şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---
    torba suat: niye böyle oldu be abi? ben çok sevmiştim be abi. o kadar mektup gönderdim insan bir cevap yazar. benim günahım ne be abi?

    hacı: bak koçum! belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. sevgililer...heh! bizim olanlar ya da olmayanlar... hepsi iz bırakır. bu izler şimdi seninki gibi çok derinini çiziyor. hepsi kalır! ama inan yeni izler de olacak. yaşlıları düşün... sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. ama öyle değil. heh!.. ne kadar acı çekersen çek şunu hiç unutma; çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer... ressam olur insanlar başkalarının kalbini kazıya kazıya, ya da resim olurlar senin gibi; kazına kazına.

    torba suat: beni çok derin kazıdılar abi... ama altından sarı yeşil çıktı hehe!...
    --- spoiler ---
  • hamamdaki kavga sahnesi de ayrı komedi, ayrı trajedi olan harika film.

    --- spoiler ---
    suat serkan'a büyük kin duymaktadır. ne yapsam ne yapsam derken gider, serkan'ın blendax şampuanını alır, eline boca eder.

    serkan: oha! o kadar dökülür mü lan?
    suat: sana ne lan! saç benim diil mi?
    serkan: saç seninse şampuan da benim! torba!
    suat: sikerim seni de şampuanını daa! sen kime torba diyosun lan!

    der ve serkan'a girişir. ancak eli şampuanlı olduğu için serkan'ı bir türlü tutamaz, sürekli eli kayar, sonunda da tekme atayım derken ayağını mermere vurur. kavga çıkarmayı bile beceremez. daha bir acırsınız torba suat'a. sonunda o kazansın istersiniz ama olmaz. belki de hiç olmayacaktır.
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    yazdığı aşk mektuplarına karşılık alamayınca "okuması yazması mı yok lan bu kızın acaba?" diye düşünen karakterler var bu filmde. düşündükçe gülmekten bayılıyorum. mektuba cevap gelmiyorsa tabii ki okuma yazma bilmiyordur suatcığım. ya ne olacağıdı?

    --- spoiler ---
  • yıl 2008. eskişehirde öğrenciyim. iyi bir arkadaş çevremiz var. hem eskişehir'den hem de tekirdağ'dan öğrenci tayfasından... kızlar da var erkekler de var. arada bir kızlara akşam yemeğine gidiyoruz, bizim ev genelde leş olduğundan onlar bize temizliğe geliyor falan öylece takılıyoruz. gel zaman git zaman bizim kız arkadaşların arkadaş ortamına da giriyoruz ve benim ev arkadaşı ortamdaki kızlardan birine aşık oluyor. kızın ismi tuğba, bizim çocuğun ismi selçuk olsun. (kızın buraları okuduğunu biliyorum o yüzden ismi değiştirdim) bir yolunu bulup görüşmeler ayarlanıyor kız da bizim çocuktan hoşlanıyor bir kaç görüşmeden sonra başlıyorlar çıkmaya. bizim çocuk çok mutlu, havalara uçuyor. akşam bizim evde şarap keyfi falan, ben de onlara eşlik ediyorum muhabbetimiz yerinde. bir gün tuğba bana diyor “ evli adamın bekar arkadaşı olmaz” neo sicilian. "sana da sevgili yapmak lazım". olur minvalinde başımı sallıyorum tuğba bana facebookundan sapı olmayan birkaç arkadaşını gösteriyor. birini çok beğeniyorum onun da adı nurten olsun. tanıştır beni diyorum. tamam diyor. aradan bir hayli zaman geçiyor. ben bu arada kızın bütün profil incelemelerini yapmışım tarzı nasıldır falan öğrenmişim görüşülecek zamanı bekliyorum. aylar geçiyor yılbaşı geçiyor bizim tuğba'da bir aksiyon yok. hadi artık diyorum, “daha zamanı var nurten'in kafası karışık” diyor. moralim bozuluyor haliyle ama gitgide profil fotoğraflarına baka baka aşık oluyorum kıza. kısa bir süre sonra tuğba benim ev arkadaşından ayrılıyor. bizimki her akşam rakı, bira şarap takılmaya başlıyor, gidişatı kötü. adam hala deli gibi aşık. benim de adamı gördükçe moralim bozuluyor üstelik nurten'le de tanışamadım ona yanıyorum ve her gece beraber içmeye başlıyoruz. bir gün bana tuğba msn den yazıyor; “selçuk'la ayrıldık diye biz görüşmeyecek değiliz nurten işini de unutmadım aklımda” diyor. “peki” diyorum ama nasıl olacak bilmiyorum.

    finaller geliyor. benim aklımda hala nurten var. kahvaltıda bile alkol içecek kıvamdayız bizim selçuk zaten ayık gezmiyor. ben de eskişehir'i talan ediyorum belki bir yerlerde denk geliriz diye maalesef o da olmuyor. nurten'in karabayır'da oturduğunu öğreniyorum o sırada. bilenler bilir eskişehir'in dışında nezih,müstakil evlerin olduğu bir yer. bir cumartesi günü yalnız başıma içerken atlayıp karabayır'a gitmek geliyor içimden. minibüslerin stadyum durağından kalktığını öğreniyorum ve yola koyuluyorum. minibüsler yarım saatte bir kalkıyor ve 5 dakika önce biri kalkmış. sigara üstüne sigara yakıyorum. minibüs saati geliyor. içimde bir sıkıntı başlıyor “ne yapıcam lan ben allahın unuttuğu yerde“ diyorum ve binmekten vazgeçiyorum. yine sigara üstüne sigara yakıyorum. tam dönecekken "ne kaybederim ki?" sorusunu soruyorum kendime ve bir sonraki minibüsü beklemeye başlıyorum. minibus saati geliyor ve ben gene huysuzlanıyorum. o minibüse de binmiyorum. oradaki simitçi dayı anlıyor bir gariplik olduğunu . "hayırdır evlat?" diyor. dayıdan sigara altlığı bir poğaça alııyorum ve bir sigara ikram edip anlatıyorum durumu. dayı bana "çok düşünme git". diyor. dayıdan cesaret alıp beklemeye başlıyorum yine.

    hava artık kararmış, zaten ocak ayı erken kararıyor. minibüse biniyorum sonunda, en arkada oturuyorum. parayı vermek için ayağa kalkıyorum bir de ne göreyim. nurten şöförün arkasındaki koltukta. fazla sigaradan hayal görmeye başladığımı düşünüyorum, kalbim ağzımdan çıkacak. bu an uzun sürmeli ama nasıl? hemen hazırladığım bozuklukları cebime tekrar koyup 50 lira mı 100 lira mı ne veriyorum şöföre ki bozmaya uğraşırken ben de ayakta durup biraz daha nurten'e bakabileyim. şöför -abi bozuk yok mu? diyor. yok diyorum. bana muhtemelen içinden küfrediyor ama o an umrumda değil. nurten'in saçlarına kaşına gözüne baktıkça fotoğraflarından daha güzel olduğunu düşünüyorum bu arada şöför para üstünü çevirince en arka koltuktaki yerime oturup bilinmezliğe doğru yola çıkıyorum.

    artık şehir dışına çıkıp karabayır'a geliyorum. nurten ve yanındaki kişi -daha sonradan ablası olduğunu öğreniyorum- inecekleri yeri söyleyip iniyorlar ama içerisi buğu olduğundan dışarısı görünmüyor. hemen montumu çıkarıp başlıyorum camları silmeye ve şöförden de bir "sağol abi" alıyorum. gittikleri yeri de görmüş oluyorum. minibüste tek başıma kalıyorum ve şöför nerede ineceğimi soruyor. ben de "müsait bir yerde" diye cevap veriyorum, indiriyor. hava buz gibi ve zifiri karanlık. ne işim var benim burda deyip duruyorum ama bir o kadar da mutluyum. köpek seslerinden de tırsıyorum bildiğin tarla ortasında indim. hazırlık sınıfından çok sevdiğim bir hocamın orada oturduğunu anımsıyorum ve arıyorum hocamı, anlatıyorum durumu. çok şaşırıyor ve kızının belki nurten'i tanıyabileceğini düşünerek benden beş dakika zaman istiyor. ben sigara üstüne sigara yakıyorum yine ve hocamdan telefon geliyor. hem iyi hem de kötü haberi olduğunu söylüyor hocam. iyi haber kızının nurten'i tanıyor olması, kötü haberse nurten'in sevgilisi olması. hocama çok teşekkür ediyorum ve başlıyorum tekrar minibüs beklemeye. moraller sıfır. bir minibus geliyor. gene aynı minibüs. şöför görünce beni şaşırıyor. ona da anlatıyorum durumu biraz, bu sefer o bana sigara ikram ediyor -kimse olmadığından ve şehir dışında olduğumuzdan- karşılıklı içiyoruz. -inşallah olur abi hayırlısı. diyor. eve iki poşet birayla dönüyorum. hepsini içiyorum. hem mutluluk hem burukluk var içimde. bugün bütün yaşadıklarımı nurten'e facebooktan mesaj olarak yazıyorum sadece sevgilisi olduğu kısmı bilmemezlikten geliyorum.

    ertesi gün beni tuğba arıyor, sesinde bir gülümseme. -n'aptın sen? diyor. sevgilisi olduğunu söylemediği için kızıyorum ona. o da sevgilisi olmadığını sadece 7-8 yıllık laçkalaşmış bir ilişkisi olduğundan bahsediyor ama hala onu seviyormuş bu yüzden bana söyleyememiş. keşke söyleseydi...

    sömestr tatilinde tekirdağ'a dönüyorum. pederle öğretmen evinde sivasspor-galatasaray maçı izliyoruz. gündüz maçı. maç sırasında telefonum çalıyor arayan tuğba. "hemen facebookuna bakmalısın" diyor.o zamanlar akıllı telefon falan olmadığından hemen fırlayıp internet kafeye gidiyorum. mesaj kutumda nurten'den mesaj. kibarca teşekkür edip yaptıklarıma şaşırdığını ve uygun bir zamanda tuğba falan beraber görüşebileceğimizi belirtiyor. sevinçten havalara uçuyorum ve eskişehir'e döneceğim günü iple çekiyorum.

    en sonunda eskişehir'e dönüyorum, tuğba görüşme ayarlıyor. bizim selçuk'a da anlatıyorum durumu. o da tuğba'yı görmek için gelmek istiyor ama vazgeçiriyorum çünkü tuğba kesinlikle görmek istemiyor. üzülüyor ama çare yok. yalnız başıma gidiyorum. giyinip süslenip gidiyorum buluşacağımız yere. kokmaycak şekilde içki de içiyorum çünkü elim ayağım titriyor. gittiğimde tuğba beni sıcak bir şekilde karşılıyor. hoş geldin beş gittin derken tuğba bir iş bahane edip kalkıyor. bizi yalnız bırakıyor. ben çok heyecanlıyım, nurten de farkında. birkaç saat muhabbet ediyoruz. nurtenin telefonu çalıyor, arayan arkadaşları . buluşmak istediklerini hatta çekinmezsem benim de gelebileceğimi söylüyorlar. nurten bana beraber gitmeyi öneriyor ve ben de kabul ediyorum. iki arkadaşı var mekanda, bir kız bir erkek. alper'le beren. beren çok sıcak bir kız alper de öyle. artık rahatlıyorum gerginliğimi attım memleketten ev arkadaşımdan falan bahsediyorum. hepsi eskişehirli bu arada. laf lafı açtıkça ev arkadaşımı da davet etmemi söylüyorlar.bir süre sonra o da geliyor. bayağı bir kaynaşıyoruz. onlar bizi seviyor biz onları seviyoruz. msn den faceten ekleşmeler falan derken sık sık görüşmeye başlıyoruz grupça. ama ben gittikçe daha beter aşık oluyorum, kızdan bana ışık yok. 1 yıla yakın böyle geçiyor. hem uzaklaşmak istiyorum hem uzaklaşmamak. lanet bir durum. çünkü umut yok onu anladım. özel olarak bir kaç kere görüştüğümüzde de çok iyi bir insan olduğumu ama fazlasını hissedemediğini çünkü hala eski sevgilisini unutamadığını söylemişti. ama gene de kopamadım . sonradan öğrendiğime göre eski sevgilisi de tam bir masumiyet teki zagor. ben onun yanında iyi aile çocuğu bekir. vazgeçemiyorum. bir gün yine kalabalık grup olarak beren'in doğum gününü kutlayacağız. umut olmasa da yanımda olduğunu bilmek yine de güzel geliyor. fotoğraf çekilirken sarılıyoruz falan, kendi kendime acı çektirmekten başka bir şey değilmiş ya neyse... bir ara nurten kayboluyor mekandan ve bir daha geri dönmüyor. beren onu aradığında zagorla mekanda karşılaştıklarını ve onunla gelmesini söylemiş oda gitmiş. tornavida yemiş gibi oldum. üstelik nurten akşam berenle beraber bizde kalacaktı. hissettiklerimi bile bile bunu nasıl yapardı? o an benim için bitmişti eve gittim mehmet erdem'den olur ya'yı açtım. kaç kez dinledim bilmiyorum. kapı çaldı kapıdaki beren. nurten'in de geleceğini ve benimle konuşmak istediğini söyledi. istemediğim halde tamam dedim. hala onu görme tutkusu ağır basıyordu. biraz sonra nurten geldi. -"seni üzdüğümün farkındayım ama ben böyleyim hala onu seviyorum".dedi. bir şey demedim. sarıldı bana. o gece bizde kaldı. ben hiç uyumadım, paso içtim. artık görüşmelerimizde o olursa ben gitmiyorum ben varsam o gelmiyor. arkadaş ortamını da mahvetmiştik beraber ama ben hala onu seviyordum.işin aksi gibi bizim selçuk da tuğba'yı hala sevdiğinden nurten'le bağları koparmıyor, tuğba ile ilgili son gelişmeleri almak için elinde tutuyordu.

    aradan aylar geçti. görüşmeler hala bu şekilde devam ediyordu ama ortamdaki herkes durumdan rahatsız. benim sevgim de azalmaya başladı daha sonraları araya başka kız arkadaşlar girdi onun başka erkek arkadaşı oldu falan koptuk iyice. ama diğer tayfayla görüşüyoruz. en son uzun ilişkim olduğu zaman beren bana "artık görüşmemek için sebep yok nolur barışın" dedi. ben de "tamam" dedim. barıştık. artık eskiden hissettiklerimi cidden hissetmiyordum ama yine de burukluk vardı içimde. başka birini de sevebileceğimi öğrenmiştim. berenle sık sık görüşüyorduk hem ev arkadaşım hem ben onu çok sevmiştik o da bizi. erkek gibi muhabbet de yapabiliyorduk.

    bizim memleketten liseden ilker diye bir arkadaş okulu bitirdi ankara'ya sınavlara gidiyor sık sık. ankara'ya giderken de eskişehir'de birkaç gün kalıp öyle geçiyor ya da dönerken eskişehir'de kalıp dönüyor. sık sık gelip gittikçe bizim beren'le tanıştırdık bunları, birbirlerinden hoşlanmışlar. gel zaman git zaman çıkmaya da başladılar. her şey yolunda gidiyor. ben kaleci torba suat da hayata aynen devam... beren'le ilker 5-6 senenin sonunda geçen ekim evlendiler ve tekirdağ'a yerleştiler. yuvalarını selçuk'la biz yapmıştık ne de olsa mutluyduk. geçen hafta sonu onlarda kaldım. berene nurten'i sordum. evleniyormuş. çocuk da iznikliymiş. hayatımın filmi dediğim dar alanda kısa paslaşmalardaki gibi sevdiğim kız bir iznikliyle evleniyordu. kaleci torba suatlar hep kaybeder, hep iznikli serkanlar mı kazanırdı bu hayatta? nurten'i hala sevseydim hayat bambaşka olabilirdi. aradan çok uzun ve kısa ilişkiler geçti ama yaptıklarım için hiç pişman olmadım. bazen torba suat oldum bazen hacı abi bazen bekir bazen salih bazen hilmi abi ... ama hiç pişman olmadım.

    sana o zagora gittiğin akşam da söylemiştim.

    mutlu ol nurten. neo sicilian için artık yoksun, yoktun zaten...

    bu entry nin en çok bu başlığa yakışacağını düşündüm ve o yüzden buraya yazdım.

    ve son olarak nerde kalmıştık?

    tanım: gerçek hayattaki torba suatların ve hacı abilerin filmi.

    not: isimler değiştirilmiştir.

    edit: imla
    edit2: ara ara okuyorum bu entrymi, her seferinde imla hatası buluyorum.
    edit3: nurten evlendi.
    edit4: nurten'in çocuğu oldu.
  • hayatta hep kaybedip tutunamayan torba suatın az da olsa kaale alındığı bir topluluğa nasıl bağlandığını da gösterir aslında. "beni çok derin kazıdılar be abi..ama altından sarı yeşil* çıktı" demesi adamı fena yapar.
  • ucuz aci edebiyatı ya da zorlama komedi kullanmadan, sizi gozlerinizde iki tomurcuk parildarken gulumsetebilen bir film. rastgele bir sokakta, herhangi bir zamanda cekilmis bir fotograf gibi, oyle gercek.
  • filmde torba suatın yağmurlu bir gece sevdiği kızın evinin önüne gelip eline taş alması ve öfkeyle cama değil arkasına dönüp sahaya fırlatması,tabutta rövaşata filminde mahsun süpertitiz in de yine bir gece vakti eline aldığı taşı kahveye değil denize fırlatmasıyla aynı duygu yoğunluğuna sahiptir. zira ikiside sevdiklerine kıyamamış ve hınçlarını hayattan almayı yeğlemişlerdir. bu sebele de taşlarını hayatlarını anlamlandırdıkları denize ve futbol sahasına attıklarını düşündürten pek güzel film.
  • hayat futbola fena halde benzer.futbol sahsi beceri gerektirir ama aslinda ayakla oynanan bir spordur.ayni zamanda toplu halde oynanan bir oyundur. dort dogru pas, %90 goldur.hayat da oyle degil mi?...(sicacik bir replik)
  • özeti aşağıda sunulan "türkler mi yapmış" dedirtecek kadar güzel film.
    emeği geçen herkesi tebrik etmek lazım.

    hayat fena halde futbola benzer
    4 doğru pas %90 gol demektir.

    edit: len hakketen düşündüm de...
    sünnet-askerlik-iş-evlilik
    herşey doğru giderse mesele yok..
    olmazsa... hipne hakem!
  • film savas dincel'in (haci) "nerde kalmistik" repligiyle baslar. ayni soru gemide filminin de erkan can'in (kaptan) agzindan dökülen son repligidir. serdar akar 2000 yilinda cektigi bu filmden 99'daki filmi gemide'ye selam etmis sanki

    ayrica erkan can'in (torba suat) dügündeki "bos dükkana kira ödedik" repliginin hemen arkasindan sanki onaymiscasina kopan alkis ve soyunma odasinda beden hocasinin oyuncularini motive edip "hadi kalkin bakalim" demesiyle taraftarlarin ayaga kalktigi kareye atlanmasi da ayrinti seven izleyicinin gönlünü oksar