyorlar ancak maktûlün isveç vatandaşı olması hasebiyle saga, soruşturmanın kendisi tarafından yürütülmesi gerektiğini söylüyor. martin de buna itiraz etmiyor. ancak, ceset üzerinde yapılan otopsi sonucu ortaya çıkan çok ilginç şeyler(azıcık da olsa spoiler olmasın diye söylemiyorum) ışığında kopenhag emniyeti ve dolayısıyla martin olaya tekrar dâhil oluyor. böylece, kopenhag-malmö emniyetleri ortak soruşturma açmaya karar veriyor ve normalde ikisi de yalnız çalışan saga ve martin de birlikte çalışmaya başlıyor.

    bir-iki adım sonrasında cesedin, bir yarısı isveç'te; diğer yarısı danimarka'da olacak şekilde tam sınıra bırakıldığı ortaya çıkıyor ve hadisenin çok alengirli olduğu anlaşılıyor. akabinde, "bu ne ki? daha yeni başlıyor. çok daha fazlasına hazırlanın." minvalinde bir mesajla irtibata geçen katil, 10 bölüm boyunca devam edecek bir süreci başlatıyor. öff be, çok zedeleyici spoiler vermiycem diye götümü yırttım resmen...
    ____________
    şansalcım ben diziyi beğendim. doğrusunu istersen, adam gibi polisiye kıtlığı çektiğimiz şu dönemde ilaç gibi geldi. dingil amerikanların "hey johnson, kurbanın tırnak arasında katilin taşak kılını bulduk. dna sonucu bi 5 dakkaya elimizde olur." tarzı olay çözmelerinden artık tiksinmişken, bi nebze olsun yeniden zeki hissettirdi. bu dizide hakkaten soruşturma yapılıyor. her şey araştırılıyor. sonu çıkmaz sokak olsa da her ihtimâl göz önünde bulunduruluyor. bu da olaya hakiki bir vaka havası veriyor. dizide bayağı fazla karakter var. öyle ki, bazen "bu niye var? hadi bu adamı anladık; bu kadın niye var?" diye sorabiliyorsun. fakat, nihayetinde herkesin soruşturmayla ilgisi ya da ilgisizliği dedektiflerimizi bi şekilde bir adım ileri götürüyor.

    dizinin atmosferi olayın geçtiği coğrafyayla örtüşüyor tabii. görüntü yönetimi çok dâhiyane planlar sunmasa da; yönetim, senaryo ve oyunculuklar oldukça başarılı. özellikle 10 bölüme yayılan bir olaylar silsilesini, çok fazla karakter üzerinden, tökezlemeden anlatabilen senaryoyu ön plâna çıkarmak gerekiyor. tempo, açıkçası benim beklediğim gibiydi. sindire sindire, yeri geldiğinde yavaşladı, yeri geldiğinde hızlandı. hemen hemen hiçbir şey aceleye getirilmedi. kimi noktalar tam açıklığa kavuşmasa da genel olarak pek güçlü soru işareti bırakmadı.

    ana karakterler çok iyi yazılmış ve oynanmış. özellikle saga'ya bittim. ben ki, artık kadın polis/ajan olayından tiksinmiş biriyim; saga'ya hayran kaldım. benim gözümde çok müstesnâ bi karakter imajı çizdi. saga, işinde çok iyi, oldukça zeki ama insanlara karşı tepkisiz ve duyarsız biri. ilk intibada, sanki duygusallığını ameliyatla aldırmış izlenimi veriyor. bunun yanında, fikri neyse zikri de o. ne kadar uygunsuz olursa olsun, aklına geleni her ortamda söylemekten çekinmiyor. fakat bunu karakteri icabı değil; kodlarındaki bir fonksiyon icabı yapıyor. kendini bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çevresine karşı yabancılaştırmış. ulan bu kadar anlatıyorum da kesin bunun psikolojide bi adı vardır. neyse[edit: asperger sendromu bea!]... martin'le tanışana kadar, saga'ya anlayış gösteren tek kişi amiri. onu kızı gibi, kardeşi gibi seviyor. martin, saga'yı önceleri garip bulup yadırgasa da, ortaklıkları ilerledikçe onu anlamaya ve sevmeye(arkadaş olarak) başlıyor. kendince rahat, kurallar konusunda esnek, insanlarla kolayca kaynaşabilen martin ise saga'nın dengeleyicisi gibi. zaman geçtikçe bu iki insan birbirlerini hem olumlu, hem olumsuz yönde etkileyip geliştiriyorlar. iki karakter de iz bırakıyor ama saga bi başka tabii...

    ____________
    lan güya iki paragraf yazıp bırakıcaktım. olaya bak... evet, söyleyeceklerim bu kadar şansal. dizi hakkında fikir vermesi için bikaç fotoğraf verip kaçıyorum ben. hadi eyvallah:

    http://i.imgur.com/hlfik.jpg
    http://i.imgur.com/3aiz5.jpg
    http://i.imgur.com/u0c95.jpg
    http://i.imgur.com/ysurx.jpg
    http://i.imgur.com/mk9we.jpg
    http://i.imgur.com/tfi5x.jpg
    http://i.imgur.com/vmynb.jpg
    http://i.imgur.com/m2qou.jpg
  • uzun suredir hollywood'un altin donemine ozgu bir fenomen olarak "hem kaliteli hem de kitlesel olabilen yapit" kitligi cekildigi malumunuz. bunun sebebi olarak dizilerin hegemonyasi ileri suruluyor o da dogrudur. tam da bu noktada ibrenin avrupa'ya kayacagi zaten belliydi ve bron/broen ile devam eden surec gosteriyor ki 2010larin sinemasal dokusu iskandinav karamsarligina bulanmaya devam edecek. ayrica (bkz: saga noren) (bkz: evet ulan hastasiyim)
  • birdizihaber.com'da tanıtımı yapılmış.
  • --- spoiler ---
    "kanunlar karşısında eşit değiliz."
    --- spoiler ---
  • izleyecek dizi arayışında olanlar için süper bir seçenek, 4-5 günde bitirirsiniz.(10 bölüm) beğenmezseniz gelin bulun beni. adresim: iskandinav muhipleri cemiyeti
    'saga norén' bomba zaten çok enteresan, marjinal bir karakter sadece onun için bile izlenir. bonusu da bol bol danimarka, isveç manzarası.

    --- spoiler ---

    son bölümden sonra kurduğum ilk cümle "lan o köprünün altından tren de geçiyormuş amk." *

    --- spoiler ---
  • spoiler'a girmeden önce suç/polisiye/gizem severlerin ne yapıp edip izlemesi gerektiğini belirtmekte yarar var. sıkı bir sinefil ve yeterince dizi izleyen biri olarak, zekice yazılmış senaryosuyla son yıllarda yapılmış pek çok diziden farklı bir yere yerleştiğini belirtmeliyim. şu an için 10 bölümü yayınlanmış olup, ikinci sezonunun 2013 sonbaharda yayınlanacağı şeklinde haberler olsa da, ben devamının geleceğine pek fazla ihtimal vermiyorum.

    bu kısa girizgahtan sonra, izlemek isteyecek olanları yeterince iştahlandırdığımı düşünüp, genel değerlendirmeye geçelim.

    --- spoiler ---

    dizinin benim açımdan en dikkat çekici yönü amerikan film/dizilerinde gördüğümüz intikamdan adalete geçiş anlayışımızı ters yüz etmesi. misal, batman begins'te bruce wayne intikam hırsıyla tutuşan bir bireyden, adalet arayan bir kahramana dönüşür. buradaysa tam tersi bir durum var. katilimiz adaletten, intikama geçiş yapıyor. bu ilk etapta alışkın olmadığımız bir husus olsa da, sindirebildikten sonra bu haliyle daha çarpıcı ya da çarpıcı olmasa bile daha 'gerçekçi' durduğu söylenebilir. gerçekçi diyorum zira ne olursa olsun insanoğlunun intikam denen dürtüden vazgeçebilmesi çok zor. hal böyle olunca da, katilin onca toplumsal meseleden sonra asıl derdinin 'intikam' olduğunu öğrenmemiz insanların zaafını göstermesi bakımından daha insancıl duruyor.

    dizi 'kanun önünde eşitsizlik' meselesiyle başlayıp, evsizler konusuyla devam edince toplumsal uyarıcı görevi üstlendiği intibası uyandırıyor ki aslında katilin amaçlarından biri de bu. ama bunları kendi hedefine ulaşmada amaç değil, araç olarak görüyor. akıl hastalarına yapılan muamele, göçmenlere uygulanan ayrımcı politikalar ve çocuk işçi çalıştırılması katilin dikkat çektiği 5 husus. katilimiz 5.bölümde genç kızı öldürerek, bireysellik ipuçlarını da vermişti aslında. se7envari biçimde toplumsal eleştiri ve sosyal meselelere parmak basan katil yavaş yavaş bireyselliğe geçiş yaptı. 5.bölümde ölen genç kızla birlikte katilin bendeki karizması yerle bir oldu, ki sonlara doğru görüleceği üzere zaten katilin derdi toplumu uyandırmak ya da karizma değil sadece ve sadece intikammış.

    dizide stefan gibi (bıyıklı olan eleman) ilk etapta anlam verilemeyen 'lan bu avrupa dizisi acaba katil bu da başından beri saklamıyorlar mı ki katili?' soruları oluşturan karakterler olsa da, stefan ve saga'yı pompalamaktan başka misyonu olmayan yakışıklı elemanın dizideki aslı görevi bir süre şüpheleri üzerlerine çekmeleri. stefan yarı bölüme kadar baş şüpheli konumundayken, yakışıklı olan -adı da anton idi sanırım- 6.bölümden itibaren nazarımda baş şüpheli konumuna geçiyor ama görüyoruz ki katil aslında dizide 7.bölümle birlikte sahne alan ve 7'den itibaren de oldukça silik ve önemsiz bir karakteri canlandıran sebastian sanstrod.

    katil ruhen 8.bölümde ortaya çıkıyor zaten de, hangi bedende olduğu henüz net olarak bilinmiyor. 9.bölüm ki twist manyağı olduğumuz bölümdür kendisi, birçok sürprizin patladığı ve dumur üstüne dumur eden olayların yaşandığı bir bölüm. katilin tüm bu planları martin'den intikam almak için yapması, asıl derdinin martin ile oğlunu tam birleşeceklerken ayırmak olması, saga'nın vurulması, august'un internetten konuştuğu kişinin de katil çıkması, martin'in ne denli büyük orospu çocuğu olduğu gibi pek çok aksiyon final öncesi sunuluyor izleyiciye ki final bölümü tüm bu sürprizlerin bir sonuca bağlandığı, 9 gibi soluk soluğa geçen bir bölümden sonra nispeten olayların durulduğu bir bölüm.

    dizinin en büyük artısı girizgahta da belirttiğim senaryosu. oldukça kaliteli bir senaryo var karşımızda. fakat senaryo bu denli kaliteli olmasına karşın, 10 bölümü taşıyamıyor gibi. şöyle 8 bölümlük bir dizi olsaymış, çok daha iyi olurmuş. 4,5 ve 6.bölümleri geceyarısı uykusuz kalma pahasına soluk soluğa izlerken, 7.bölümden sonra ritim sorunu yaşıyor dizi. bilemiyorum belki de artık iyice sonlara yaklaşılmasından dolayı gerçekleşen vites küçültülmesindendir bu durum. şu haliyle oldukça kaliteli bir polisiye dizisi fakat dediğim gibi 8 bölüm olsaydı da ritim sorunu yaşanmasaydı rahatlıkla başyapıt olabilirdi.

    dizinin senaryo dışında teknik olarak da başarılı olduğu söylenebilir. özellikle choir of young believers'ın seslendirdiği hollow talk dinlediğim ilk günden beri müptelasıyım. isveç ve danimarka'nın üzerindeki sarı örtü, fincher'ın the social network'teki renk ve ışık kullanımı gibiydi. kurgudaki başarısını da, bir sahnede yer alan sevişmede martin ile karısı sevişiyor zannederken bunun aslında saga ile anton çıkması gibi, takdir etmeli. oyunculuklarsa bir dizi için yeterli seviyede. dizilerde göze batmayacak derecede kötü oyunculuk olmadığı sürece benim için sorun teşkil etmiyor. oyunuculuklarda sorun yok ama karakterlerde özellikle de saga da sorun var.

    ilk etapta saga karakteri her şeyi kitabına göre yapan, bürokrasinin, kuralların soğuk yüzüne bir örnek teşkil etse de, daha sonra angut gibi ortalarda dolanması, hele ki sonlara doğru vurulup hemencecik ayağa kalkıp kahramanlığa soyunması bir avrupa dizisine yakışmayan şeyler. saga maşallah sonlara doğru vahiy inmişçesine her şeyi çözdü etti, martin'i oğlunun kurtarmak dışında her bir olayı halletti, ki abd yapımı olsa oğlan da kurtulurdu, fakat ilk bölümlerdeki çekiciliğini kaybetti. martin, ki aslında martin karakteri üzerinden insanların hiçbir zaman değişmeyeceğini de görebiliyoruz, saga'ya nazaran oldukça sempatik, sima olarak da nedense bana hep fincher'ı hatırlatan birisi.

    bir de dizinin milenyum üçlemesi'nin yazarı stieg larrson gibi medeniyetin/hoşgörünün zirvesi kabul edilen iskandinavya üzerindeki makyajı kaldırdığı gerçeği var ki bunu da son derece çarpıcı biçimde gerçekleştiriyor. kanun önünde eşitsizlik gibi tüm dünyanın sorunları yanı sıra, göçmenlere yapılanlar üzerinden verdiği polis şiddeti iskandinavya için pek fazla bilinmeyen yönler. katilin amacı martin'den intikam almak belki ama iskandinavya'da da işlerin dışarıdan göründüğü gibi gitmediği gerçekleri de var.

    son olarak entry'i noktalarken dizinin içinde yer alan, danimarkalı zengin kadının saçının peruk çıkması gibi, kimi hoş mini sürprizlerin güzel düşünüldüğünü de belirtmeli. velhasıl kelam hemen hemen her yönden başarılı bir polisiye/suç/gizem dizisi köprü. türü seven sevmeyen herkes izlemeli.

    --- spoiler ---
  • evet, beklediğimiz gibi amerikan uyarlaması the bridge adıyla yapılıyor. fx networks kanalında, 2013'te yayına girecek. canımız saga noren rolünü diane kruger oynayacakmış. olaylar amerika-meksika sınırında geçecekmiş. fx networks, her daim standart üstü yapımlar yayınlayan bi kanal. bunda da çuvallamayacaklarına inanıyorum.

    bu arada bron/broen uyarlaması bunla sınırlı değil. bir de fransız-ingiliz ortak yapımı le tunnel/the tunnel yüksek ihtimâlle yoldaymış. bunda da manş tüneli merkeze alınarak senaryolaştırma yapılıyormuş.

    adamlar öyle evrensel bi dizi yapmış ki sırf bizim memleketten 5 ayrı sezon çıkar anasını satim.
  • saga karakteri kadar daha iyi başka bir karakter görmemişimdir herhalde. çok sevdim bu diziyi ben, baya baya iyi. yeni sezon 2013'te gelecekmiş. haydi bakalım.
  • kim bodnia yı izlemenin büyük bir keyif olduğunu bir kez daha anlamamı sağlamış dizi. sürükleyicilik konusunda gayet iyi, karakterleri de sevmek çok kolay. malmö ve kopenhag da geçen dizide geçişlerde kullanılan şehirlerin görüntüleri de o coğrafya hakkında duyduğumuz bazı sıfatların, soğuk, dingin vs, bir özeti gibi.
  • forbrydelsen ile başlayan iskandinav polisiye dizi merakıma adeta amfetamin etkisi yaptı bu dizi. üstelik karanlık atmosfer, post rock tadında ağır aksak müzikleri ve kasvet cuk oturmuş durumda. daha pilot bölümüyle beni haddinden fazla etkilemiş olan dizi.