şükela:  tümü | bugün soru sor
  • titus lucteius carusun şiiri.epikur'u insanlığı dini korkulardan kurtaracak kişi olarak gören carus'un bu düşünüre olan övgülerini içerir.
  • lucretius'un, tanri'larin insanlarin ic i$lerine kari$madigini savundugu $iiri.
  • didaktik lucretius un tek ve büyük eseri. türkçesi nesnelerin özyapısı hakkında dır. 6 kitaptan oluşur. heksametron vezniyle yazılmıştır. epikuros un felsefesi üzerine ve onun yolundan gidilerek yazılmıştır. kitap kitap konular şöyledir;

    1. kitap: genel bir bilgi içerir, doğadaki yaratıcı gücün sembolü olarak tanrıça venüs e çağrıyla başlar. şair evrenin, nesnelerin ve ruhun niteliklerini açıklayacagını söyler fakat latincenin bu iş için yeterli bir dil olmadığını da belirtir. önceki filozoflardan herakleitos , anaksagoras ve empedokles i eleştirir. içlerinden empedokles i aynı zamanda över.

    2.kitap: felsefe konuludur. filozofun mutluluklarını anlatan güzel bir girişle başlar. mutluluk için basit zevkler yeterlidir. lükse, zenginliğe gerek yoktur. dinden gelen korkular ve ölüm korkusu mutluluugu engelleyen en önemli faktörlerdir. ve bunlardan ancak doğayı bilerek kurtulabiliriz. zengin olmanın br faydası yoktur.

    3.kitap: ruh niteliğinden sözeder. epikuros a övgüyle başlar. ruhun atomik niteliğini ve bedenle olan ilgisini anlatır. ruhun ölümlü olduğunu çeşitli örnekler vererek kanıtlar. ruhun ölümlü oluşunu ve ölüm korkusunun yersizliğini kutlayan bir zafer şarkısıyla son bulur.

    4.kitap: düşünce ve duyu eksenlidir. şair lucretius un eseri yazarken yüklendiği görevi anlatmasıyla başlar, ondan sonra duyu ve düşüncelerin nesnelerden yayılan ince hayaller / simulacra ile oluşunu, rüya ve hayaletleri anlatır. insanı bir başkasına köle yapan bedensel aşkı sert bir şekilde eleştirir.

    5.kitap: dünyamıza ayrılmıştır. epikuros a bir başka övgüyle başlar. teolojik dünya görüşünü eleştirir. dünyanın tanrılar tarafından yaratılmadığını söyler. nasıl meydana geldiğini ve nasıl sona ereceğini anlatır. toplum yaşamının bazı kuruluşlarından ve dinin nasıl başladığından sözeder.

    6.kitap: yine dünyamızla alakalıdır. devam niteliğinden sözedilebilir. epikuros a bir başka övgüyle başlar. yeryüzü ve gökyüzüyle ilgili çeşitli doğa olayları anlatılır.

    sonuncu kitap bitmemiştir. birçok yerinde bozukluklar ve eksiklikler vardır. en harbi kitaplar 1. ve 2. kitaplardır.
  • ismail zeki eyüboğlu çevirisinin önsözü şu şekilde olan lucretius 'un dev eseri:

    önsöz:

    batı kültürünün gelişmesinde büyük yararlılıkları, emekleri bulunan, günümüzün düşünce ölçüleri içinde ele aldığı konulara derin bir görüş, keskin bir anlayış gücüyle iki bin yıl önce ışık tutan "de rerum natura" yazarının yaşama süreci üstüne bildiklerimiz pek azdır. elde bulunan eksik bilgilere bakılırsa titus lucretius carus i.ö. 98-55 yılları arasında yaşamış, yazılarını bitiremeden çıldırmış, kendi eliyle canına kıymıştır. eksik kalan yazılarını ölümünden bir süre sonra cicero sona erdirmiş, derleyip düzenlemiştir. bunların doğruluğunu kestirecek durumda değiliz, elimizde bunların dışında ölçülü bilgiler verecek belge de yoktur.
    onu anlamak, getirdiği görüşün, davranışın derinliğine inip özünü kavramak, yaşadığı yıllar içinde geçen sayılı günlerinin anılarını bir bir göz önünde bulundurmaya değil; ancak çağının düşüncelerini, felsefe-kültür düzenlerini tanımaya, yetiştiği ortamın değer örgülerini bilmeye bağlıdır.
    lucretius ortaya yeni bir görüş, yeni bir düşünce düzeni koyduğu sanısında değildir. de rerum natura'nın birçok yerinde, öğretmeni olan epikuros'un (341-270) ardından gittiğini, onun görüşlerini, düşüncelerini latin diline aktarmaya çalıştığını söyler.

    te sequor, o graiae gentis decus, inque tuis nunc
    ficta pedum pono pressis vestigia signis,
    non ita certandi cupidus quam propter amorem
    quod te imitari aveo... (iii, dize 3-6)

    bunun arkasından böyle bir aktarma işini yapmanın bile ne denli güç olduğunu belirtmek için:

    ...quid enim contendat hirundo
    cycnis? aut quidnam tremulis facere artubus haedi
    consimile in cursu possint ac fortis equi vis?

    demekten kendini alamaz.
    lucretius'un bu filozofça alçakgönüllülüğüne karşın, kuru, duruluktan, dirilikten uzak bir aktarıcı olarak anlaşılması çok yanlış. nitekim platon da bize kalan o pek ölçülü, derin çığırlar açan olgun yazılarında, plotinos'tan max scheler'e değin bütün batı düşüncesine kaynak olan yapıtlarında, kendini gizler, yalnızca sokrates'i konuşturur, düşündürür. gerçek düşünürün sokrates olduğunu, kendisinin bu söylenenleri yazmakla yetindiğini açıklar. bunlar bizim için, büyük düşünürlerin, bağlı bulundukları öğretmenlerine duydukları derin saygıyı, sevgiyi gösteren, filozofun olgunluğuna en çok yakışan özdeyişleridir.
    işte lucretius için de durum böyledir; sokrates'in karşısında platon neyse, epikuros'un yanında da lucretius odur. sokrates ile platon çağdaştı, söyleşmiş gülüşmüşlerdi, de rerum natura yazarı için böyle bir şey söylemeye, aradaki yüzyıllar engeldir; lucretius'u epikuros'a, yalnızca temelini bilgide bulan, evren anlayışının derinliğinde duyan sevgi bağlamıştır.
    de rerum natura'nın içerdiği konular, sorunlar olduğu gibi, el sürülmeden alınmış, aktarılmış değildir. ozan düşüncelerini düzenler, sorularının karşılıklarını araştırırken ilkin kendinden öncekilerin üzerinde durmuş, onların varlık anlayışlarını, görüşlerini belli ölçüler içinde, belirli bir açıdan eleştirmiştir.
    yeni bir görüşün, varlık anlayışının ortaya konmasında öncelikle savaşa girişmek, onların tutumlarını, düşünüş yollarını elekten geçirmek, düşünce örgülerini sökmek felsefenin "titanlar savaşı" adını almasını sağlayan geleneğidir.
    evet, felsefe yapmak biraz da titanca bir savaşa girişmektir. yalnız, böyle yiğitliği göze alanların kılıçlarını iyi kullanması, savaş öğrenimlerinde başarılı sınavlar vermesi de gene bu düşünce çığırının sarsılmayan bir töresidir. yoksa "titanlar savaşı" öyle oldum olası pala sallamak değildir. burada, çevirisinde birçok eksikliğin bulunacağını söylemekten kaçınamayacağımız de rerum natura'nın düşünür-yazarı lucretius da bu mutlu, bu çetin savaşa katılırken kılıcını epikuros'un bileği taşına vurmuş yiğit bir baştır.
    lucretius'un böyle bir işe girişmesi gelişigüzel bir davranışın sonucu değildir; yaşadığı çağın değerler örgüsünün, evren anlayışının, roma'nın içinde bulunduğu tarih-kültür tutumunun ürünüdür; yıkımların, sıkıntıların kurtuluş yolları aratan iç-baskılarıdır.
    nam neque nos agere hoc, patriai tempore iniquo,
    possumus aequo animo; neque memmi clara propago
    talibus in rebus communi desse saluti. (i, 42-43)

    derken yurdunun içinde çalkalandığı kargaşalıkların, gürültülerin sessizliğe kavuşmasını, dinmesini beklemenin kıvrantıları içindedir..
    i.ö. i. yüzyılda roma kendi tarihinin en çatışık, en çekişmeli çağlarından birini yaşıyordu. bir yandan içeride düzene, yaşama sevincine kavuşmak, parti patırtılarından sıyrılmak; bir yandan da yayılmak, anadolu'da bulunan ulusları boyunduruk altına alarak dıştan gelecek korkuları ortadan kaldırmak çırpınmaları vardı. bunların ardısıra greklerin baskın gelen kültürü karşısında ortaya çıkan birtakım yeniliklerin doğurduğu bilimci gerekçeler, düşüncede kimliğe ulaşma didinmeleri.
    çağların süzgecinden geçerek roma toplumunda yeniden ele alınan yeni ölçülerle değerlendirilen varlık sorunları, iskender'in asya savaşlarından sonra doğudan gelen çin, hint, iran, mısır, mezopotamya, anadolu dinlerinin, uygarlıklarının verilerinden etkilenmiş; grek felsefesinin, trakya kaynaklı inançların karışımıyla, bir düşünce "chaos"u biçimine girmişti. eskiden kalan yerli gelenekler, görenekler de bunlara katılınca roma'da gerçekdışı konulara eğilmeler, kurtuluşu gerçeküstü varlıklara sığınmakta arayanlar artmış; sarsıntılar, yıkıntılar hızlanmıştı. artık roma kendini bulma, gerçeğine erme çabasıyla çırpınıyordu. ister düşünce, ister yönetim işlerinde olsun roma'nın bir açıklığa, bir duruluğa kavuşması, özünü yaşaması gerekiyordu. bu gerekliliği çağın aydınları, yöneticileri kendi anlayış ölçülerine göre değerlendiriyor, kesinliğe o yollarla varmak istiyorlardı.
    bir aydın, bir yönetici, bir eğitimci ne gibi koşullar, kurallar altında bulunursa bulunsun, çağının, ulusunun, içinde yaşadığı toplumun boyasını almaktan, değerlerini yaşamaktan kendini alamaz; bu onun tarihçe çizilmiş, belirtilmiş alınyazısıdır. büyük başlar çağlarının değer örgülerinde ancak "oya" değiştirebilirler; düzen, yapı değiştirmek yalnızca zamanın işidir. büyük yaratıcıların bu konudaki başarıları; gelecek için yeni değer örgülerinin çatılmasını sağlayan görüşleri, anlayışları ortaya koymak, gününün üstünden aşarak yarına uzanmaktır. onların çağlarında anlaşılamayışları, zamanlarının değerlerini aşmaları yüzündendir.
    lucretius'un yaşadığı çağda; bir yana atmak, yerlerine yenilerini getirmek istediği değerler roma'ya dışardan geldiğini bildiğimiz, gerçekdışı inançlara, yolsuz kazançlara dayanan düzensiz değerlerdi.
    i.ö. i. yüzyılın roma'sında toplumsal durum yürekler acısıdır, yığın yığın kötülükler yapılır, kanlar akıtılır, canlar gider, tutsaklar şunun bunun gönül eğlendirmesi için diri diri aslanlara yedirilir, parçalatılırdı.
    atina-troya savaşlarında savaşı kazansın diye kızını tanrılara adayan, yüreği sızlamadan kesen bir komutanın inançları romanın da benimsediği saçmalıklardı. sözün kısası, roma, komşusuyla, geçmişi, geleceğiyle korkunç inançların, gerçekdışı din geleneklerinin içinde yuvarlanıyordu. bütün bu saçmalıkları, yolsuzlukları yapanlar en sağlam sığınaklarını gene tanrıların kapısında buluyordu. tarihin akışı içinde durum böyle gelmiş, böyle gidiyordu. bütün sorunlar, konular, kuruntulara bağlanan inançlarla açıklanırdı. gerek düşünce, gerek din alanında roma bir dağınıklık, bir yıkım içinde çalkalanıyordu. bunların lucretius'un gözünden kaçmadığını, onların gerçek nedenlerini arayıp bulmak, romayı bir içdüzene, içgüvene kavuşturmak için ne denli derin derin düşündüğünü de rerum natura'dan öğreniyoruz:

    anımsa aulis'te diana tapınağı'nda kanının
    döküldüğünü o suçsuz kızcağızın, savaşçıların,
    soylu yunan komutanlarının çiçekleriyle süslenmiş,
    iphianassa'nın; ölüm kaplamış gençliğini kızın,
    görmesin diye toyunlar gizlemiş geceden bıçağı,
    görünce boşalmış gözyaşları, tutulmuş dili
    kızcağızın korkudan, bükülmüş dizleri,
    kapanmış yere. ne işine yaramış bu yoksulun
    "kızını tanrılara adayan ilk kral"
    denmişse babasına. yakalamış onu kimileri
    götürmüşler sunağa, kutlu törenler bitsin
    diye değil, mutlu bir üstünlük sağlasın
    diye tanrılar yunan donanmasına, görklü
    hymene birlikleri bir adak için
    böyle iğrenç işler öğretmiş insanlara
    bu saçmalıklar, bu boşinançlar,
    böylesini yapar ancak din kötülüğün.
    (i/86-102).

    bu geleneklerin, bu çılgınlıkların; varlığın yapısını, gizemlerini, evrenin özünü, oluşu, kuruluşu, nesnelerin gerçek düzenini derinden kavramak, araştırmak isteyen filozof bir baş için; kişinin de, içinde yaşadığı toplumun da anlaşılıp açıklanması yolunda pek büyük anlamlar taşıyacağı bir gerçektir.
    evet, lucretius'un, yaşadığı çağın böyle karmakarışık bir ortamda sallanan düşünce düzenleri, felsefe anlayışları içinde kendi görüşüne en uygun geleni seçmesi, günün çözülmeye yüz tutmuş kültür davranışlarının dışında daha sağlam bir dayanak araması bir gereklilikti. bu yüzden o da incelediği felsefe çığırları arasında en işe yarar olanını, leukippos ile demokritos'un kurup epikuros'un kendi anlayış ölçülerine göre geliştirdiği öğeler öğretisinde bulmuştur. bundan başka bir çıkar yol da yoktu onun için...
    protagorasçı görüş, bilgide gerçekliği, tek tek kişilerin durumuna, varlık yapısına, nesneler karşısındaki yeralış biçimine bağlamış; kesinlikten, ilkeden, sağlam-sarsılmaz düzenden, genel bilgi geçerliliğinden söz etmeyi bir gülünçlük saymıştı. bilmeyi durmadan, kişiden kişiye değişen bir akış olarak görmüştü. bu durumda, kişi kendi dışında bir ölçü, bir gerçek tanımayacak; toplumun kuruluşu bir "yan yana gelme", bilginin özü de yalnızca "bir arada bulunma" olmaktan öteye geçmeyecekti.
    kuşkuyu, kesinlikten kaçmayı, gerçeğin olamazlığını ortaya atarak savunmayı amaç edinen öteki düşünürlerin tutumu da bundan başka değildi. platoncu anlayış, gerçeği yaşananda değil, düşüncede varolanda, duyuların dışında bir ülkede arıyor; ilkelerin, değişmez ölçülerin bizim evrende yalnızca görüntülerinin bulunduğunu ileri sürüyordu. oysa biz "idea"ları değil, duyularımızla tanıdığımız bir varlık düzenini, bir dirim gerçeğini yaşıyoruz.
    homeros, hesiodos, ksenophanes gibi eski ozanların yazılarında işlenen konular da filozofların görüşlerinden apayrı, kurtarıcı bir görüşün değil, daha çok kuru öğütlerin, dinci duyguların gerekliliği üzerinde duruyor; felsefe ölçüsünde derin, geniş olmadığı gibi, gerçeğe de pek yanaşmıyordu. bütün bir ilkçağın yaratıcıları, ozanları, filozofları, düşünürleri arasında; yaşanan çıplak gerçeği işleyen, toplumun sorunlarını belli ölçüler içinde çözümlemek için duyularla verilen, bilinen varlık tümüne, evren düzenine eğilen, onu araştıran, yapısının gizliliklerini bilginin ışığı altında didikleyen, açıklayan, kişinin içvarlığını, dışdüzenini tanımaya yönelen, onun iç-dış bağlantılarını, doğa olayları alanında etkilenmelerini, bunların kişinin düşünce gücünde doğurduğu görüşleri kavrayan, anlatan, düğümlerini çözen bir keskin görüşlü, gerçekçi baş pek çıkmamıştı, lucretius'a göre. gerek felsefe düzenleri, gerek ulus yönetimciliği bakımından, lucretius'un yaşadığı çağ böyle yığın yığın çatışmaların alıp yürüdüğü, ölçüden yoksun bir çağdı. de rerum natura'nın incelemesinden de anlaşılacağı üzere, lucretius kendisine gelinceye değin bütün gelmiş geçmiş düşünürlerin öğretilerini, düşüncelerini, toplulukların tarihlerini iyi biliyordu. düşüncelerinin çatısını kurmadan, örgüsüne başlamadan önce onları tanımış, anlamıştı. bu durum karşısında lucretius için incelenmesi, araştırılması gereken tek varlık düzeni doğaydı. doğayı bir bütünlük içinde tanıyıp kavradıktan sonra gerçek bilginin kazanılacağına inanıyordu. bunu yazılarının içerdiği konuların türünden, ortaya koyup çözmeye çalıştığı sorunların bolluğundan, kuruluş biçimlerinden anlıyoruz. bu yazılarında ozanımız, düşüncede varolandan değil önümüzde durandan, bizimle birlikte yaşayandan kalkıyor; önce sorunu koyuyor, sonra çözme yollarını araştırıyor.
    bu davranış; eski düşünürlerin yaptığı gibi, evrenin karşısında anlatımcı, görünen olaylardan kalkan, sözle açıklayıcı bir tutumu değil; nesnelerin özünü, yapısını, onları kuran, varlık örgülerini ören nedenlerin aranmasını, onlar bilindikten, bulunduktan sonra doğanın konularını kavrama yoluna gidilmesini gerekli kılıyordu. doğa bir bütün, değişik özlerden kurulmuş sürekli bir birleşimdir. bu birleşimin sağlam düzenini yöneten koşullar, kurallar bulunmuş, yapılmış değildir, onlar bir gereklilik tümü içinde kendiliğinden vardır. bizim gerçek dediklerimiz, düşündüklerimizden çok yaşadıklarımız, duyularımızla dokunup tattıklarımızdır. duyularımızın dışında bilebileceğimiz bir gerçek, bizi etkileyen bir varlık yoktur, olamaz da.
    lucretius'un sorunları, ele aldığı konular, sorduğu sorular bir bütün olarak bizim çağımızın da ilgilendiği, birçok bakımdan üzerine eğildiği, çözmeye çalıştığı nesnelerdir. eski dinlerin doğuşundan günümüze değin gelişen; çalışan kişi düşüncesinin geçmiş yılların uğraştığı varlık alanlarını yeni görüşlerin ışığı altında, yeni ölçülerle yeniden ele alması; bilginin kesinlik isteyen, yöneldiğini en ince öğesine değin "bilinemez" olmaktan kurtarmaya, aydınlatmaya çalışan tükenmez çabasıdır. bilgide, bilimde kesin sonuca vardırmadan "bir kıyıya atma" yoktur. bunun en açık örneği 2500 yıllık öğeler öğretisidir. gelecek çağ düşünürlerinin öğeler öğretisini yeniden, bir başka açıdan ele almayacağını şimdiden kestiremeyiz. bugün bile öğenin yapısını ilgilendiren birçok soru var. öğelerle bağlaşımlı yığın yığın konu bulunuyor.

    lucretius'un sorunları

    1. doğa: içinde bulunduğumuz, duyularımızla varlığını, niceliklerini, niteliklerini belli sınırlar arasında da olsa tanıdığımız doğa, sayısız türde nesneden, değişik oluşumlardan kurulmuş bir bütün'dür. bu bütün tek bir yığın, tek bir yumak değildir. onu kuran, yapısını sağlayan varlıklar da böyle tek tek "bütüncükler", kendi başlarına buyruk özler değil, ayrı ayrı birer birleşim, birer örgüdür.
    türlü türlü doğaların belli düzenler içinde biraraya gelmesinden doğan evren de bir bütündür, bir gerçektir. evrenin yapısı içerdiği doğaların özdeşidir, yalnızca büyüklük bakımından bütün doğaları kucakladığı için çok geniş, engin bir uzayı kaplamıştır. doğa, dolayısıyla evren kendi başına, kendiliğinden vardır, yaratılmamış, kendi ilkeleri dışında bir elle düzene konmamıştır. sonsuz bir süre içinde kendini yapar, yeniler, onun için yoktan varolmuş diye düşünülemez. o, ancak kendi içerdiği yasalarına uygun olarak yaşar, önü sonu yoktur. evreni yöneten kurallar, koşullar, ilkeler vardır, bunlar onun kendi yapısı gereğincedir.
    bu alabildiğince uzayan, dört yanımızı kaplayan, bütün varlıkları taşıyan doğa pek küçük, türlü türlü nesnelerden kurulmuştur. bu nesneler biçim bakımından da, tür bakımından da, yapı, örgü, katılık, yumuşaklık bakımından da birbirlerinden ayrıdır. bunlar belli devinmelerle, özlerinden gelen dirençler, kaynaşmalarla birleşerek nesneleri yapan, ortaya çıkaran öğelerdir.
    2. öğeler öğretisi: leukippos-demokritos'tan başlayan, epikuros'ta az da olsa, değişen öğeler öğretisi, bir bütünlük içinde derli toplu olarak de rerum natura'da, özellikle dördüncü kitapta enine boyuna ele alınıp incelenir. öteki beş kitapta dolayısıyla dokunulan öğeler yazının ana konusudur; en çok üzerinde durulan, bütün özellikleriyle anlatılan bir sorun düzeni ölçüsünde işlenen öğeler lucretius'a göre varlığın temel ilkeleridir. öğeler varlık kavramı içine giren bütün nesnelerin ilk kurucularıdır. yapıları gereğince yer kaplayan, özdek soyundan, başlangıçtan beri bitmeyen bir devinme süreci içinde bulunan öğeler ne yaratılmıştır, ne de yokolurlar. aristoteles'in anladığı anlamda öğelerin devinmesi için bir ilk kımıldatıcı, bir ilk yerinden oynatıp depretici, devindirici öz yoktur. öğelerin devinmesinde bir erek, bir amaç da yoktur. onlar yalnızca kendiliğinden (sponte sua) kımıldarlar. onları yöneten bir alınyazısı söz konusu olmamalıdır.
    varlığı kuran ilkenin (arche); thales su, anaximandros töz (apeiron), anaximenes yel, herakleitos od (ateş), anaxagoras "nus", empedokles toprakla birlikte yel, su, ateş olduğunu söylemiş, sayılarını dörde çıkarmıştı. onların anlayışına göre varlık'ın türlülüğü bu ilkelerin değişmesinden, birleşip dönüşmesinden doğuyordu. empedokles birleştirici güç olarak sevgiyi (filia, storge), ayırıcı olarak da anlaşmazlığı (neikos) ileri sürüyor. sevgi çekmenin, anlaşmazlık ise itmenin karşılığıdır. "nus"a gelince o yaratıcı bir güçtür, kaynaşmıştır, ilkeldir, kendiliğinden kımıldayıcı, devinicidir, başka bir nesnenin işe karışmasını gerektirmez. yaptığını bilen, özünün bilincine varmış bir varlıktır.
    gerek herakleitos'un, gerek empedokles'in görüşüne göre; bunlar yiter, yeniden ortaya çıkar, onları birleştiren, evrim yoluyla gelişmelerini sağlayan gelişigüzelliktir (casus). bu dört ilke bir yandan da diridir. bütün ilkeler (arche) önsüz-sonsuzdur, ne yoktan varolmuştur, ne de yokolurlar.
    de rerum natura'da böyle bir öğe anlayışını bulamayız. öğelerin ne sayısı sınırlıdır, ne de varlık tek ilkeden kurulmuştur. varlık'ın tek ilkeden kurulmadığının en açık, en seçik kanıtı bir çoktürlülüğünü bulunması, tek özden geliştiği sanılan bir nesnenin bile kendi ölçüleri içinde çok değişik durumlar göstermesidir.

    nam cur tam variae res possent esse requiro,
    ex uno si sunt igni puroque creatae. (i, 645-646)

    bir nesnenin türel yapısında ne bulunursa tümünde de (summa) ancak o bulunur. öyleyse yalnızca sudan, topraktan, yelden.. kurulan bir varlık'ın tümünde onu yapan, yapısını doğuran öğelerden başkası yer alamaz. bu duruma göre:

    amplius hoc fieri nil est quod posse rearis
    talibus in causis, nedum variantia rerum
    tanta queat densis rarisque ex ignibus esse. (i, 653-655)

    öğeler ancak biçimleri, yapı düzenleri, kuruluşları bakımından türlü türlü olabilir, kılık değiştirerek değil.
    nesneleri kuran öğeler sayı bakımından sonsuz, yapı-biçimi yönündense belli belirlidir. onlar ya tırtıklı, kancalı, sivri, çokgen, ya da yuvarlak, düzdür. duyularımız üzerinde yaptıkları değişik uyarımlar; acı, tatlı, soğuk, sıcak, yumuşak, katı gibi duyumlar, biçimlerinin, yapılarının türlü türlü olmasından ileri gelmektedir. bütün duyu verileri, algılamalar, bilginin doğmasını sağlayan duyumlar öğelerin üyelerimiz üzerine yaptığı değişik yollu dokunmalardan gelir. alınan izlenimlerin türlülüğü, nicelik-nitelik bakımlarından ayrılığı, süresi, öğelerin etkisine, biçimine bağlıdır.
    öğelerin dışında nesneleri kuran, düzenleyen, ortaya çıkaran yer kaplayıcı başka bir öz yoktur. öğeler nesnelerin kuruluşunu sağlayan iki ana ilkeden biridir. çelik katılığında, bölünmez, direnci yüksek "bütün"lerdir.
    3. boşluk öğretisi: nesneleri kuran ilkelerin ikincisi de boşluktur. boşluk (inanis) öğelerin bağımsızca devinmesini, birleşmesini, bağlaşımını, bir araya gelmesini, onların değişik ölçüler içinde düzenlenmesini, çözülmesini, ayrılmasını sağlayan ikinci ana ilke, temel yetenektir. boş uzayın (inanitas) dışında ne öğeler devinebilir, ne de öğelerin özgür devinmesinden kurulan nesneler yaratılabilir.
    lucretius'un yazılarında bol bol kullandığı "creare" sözünden yoktan var etmek anlamında bir sonuç çıkarmak yanlıştır. "creare" onun dilinde öğelerden kurulma, öğelerin birleşimi, bağlaşımı yoluyla türlü türlü yapılar, biçimler altında ortaya çıkmadır.
    "creare"nin iki ana ilkesi de "corpora", "primordia", "primordia rerum", "principiis" gibi adlar alan öğelerdir.
    öğeler (corpora) boş uzayda (spatium) bütün yöneltilere doğru gelişigüzel devinirler, birleşir, derlenip düzenlenir, çözülürler.
    boşluk, biri nesnelerin içinde, biri dışında olmak üzere iki türlüdür. nesnelerin katılığı, ağırlığı, yoğunluğu, yumuşaklığı öğeler arasında bulunan boşlukların (inanis) azlığına çokluğuna bağlıdır. öğelerin, içinde dört bir yana doğru devindikleri boş uzay "spatium"dur. bu boş uzay bir yandan da nesnelerin kapladığı, yerleştiği uzaydır. bir nesnenin kendi dışyapı ölçülerine göre -eni, boyu, derinliği yönünden- oturduğu, kapladığı yer "locus"tur. nesneler bu "spatium" içinde kapladıkları "locus"ta çarpmalara (ictus) göre devinir, yerleşirler. "ictus" ancak bir "necessitas"ın gerekli sonucudur. devinmeler de gelişigüzel (casus) değil, gereklidir (necessum est).
    bir nesnenin başka bir nesne karşısındaki ağırlık durumu içerdiği boşluk'un boyutlarına bağlıdır. eş büyüklükte bir yün ya da sünger yumağıyla kurşun yuvarlağının ağırlık ayrımı içlerinde bulunan boşluklarının ölçüsüne göredir.

    ergo quod magnumst aeque, leviusque videtur,
    nimirum plus esse sibi declarat inanis:
    at contra gravius plus in se corporis esse
    dedicat, et multo vacui minus intus habere. (i, 365-368)

    işte nesneleri yapan, düzenleyen bu boşluktur (inanis, vacuum). boşluk, öğe nesnelerin ana ilkesidir, bunların dışında yaratıcı bir varlık yoktur:

    nullam rem e nilo gigni divinitus unquam. (i, 151)

    duyularımızla algıladığımız, tanıdığımız bütün varlıkların örgüsünü kuran ilmikler boşluk'la, öğelerle "oluş" alanına girmektedir.
    4- özdeşler öğretisi: de rerum natura'nın çatısını kuran ana direklerden biri de özdeş (simulacra) dediğimiz nesnelerin üst yüzlerinden çıkan, onları bir bütünlük içinde, varlık ölçüsünde yansıtan öğelerden örülmüş, gözle görülmesi küçüklükleri yüzünden elde olmayan sayısız görüntüdür. dışımızda bulunan varlıkları bilmemizi, algılamamızı sağlayan özdeşler nesnelerin öğelerden örülmüş pek incecik gömlekleridir. bunların dokusunu yapan, ilmiklerini çatan öğeler "oluş"larının ana ilkesidir. ne öğelerin dışında bir özdeş düşünmek, ne de özdeşsiz bir nesneyi algılamak elimizdedir. özdeş, nesnenin en incecik, en gözle görülmez bir örgüsüdür. sayı bakımından bunlar da öğeler gibi sonsuzdur. nesneler sürekli olarak öğe verip aldıklarından dolayı bitip tükenmezler.
    nesneleri pek küçük ölçüde, olduğu gibi yansıtan özdeşler devinme bakımından çok güçlü bir hızlılık içinde bulunur. onların hızını gözle ölçebilecek durumda değiliz. onları bir çoğu bir araya gelmeden göremeyiz. özdeşler de öğeler gibi algının ilk koşullarıdır. nitelikleri, nicelikleri doğdukları nesnelerle eş yapıdadır. yansıttıklarından ayrılır bir yönleri, yanları yoktur.
    nesneleri kuran öğelerle çok küçük bir bütünlük içinde olduğu gibi yansıtan, duyularımıza değin getiren özdeşlerin birbirlerinin örneği olmadığı gerçeği de rerum natura okuyucularını bir çok yerde şaşırtabilir. nesnelerden durmaksızın sayısız öğelerin çıktığı, dört bir yana yayıldığı, çok hızla devinmede bulunduğu, nesneleri yansıtan özdeşler için de doğrudur. yalnızca özdeşler de nesneler gibi öğelerden kurulmuştur. bize nesneleri bildiren, onları görmemizi, duymamızı sağlayan özdeşler birer öğe değildir, öğelerden örülmüş "bütüncük"lerdir.
    burada, lucretius'un görüşünde bir çatallaşma var gibidir. onun giderilmesi için düşüncenin sınırlarını biraz daha genişletmek, biraz daha konu üzerinde derine dalmak gerekiyor. böyle yapınca karşımıza çıkacak ilk sorular şunlar oluyor:
    nesnelerden sürekli olarak öğeler mi yayılıyor, özdeşler mi? öğelerin olabildiğine yayıldığını, evrenin geniş alanlarında başdöndürücü bir hızla devindiğini söylerken, nesnelerden çıkan özdeşler ne oluyor? öğelerle özdeşler karışmıyor mu? böyle bir karışmada bizim duyularımıza gelenlerin yaptığı uyarımlardan doğan algıların gerçeklik değeri, ölçüsü ne olabilir? bilginin ölçeği nedir?
    bunların karşılığını bulmak için özdeşleri nesnelerin bütün yüzeylerinden çıkan öğelerin kurduğunu, bizim duyularımıza böyle geldiğini söylemekle yetinmek, duyularımızın birbirine yardımcı olduğunu, gözün dokunma, duymanın görme, dokunmanın tatmayla karşılıklı olarak onaylandığını benimsemek gerekir. lucretius'a göre, duyuların arasında bir bağdaşma, birbirlerinin eksiğini, yanlışını anlama, giderme yeteneği vardır.
    res kavramı: türkçe "nesne", "yer kaplayan öz", "özdek", "varlık" gibi değişik karşılıklarla çevirdiğimiz "res" sözcüğünün de rerum natura'da pek küçük bile olsa yer kaplayıcı, boşluk'un karşıtı bir öz olduğunu; yalnızca düşüncede değil, gerçekte de varolduğunu anlamak gerekir.
    lucrettus'un can, tin dediği "anima", "animus" da birer "res"tir; yer kaplayan, öğelerden kurulan, dağılan, çözülen, nesneciklere (corpuscula) bölünen soydan, taş gibi, toprak gibi birleşmiş bir varlıktır. "res"in karşısında ancak boşluk bulunabilir. tanrılar, yeller, denizler, kumlar birer "res"tir. lucretius'un dilinde "res" olmayan varlık kavramı içinde yer alamaz, onun kuruntudan başka bir anlamı yoktur. bu geniş yetisi dolayısıyla "res", "varlık"ın bir anlatımı, bir belirleyici deyimidir. gerçekliği olanın açık kavramıdır. "res" en küçük ölçüde tutulsa bile boyutları olabilen, kendi yeteneklerine göre yeri (locus) bulunabilen bir varlıktır. onun karşıtı ancak "yokolan"dır. öyleyse "res" özdektir, yer kaplayan özün geniş kapsamlı deyimidir. duyularımıza gelerek bizde uyarımlar doğuran ne varsa "res"tir. lucretius'un yazılarında "res"in bu anlatılanlar dışında gerçekdışı, gerçeküstü bir anlamı, bir belirleyici özelliği yoktur.

    lucretius'un şiiri üzerine

    batı düşünürleri, bunlar arasında özellikle felsefe tarihçileri, de rerum natura'daki gibi en derin felsefe konularını, varlık sorunlarını epikuros'tan aldığını, kendiliğinden bir nesne katmadığını açık seçik bir dille çekinmeden söyleyen lucretius'un pek yeni, derin bir ozan olmadığını ileri sürmekten geri kalmamışlar. bu yargı lucretius'un adını duymaktan öteye geçemeyen bir takım türk aydınlarınca da olduğu gibi benimsenmiş, onun adı geçince "pek büyük bir ozan değil, epikuros'a özenmiş yazmış" deyip geçmelerine yol açmıştır. şiiri kuru bir söz dizisi, içi boş kavramların yanyana gelmesinden doğan pek sığ bir uyum olarak anlayanlar, varlığın derinliğinde, doğanın bilinmeyen yörelerinde, gerçek yapısında neler olduğunu bilemeyenler için bu köksüz yargı azdır bile.
    oysa gerçek şiir, batıyı ucuzundan, birkaç çeviriden tanıyan, okumadan yazmaya kalkışan, düşünceden, kültürden yoksun, ilkçağ şöyle dursun bizim divan edebiyatını bile okuyup anlayacak yeteneklerden uzak kimselerin sandığı gibi kuru söz dizisi değil, bir sorunu, varlık karşısında derinden gelen ölçülü bir tutumu, davranışı olan, kendinden önce gelenlerden soru soran, gelecektekilere karşılık veren şiirdir. felsefe için "titanlar savaşı" derler, şiir de "tanrılarla yaratma yarışı"dır. gerçekten büyük ozanı yaşatan, yeryüzünün bucaklarında benimseten sesinden çok öze inen görüşü, varlık'a açılan tutumudur, kurduğu yaratma ortamıdır. batının yaratma alanında "büyük" adını alan ozanların içinde ilkçağın kültür düzenlerini, düşünürlerini, ozanlarını tanımayan, bilmeyen, onların diliyle söyleşemeyen bir tek kişi yoktur.
    şiir bir yoksunluğun doğurduğu tatlı sesler yığını değil, bolluğun yarattığı düzendir. bunu söylemekle felsefedir demek istemiyoruz. felsefe değildir, yalnız bomboş bir ses de değildir.
    o, kişinin evreninde yaşayan, ozandan başka kimsenin görüp anlatamadığı gerçeklerin, belli ölçüler içinde ortaya konması, dilin sınırsızlığında açıklanmasıdır. doğanın söz ölçüleri içinde, yaratma ilmikleriyle örülmesidir. daha doğrusu şiir, ozanın dilin başarı yeteneklerini kendi yaratıcılığı ölçüsünde genişletmesi, düşüncenin kesin çizgilerini aşarak varlık'ı uzayın dar boyutlarından öteye aşırmasıdır.
    şiir usun da sınırlarını aşan; belli, sayılı ölçeklere bağlanan düşünme gücünü geride bırakan bir atılma, bir sonsuzca yayılmadır. onun, kişinin bir yönünü alışılagelinen sınırlı bütünlük dışında vermesi bu yetenekleri yüzündendir. bu bakımdan filozofun düşündüğünü ozan yaşar, ozanın yaşadığını filozof derin derin düşünür. filozof düşünerek düzene varan bir ozan, ozansa yaşayarak düzeni aşan bir filozoftur. bu, ozan yaşar da filozof yaşamaz mı soyundan bir soruyu gerekli kılmaz. anlam vermesini, değerlendirmesini bilen bir baş için şiirle felsefenin işlediği öz değil, ancak oya ayrıdır; bu oya da yaratıcının tutumundan, kişiliğini belirleyen davranış ölçülerinden doğan varlık'ı açıklama, tanıtma ayrımıdır.
    filozof dille en güzel, en ölçülü düşünen, en yerinde düzeni koyan, ozansa bu dille en iyi konuşan, en güzel söyleyen bir yaratıcıdır.
    lucretius bu iki yetiyi özünde birleştiren, şiirsiz felsefeye, felsefesiz şiire inanmayan bir filozof ozandır. varlık'ı, doğayı incelemekle kişiyi, kişiyi bilmekle doğayı, evreni tanıyacağını düşünen bir ozan için en doğru yol onun tuttuğu yoldur. bu yüzden, de rerum natura'da konular döner dolaşır, kişinin davranış, yaşayış sınırları içine girer. goethe bile faust'un bir yerinde kişiyle doğayı bir özde birleştirmekten, kişiden kalkarak doğayı tanımaya çalışmaktan kendini alamaz. işte böyle derinden gelen, aşkın bir coşkunluk içinde:

    ist nicht der kern der natur menschen im herzen...

    "doğanın çekirdeği kişilerin yüreğinde değil midir" demesi bu yüzdendir.
    lucretius yazılarında evrenin sınırları içinde geçen, kişiyle sıkı sıkıya ilişkisi bulunan bütün olayları ele almış, onların aralarındaki bağlantıları, kişiler üzerindeki etkilerini derin derin araştırmış, kendine göre nedenlerini de bulmuştur. evrene kişiden açılmış, kişinin içsıkıntılarını, yürek korkularını, karşılıklı davranışlarını, tutumlarını incelemiştir.
    lucretius'u en çok ilgilendiren, kişinin varlık karşısında duyduğu gelecek korkusudur. bunu de rerum natura'nın daha başında söyler. onun işlediği, üzerine eğildiği, sorunlarını çözmeye uğraştığı kişi, düşüncede değil aramızda, içimizde, bizimle yanyana, başbaşa yaşayan, gerçeğin bütün bağlantılarıyla çevrilen, sınırlanan kişidir, varolan kişidir, varlığını çevreleyen sorunların baskısı altında ezilen, kıvranan, korkudan kurtulmak için mutluluğa giden gizli yolları arayan kişidir. ölme, yokolma, yerin altında bilinmeyen bir ülkede acılar çekme korkusu içinde yanan, yakınan, kıvranan kişidir.
    ilkçağın kişisi, kendisine verilen, buyrulan koşullara düşünmeden bağlı kalması istenen, yaşama sıkıntısını bir yaşama sevinci diye benimsemesi beklenen bir varlıktı. çözemediği yığın yığın olaylar karşısında elinden gelen yalnızca yazıydı. onun için, yerine göre düşünmek bile suç sayılabilirdi. durum bugün de eskisinden pek ayrı değildir. yalnızca, çağımızın korkuları uygarlığın yarattığı yeteneklerin başka amaçlar uğrunda kullanılmasından doğan, daha geniş bir yüzeye yayılan korkulardır. bunlar kişiyle başlamış, kişiyle sürer gider; bilgi, kültür bunların kendisini değil, ancak kaynağını değiştiriyor. yoksa var olma sevinci ölçüsünde bir de yokolma korkusu bulunacaktır.
    lucretius'un korkuları da böyle kaynakları değişen, özü olduğu gibi kalan korkulardır. bunları birer varlık sorunu diye bambaşka ölçüler içinde, bambaşka bir açıdan ele alması onu biraz da varoluşçuluk (existantialisme) akımının -belli bir alanda- öncüsü yapmıştır denebilir.
    de rerum natura'da konunun ağırlığı, eski bir düşünce düzenine bağlı kalmanın gerekliliği yüzünden yer yer yükselip alçalmalar, birden batıp yüze çıkmalar çoktur. bir yerde şiirin en coşkun akışına kapılır, bir yerde düşüncenin en derin, en baş çatlatan ağırlığı içinde gözden uzaklaşır. şiirin ağır bastığı yerler daha çok kişilerin günlük davranışları, doğayla olan, düşünceden ayrı kalmış yaşayışları, kırları, bayırları, tanrılara, epikuros'a övgüleri, şölenleri, eğlenceleri, gezintileri, denizleri, dağları, sürüleri, kuşları, yıldırımları, gök gürültülerini, yağmurları, sağanakları anlatan, felsefeden çok şiire kapıldığı yerlerdir. buralarda öyle pek derin araştırmalar yoktur, daha çok anlatmalarla yetinmeler, olayların akışınca coşmalar vardır. öte yandan şiirin en yavan kaldığı yerlerse, felsefenin bütün gücüyle kendini gösterdiği oldukça güç konulardır. bunlar şiirle değil, düzyazıyla işlendiğinde bile düşünme gücünü yoran, anlayış yetisini ağırlığı altında ezen, yıpratan konulardır. lucretius'un şiirini yetersiz bulanlar daha çok bu yörelerde gezen, şiiri yalnızca kolay söyleyiş diye anlayanlardır.
    lucretius'da homeros'un coşkunluğunu bulamayanlar, homeros'da lucretius'un derinliğini, düşünce örgüsünü, düzenini buluyor mu, bilmiyoruz.
    ennius'un lucretius'u çok etkilediğini söyleyenler, lucretius'un roma şiirinin güneşi saydıkları vergilius'a (i.ö. 70-19) neler verdiğini düşünmüşler mi?
    yeryüzünde büyük olup da kendinden sonra gelenler üzerinde etkisi bulunmayan, ne bir yaratıcı baş vardır, ne de düşünücü.
    lucretius'un şiiri bugünün de şiiridir. yalnızca, düşünce bakımından alışılagelen şiirin sınırlarını, yeteneklerini aşan, düşünceyle karışan, kaynaşan, bir örgünün ilmikleri gibi iç içe geçen bir şiirdir. duygudan çok düşünceyi, düşten çok gerçeği içeren, işleyen bir şiirin yapısı çatılırken kullanılan nesneler kolay kolay anlaşılır soydan olmadığı için, lucretius'un tadını çıkarmak ilkçağ bilgisinin, felsefesinin özünü kavramaya bağlıdır. bu yüzden de rerum natura, üzerinde uzun boylu durmayı, düşünmeyi, anlaşılması için daha birçok bilgi edinmeyi gerektiren güç bir şiirdir. geleneğin dışında kalmış, şiiri yalnızca şiir olarak anlayanların görüşünü aşmıştır. bütün bu güçlüklerin, derinliklerin içinde lucretius'un eskimeyen, ışıl ışıl kalan bir yönü, sağlam bir yaratıcı düşünür gücü, yerleşmiş bir şiir temeli vardır. bu temel sağlamlığı, dayanıklılığı; yaşayan gerçeği işlemesinden, kişiyi kendi varlık eylemleri açısından bir bütün olarak görmesinden, onu derlitoplu bir düzen, bir gelişen, geleceğe uzanan, evrene açılan, kendini yetenekleriyle ayakta tutan, yapı bakımından doğayla birleşen bir "kuruluş" diye benimsemesinden almaktadır.

    ismet zeki eyüboğlu
  • 3. kitaptan birkaç dize:

    sayısız yüzyılların, bizden önce, bize hiç değmeden
    akıp gittiğini düşün.
    ölümden sonra doğanın bize sunduğu
    aynadır gelecek.
    hüzünlü hiçbir şey görmüyor musun o boşlukta,
    seni ürküten bir belirti?
    derin bir uykudan daha kesin bir dinginlik
    değil mi yoksa bu?
  • eserin adının modern dillere çevirisi hususunda değişik görüşler var;
    mesela "nesnelerin tabiatı", "doğa üzerine", "doğanın yapısı", "evrenin yapısı" vs.
    ayşe sarıgöllü şöyle diyor;
    "..de rerum natura, nesnelerin tabiatı olarak çevrilirse de bu bütünü meydana getiren 'rerum' (şeylerin) ve natura (doğa) sözcükleri üzerinde durmak gerekir. 'res' sözcüğü canlı ve cansız bütün varlıkları kapsamaktadır; 'natura' ise nesnelerin yapısını, doğal karakterini ifade ettiği gibi, nesnelerin oluşumu anlamını da taşır."
    (sarıgöllü, lucretius 'un eseri, ankara, 1973)
  • tomris uyar ve turgut uyar tarafından türkçe'ye "evrenin yapısı" olarak çevrilen, lucretius'un çoğunlukla maddeci epikuros'un düşüncelerini şiirselleştirdiği kitabı.
  • lucretius'un "de rerum natura"sını önce ismet zeki eyuboğlu "varlığın yapısı" adıyla, sonra da turgut uyar ile tomris uyar çifti "evrenin yapısı" adıyla çevirmişlerdir türkçeye.
  • bence türkçe'ye anlamını bozmadan yapılabilecek en iyi çevirisi "eşyanın tabiatı (üzerine)"dir. bu isimde bir çevirisi yok tabii.
  • (bkz: the swerve)