şükela:  tümü | bugün
  • gülten akının şiiri.

    "...sana büyük caddelerin birinde rastlasam
    elimi uzatsam tutsam götürsem
    gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
    anlasan

    elimi uzatsam tutamasam
    olanca sevgimi yalnızlığımı
    düşünsem hayır düşünmesem
    senin hiç haberin olmasa
    senin hiç haberin olmaz ki
    başlar biter kendi kendine o türkü

    yağmur yağar akasyalar ıslanır
    bulutlar uçuşur gecelerin
    ben yağmura deli buluta deli
    bir büyük oyun yaşamak dediğin
    beni ya sevmeli ya öldürmeli

    yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
    başlamalı yeniden
    bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
    yan garipliğine yürek yan
    gitti giden.."
  • düşünsenize, her albümünüz milyonlarca satıyor, üretkensiniz, en iyi müzisyenler sizinle çalışmak için çaba gösteriyor, buna rağmen pop müzikte yenilikler deniyorsunuz, tutuyor, vokalistlerinize albüm yapıyorsunuz, bunlar da tutuyor. nasıl ilerlemek gerek? tembelseniz kariyerinize son verir ya da tekrara girip cepten yersiniz. hırslıysanız sınırları daha da zorlarsınız, sizden beklenmeyeni verirsiniz, herkesi şaşkına ugratirsiniz. deli kızın türküsü de bu işte: aksu'nun şöhrete değil de müziğe, yeniliğe aç biri olduğunun göstergesi.

    1991 yılının başında çıkan gülümse albümü yayınladıktan kısa süre sonra, daha albüm türk müzik tarihinin en önemli albümlerinden biri haline gelemeden, adı sezen aksu ile özdeşleşmişonno tunç aksu ile çalışmayı bıraktı. derler ki tunç ve aksu'nun aşkı sona ermiş, tunç da hem özel hayatında hem de müzik hayatında nilüfer ile çalışmaya başlamış. aksu şarkılarına büyük katkılarda bulunan aysel gürel de daha çok yeni popçular ile çalışmalar yapmayı seçmişti. bir küskünlük, kırgınlık var mıydı, bilinmez. ama sezen aksu bir anda müzikal anlamda en büyük yoldaşlarını yitirmişti.

    sonra ortaya uzay heparı çıktı. gencecik bir konservatuar öğrencisiyken vedat sakman ile tanışıp, sakman, zuhal olcay ve daha sonra gece, melek ve bizim çocuklarda beraber oynayacağımehmet teoman üçlüsü ile çok farklı bir pop müzik eğitiminden geçti. sonra istanbul gelişim orkestrası'nin klavyeci aradığını duydu, yeri kaptı, sahne tozu yuttu. zamanında onno tunç'un da çaldığı bu orkestrada çalan heparı, kısa süre sonra tunç'un yerini bir kez daha dolduracaktı. kader. sezen aksu, muhsin bey ve arabesk filmleri ile sevilmiş uğur yücel ile 1991 yazında bir şov düzenleyecekti ama tunç'tan sonra konserlerde klavye çalması için biri lazımdı. kendisine zaman zaman klavyede eşlik etmiş istanbul gelişim'in başı garo mafyan, aksu'ya heparı'yı önerdi. bütün yazı taklitlerle, şakalarla, farklı müzikal tarzlardan ilham alarak geçirdiler ve aksu ve heparı birbirlerini tamamlamaya başladı. heparı'nın 22 yaşında olmanın getirdiği öğrenme heyecanı, enerjisi, fırlamalığı ile 37 yaşındaki aksu'nun olgunluğu, başarıları, birikimi çok iyi bir füzyon oluşturdu. aşkın nur yengi'nin yılın ortalarında çıkması planlanan ikinci albümü hesap ver bu yeni ortalık nedeniyle biraz daha ertelenmiş ve sene sonuna doğru çıkan albüme heparı ve aksu'nun ilk ortak şarkıları karanfil ve serserim benim eklenmişti. aksu'nun hayatındaki bu yeni heyecanı sözlerine yansıttığı iki şarkıya heparı besteleri apayrı bir ruh katıyordu. 1992'de sertab erener'in ilk albümü sakin ol ile aksu-heparı ortaklığı ilk kez bütün bir albüme yayılmıştı.

    bu dönemde aksu ve heparı hiçbir zaman resmiyete dökmeseler de bir aşk yaşıyorlardı. her yerde ikilinin adı beraber anılıyordu. ancak 1992'de o malum olay yaşandı. aksu, bir önceki sene uğur yücel ile yaptığı turnenin izmir ayağında bir pavyonda dinleyip beğendiği yıldız tilbe'yi vokalisti yapmak için istanbul'a davet etmişti. aksu'yu bir süre vokalistlik yapan tilbe ve onu hep brooke shields'e benzeten heparı, aksu'nun evinde kaldığı bir gecenin sonunda beraber oldu. tilbe, sonraki gün bu olayı içinde tutamayacagini anlayıp aksu ile paylaştı. bu olay sonrası aksu ve heparı'nın hiçbir zaman tam olgunlaşamamış aşkları sona erdi. aksu, ihanetin acısı üstüne bir de sağlık sorunları yaşadı ve 1993 yılının başında londra'da ameliyat oldu. ancak rahatsızlığın çok ciddi bir şey olmadığı yüreğine su serpti. ancak aynı dönemlerde vokalisti sertab erener'in ciddi rahatsızlığı da aksu için ayrı bir sıkıntı kaynağıydı. bu yalnız ve zor dönemde sığındığı liman, savaş muhabirliği yapan bir gazeteci, aynı zamanda bir rallici olan ahmet utlu oldu ve ikili sürpriz bir biçimde mart 1993'te evlendi. aksu'nun özel hayatı bir miktar durulmuş gibi olsa da bu sefer memleketin hali kötüye gidiyordu. başta uğur mumcu olmak üzere fail-i meçhul cinayetler bir yana, temmuz ayında sivas katliamı yaşanmıştı. aksu'nun şarkı olarak yorumladığı kavaklar şiirinin yazarı metin altıok da madımak'ta katledilenler arasındaydı. kısacası zor dönemlerdi.

    tüm bu kavgaya gürültüye rağmen heparı ve aksu bir şekilde arkadaş kalmayı başardı ve üretmeye devam ettiler. 1993 yılının ilk yarısında levent yüksel'in ilk albümü medcezir ile uğraştılar. aksu'nun bu dönemde yazdığı pop şarkıları ortalama türk pop müziğinin üstünde bir düzenleme ve anlayışla bu albümde yer almış, albüm önce pek ilgi görmese de daha sonra cok satmış ve tarihe geçmişti. sırada ise artık aksu'nun yeni albümü vardı.

    daha popüler olmasını beklediği şarkılarını yetistirdiklerine vermeyi tercih eden aksu, yeni albümde daha derin sözlere, daha farklı düzenlemelere sahip şarkıları sunmak istedi. albümde bilerek ve isteyerek bir hadi bakalım ya da şinanay yer almadı. bunun yerine şairlere selamlar gönderildi, madımak anıldı, kadının toplumdaki yeri irdelendi ama en çok insanın kendiyle yüzleşmesi konu edildi. müzik olarak eski istanbul'a da, yunanistan'a da, daha batıya da gidildi. elektronik müzik, new age, rock müzik, klasik müzik, türk sanat müziği gibi bir çok farklı tarz yüzünü gösterdi. albüm bir aksu-heparı ortaklığından daha fazlasıydı. aksu, hem besteci, hem söz yazarı, hem aranjör, hem müzisyen olarak birçok farklı isimle çalışmıştı. yüzeysel bakıldığında belki albümde bir konsept yoktu ama albümün asıl konsepti belki de aksu'nun içindeki karmaşayı ve renkleri olduğunca çıplak bir şekilde sunmaktı. albümün kapağı bir sezen aksu fotoğrafı değildi, kaset versiyonunda isim dahi yoktu. her şey küçük bir deli kızın olduğu yağlıboya resmin içinde gizliydi. aksu'yu temsil eden kızın yanında bir kedi olması, gülümse'ye çakılan güzel bir selamdı. ama albüm gülümse'den çok ama çok farklıydı.

    albümü bir mfö cover'ı olan sude ile açmak birçok yönden ilginç. birincisi, aksu'nun bir cover ile albüm açtığı görülmemiş bir şey. ikincisi, aksu'nun herhangi bir mfö şarkısı yerine sözleri herhangi bir dile ait olmayan, çok deneysel bir şarkı seçmesi oldukça radikal bir karar. üçüncüsü, düzenleme olarak da aksu'dan o zamana kadar duymadığımız etnik müzik, new age ve elektronik karışımı bir eser. sezen aksu'nun yavaş yavaş bir ilahi havasında başlayıp tizlere karıştığı bölüm dışında aksu'nun öne çıkmadığı, onun yerine yaşua aroyo yönetimindeki istanbul oda korosunun şarkıyı üstlendiğini duyuyoruz. sadece o mu? ramazan davulunu güm güm inleten cezmi başeğmez ve tabii ki duzenlemenin ve klavyelerin sahibi uzay heparı da şarkının ilginç ve vurucu havasından sorumlu kişiler. tam gaz ilerleyen bir ayin tadındaki şarkı, kanımca mfo'nun albümündeki düzenlemeden çok daha iyi. sadece biraz şarkının bestecisi özkan uğur'un sesi ozleniyor ama albümün başka şarkılarında uğur da karşımıza çıkacak. pek bilinmez ama aksu bu şarkı ile yurtdışına açılma hayalleri kurmuş ve şarkıyı almanya'da single olarak yayınlamıştı. albüm kapağındaturkish techno olarak tanıtılan single'da sude'nin orijinali ve remixi ile türk işi tekno ile hiç alakası olmasa da zamanında udo lindenberg'in bir albümünde düet olarak yer aldığı için almanya'da taninacagini düşündükleri belalımın bu düet versiyonu yer almakta. hatta single'ın arka kapağında aksu ve lindenberg'in bir fotosu konmuş ama single tutmamış. belki de remix versiyonunun çok klişe ve şarkının orijinaline gitmeyen eurodance riflerinden, belki de pek tanitilmadigindan böyle oldu.

    sude'den sonra en sevdiğim sezen aksu şarkısı olan masum değiliz başlıyor. bir kere şarkının ana melodisi çok güzel ve burada uzay heparı'nın parmaklarına sağlık demek gerekiyor. gerçi beste heparı ve aksu'nun gözüküyor ama aksu'nun söylediği şarkının bestesinden farklı olan bu ana temayı heparı bestelemiş olmalı. müzik güzel ama onun bize sunumu ayrı güzel. ana melodiyi perdesiz gitarda erdinç şenyaylar ve perdesiz basta levent yüksel gönül tellerini titrete titrete sunuyor. erdinç görkey'in zilleri, perküsyonları, davulu da bu güzelim gitara, basa, daha sonra da aksu'nun vokaline çok iyi gidiyor. aksu ve meral okay'ın kaleminden çıkan sözler içe dönük, insanı kendiyle yüzleştiren, acı ama gerçek kelimelerden oluşuyor. yalnızlık, üzüntü, özlem, insanlık ve de en önemlisi masumiyet ile ilgili bir şarkı bu. öyle şeyler yaparsın ki geceleri seni uyutamaz ya da ter içinde uyanirsin. yediğin azarlar aklına gelir, yalnızlığın tak eder, ağlarsın. ama aksu ve okay diyor ki "içindeki çocuk seni affeder. nasıl olsa herkes günahkâr bu çağda". yani "masum değiliz, hiçbirimiz". kolay sözler değil bunlar. şarkı sözü hiç değil. insana aşktan, meskten, eğlenceden, hazdan daha farklı, daha kutsal şeylerin var olduğunu hissettiriyor. her istediğinde dinleyebilecegin bir şarkı değil.

    bu kadar ağır bir şarkıdan albümün en eğlenceli şarkılarından biri olan adem olan anlar'a geçiyoruz. hareketliliğine rağmen sezen aksu'nun öyle çok bilinen şarkılarından birisi olmaması şaşırtıcı gelmiştir. bu da herhalde biraz müzikal havasından olsa gerek. nakarat dışında aksu'nun vokalinin normalden biraz daha farklı, tabir-i caizse cadaloz olduğunu söylemek lazım. bu tarz hem şarkının konusuna hem de albümün ismine uyuyor. erdem sökmen'in elektro gitarı ve yüksel'in bas gitarı zaman zaman kulağa çok funky geliyor. nakaratı kulağı hemen yakalayan eğlenceli bir melodi. bunun da nedeni nakaratin bir yunan ezgisi olmasi. bazı yerlerde çalıntı falan dense de yanlış hatırlamıyorsam kaset kitapçığında bu belirtiliyordu. ilk kez 1927'de sotiris stasinopoulos tarafından soylenen, ileryoz adasından çıkma i trata mas i kourelou şarkısı orijinali olarak biliniyor. bu da belki de "kalbim ege'de kaldı" ile bir bağ kuruyor. sarki sözleri insanlar (ya de erkekler) tarafından delirtilmiş bir kızın ağzından çıkma. "ben seni de sevmedim adem" kısmındaki aksu performansı çok acayip. uzun süre "ya burayı acaba başkası mı söyledi?" diye düşündüm ama öyle olduğuna dair bir bilgi yok. sosyal mesaj veren bir şarkı bu ve şarkının adı da bu mesajın altını çiziyor ki "adem olan anlar" şarkıda geçmeyen bir cümle. adem olan şarkıyı anladı mı yoksa şarkıdaki erkek sesleri gibi homurlandı mı bilmiyorum? ama bilgisayar destekli arka planı kulağa artık eski gelse de değerli ve eğlenceli bir şarkı bu.

    albüme adını veren deli kızın türküsü, sırtını 1982 tarihli david darling albümünden ode'a dayamış. hatta etkileyici introsunu doğrudan bu şarkıdan almış. artık bu fikri aksu mu bulmuş, heparı mı bulmuş, yoksa şarkıyı aksu ile besteleyen bülent özdemir mi bulmuş, bilemiyorum. ama caz ve hint müziğinin bir füzyonu olan ode, aksu ve özdemir'in bestesi ve de şair gülten akın'ın etkileyici dizeleri ile - ki aksu bunları melodiye uyması için biraz eğip bükmüş - birbirlerini çok iyi tamamlamış. tabii erkan oğur'un hem introda hem de şiirin mısraları arasında konuşturduğu e bow'a değinmeden olmaz. arka plandaki davul ve perküsyon ile klasik gitarın usulca çalan arpejleri ne kadar da uysal ilerliyor. akın'ın naif mısraları kıtalardaki sakinlikle çok güzel gidiyor. nakaratta ise sanki şiirde bahsedilen yağmur gürül gürül yağmaya başlıyor. ama "bu allahsız, bu yağmur işlemez karanlıkta". sözlerdeki bu gücü, aksu'nun nakarattaki güçlü performansı yansıtmayı başarıyor. mustafa süder'in kemanı da nakaratın gücüne görkem ekliyor. gerçekten dört dörtlük bir şarkı bu.

    albümün en bilinen şarkılarından biri kalbim ege'de kaldı. halen ege bölgesi ya da izmir dendiğinde akla gelen ilk şarkılardan biri olma özelliğini sürdüyor bence. aksu'nun yıllarca beraber çalıştığı isimlerden attila özdemiroğlu'nun bu bestesi, daha ilk birkaç notası ile seni aldığı gibi yunan adalarının ışıklarına bakan küçük bir çilingir sofrasına oturtuyor. şarkının düzenlemesini de özdemiroğlu'nun yaptığını belirtmek lazım. erkan oğur'un cümbüşü ve halil karaduman'ın ekibine de yağ gibi akan performanslarından dolayı teşekkür etmek lazım. "cigaramı yaktım karşı sahile, yaktım ucundan acıları" diyerek efeler gibi karizmatik bir giriş yapıyor aksu. sözleri tek başına yazmamış. yanına şehrazat ve yelda karataş'ı almış, üç hanımefendi ege'de kalplerini bırakmışlar. günümüzde sıla ile özdeşleşmiş rakı masasındaki güçlü kadın imajını türk müziğinde belki de ilk kez bu şarkıda görüyoruz. şarkının en eğlenceli yanlarından biri bir anda neredeyse sirtakiye dönen "aman efendim" diye başlayan kısmı. insanın içini kıpır kıpır yapan bir melodi bu. her zaman aksu'nun eski istanbul kokan yine mi çiçek'inin egeli kuzeni gibi görmüşümdür bu şarkıyı. iki şarkının da oldukça anason kokmasından olsa gerek.

    albümün daha ortalama şarkılarından biri dert faslı benim için. kalbim ege'de kaldı ile benzer bir tavrı var. sanki bu sefer aynı ekip, ege'de değil de çiçek pasajı'nda kafaları buluyorlar gibi. zaten sözleri de aynı üç isim yazmış. müzikte ise sezen aksu ile özkan uğur'un imzası var. uğur'un hareketli müziği kendini hemen belli ediyor. geri vokalde de uğur ile levent yüksel'i dinliyoruz. hatta neredeyse aksu ile bir düet gibi duyuluyor. ergün şenlendirici'nin trampeti ve erkan oğur'un udu şarkının adındaki fasıl kelimesinin hakkını veriyor. yine de en başta da dediğim gibi o kadar önemli ismin ortaklığına rağmen biraz ortalama bulmamın sebebi biraz nakaratı zayıf bulmam, biraz da trampet solo dışında müzikal anlamda sürprizsiz ve düz ilerliyor olması.

    tenna'da bizi sürpriz bir isim karşılıyor. şarkının müziği onno tunç'a ait. aynı sene çıkan medcezir'deki uçurtma bayramları gibi önceden yapılıp rafa kaldırılan bir beste olma ihtimalini yüksek görüyorum. tunç'un 1945 ya da bir sonraki albümde çıkacak ışık doğudan yükselir'indeki gibi senfonik bir havanın olduğu bir şarkı. tabii ki bunda tunç'un yazdığı notaların yanında uzay heparı'nın sude'de yaptığı gibi, hatta belki de sude'yi de aşan, elektronik-etnik düzenlemesinin de payı büyük. sertab erener'in sopranoluğuu konuşturduğu intronun da yeri ayrı. büyük ihtimalle şarkının en etkileyici anları sertab'ın performansı. koronun performansı şarkıyı epik kılan etmenlerden biri. bu koronun içinde hande yener'in yanı sıra fuat güner, özkan uğur, levent yüksel, sertab erener gibi isimlerin olduğunu da belirtmek lazım. şarkının ikinci kısmında aksu'nun nazım hikmet'in bir rubaisini dillendirdiğini duyuyoruz. aksu'nun performansı acayip etkileyici ve kuvvetli. artık rast makamı mıdır bilmiyorum ama tüyleri diken diken edecek bir durum var ortada. sözleri kitapçığa bakmadan anlamak güç ama nazım hikmet usta, bizim uzun zamandır varolmuş ve uzun zaman varolacak bu dünyada bir misafir olduğumuzu kısa ve öz olarak anlatmış. bu etkileyici sözler ve performans, ercan ırmak'ın neyinin ve heparı'nın elektronik düzenlemesinin etkisiyle daha da vurucu olmuş. zor şarkı, yorucu olduğu da muhakkak ama alıştıktan sonra insan dinlemekten hiç sıkılmıyor.

    albümün dinlemesi zor başka bir şarkısı dua. anonim bir melodinin üstüne aksu, sivas katliamı'nın ona hissettirdiklerini yazmış. hükümran, zulüm, kin, para, pul, iktidar, güç, hepsi geçici diyor. "neslim uyanır elbet" diyor. ama dinleyen kim? o ayrı mesele. bu sözler ve "dua", özdemiroğlu ve heparı ortaklığında, yerel, yavaş, ağır bir düzenleme ile sunulmuş. çok da iyi yapılmış. özellikle levent yüksel'in çaldığı bağlama şarkıya çok ama çok iyi yedirilmiş. yine ırmak'ın nefesinden gelen ney, şarkıya ilahi bir hava katıyor. bu da şarkının "tanrı'ya çağrı" temasına çok uygun. tenna ve dua üst üstüne gelince dinleyen gerçekten yumruk yemiş gibi oluyor. bu sarsılma bana çok iyi geliyor ama aksu'nun pop müzik haline alışmış dinleyenlerin kasedin ikinci yüzünü çevirince geçirdikleri şoku tahmin edebiliyorum.

    bu kadar ağır iki şarkıdan sonra sempatik bir şarkı ile devam ediyoruz. gözlerine göz değmiş, bizi "dert faslı" gibi eski istanbul'a götürüp, bırakıyor. besteyi aksu ile yapan levent yüksel, ud ve bas gitar çalarak şarkının yıldızı olmuş diyebiliriz. mustafa süder'in de çok hoş bir keman solosu ve performansı var. hepsi bir araya geldiğinde boğaz kenarındaki bir yalıda, tüller içinde bir osmanlı kadının küçük bir kaçamak yapan kocasına sitemini dinliyormuşuz gibi geliyor. aldatılmasına rağmen seven bir kadının hikayesi belki de aksu ve heparı'yı anlatıyordur. bu parçaları bir araya getirip, bu nostaljik ama içten havayı sağlayan fuat güner'i de düzenlemesinden dolayı övmek lazım. armoniye ve akustik müziğe çok önem veren güner'in, neredeyse her kıtasında farklı bir tema olan bu şarkıya cuk oturduğunu söylemek lazım.

    albümün en az sevdiğim şarkısı homini, pufidi, tumba. bir önceki şarkının sahici ve akustik soundundan sonra bu şarkının introsu, ki kıta aralarında da bunu dinliyoruz, biraz yapay ve garip geliyor. şarkının geri kalanındaki performans çok kötü değil ama şarkının girişi aranjörü attila özdemiroğlu'nun arabesk filmde yaptığı şakacı şarkılar gibi. aksu'nun şarkıda vermek istediği mesajı anlasam da "hayat hoş gerisi boş, haydi yeşil kırlara koş, sana ne dünya halinden, sen az kudur habire coş" gibi sözleri çok basit geliyor. tekerleme gibi nakaratı hafiften eğlenceli gibi ama o da belli yerden sıkıyor beni. benim için albümün tek olmasa da olur eseri.

    aşkları da vururlar ilginç bir eser. aslında o zamana kadar pop muzikle pek bir alakası olmayan müzisyen aşkın arsunan şarkıyı besteleyip, şarkının düzenlemesini yapmış. şarkının ilk kısmı oldukça yavaş ilerleyen, sisli ve puslu bir havaya sahip. erkan oğur'un perdesiz gitarı bu sislerin arasında parıldayan bir elmas gibi. buradaki tek eleştirim bu kısmı çok düşük bir seviyede kaydetmişler. dinlerken sesi hep açmak gerekiyor. yelda karataş ve aksu'nun yazdığı sözler yine iyilik, kötülük, masumiyet temalarını irdeliyor. sözler belli bir kalıbı izlemeyip müziğin akıntısına göre ilerliyor gibi geliyor. "sözlerin hançer" kısmı ile şarkının daha hızlı ilerleyen, daha pop kısmı başlıyor. buranın düzenlemesi sadece elektronik enstrümanlara yaslansa da oldukça muntazam. şarkının gerçek anlamda bir nakaratı yok ama "eyvah" diye başlayan kısmın melodisi ve döngüsü çok hoşuma gidiyor. lakin "şiirler azalmış" kısmını yıllarca anlamadım çünkü kayıtta mı aksu'nun vokalinde mi bir sorun var bilmiyorum ama o kelime kulağıma bir türkü düzgün oturmuyor. elektronik düzenleme tamam ama arsunan'ın oldukça senfonik duyulan enstrümantal kısımdaki performansı inanılmaz. insanı müziğe doyuruyor. yine klasik türkçe pop müziği formullerine karşı gelmiş, bu nedenle de çok ilgi görmemiş bir şarkı. "eyvah, şiirler azalmış, günümüz perişan, yanıyor içimizdeki koskoca orman" sözleri hem 90'ları hem günümüzü çok iyi anlatıyor. inceliği, edebiyatı, anlayışı kaybetmenin acı sonuçlarını o günlerde de yaşadık, bugunlerde de yaşıyoruz.

    o kadar farklı tarz, farklı insan dinledik bu albümde ama en sonunda olması gerektiği yerdeyiz: sezen aksu ve uzay heparı başbaşa. son kez. küçüğüm inanılmaz etkileyici bir eser. heparı piyanoda ne kadar önemli bir virtüöz olduğunu gösteriyor. şarkıyı büyük ölçüde sadece piyano ile kaydetmesi de onun gerçek bir aranjör olduğunu kanıtlıyor çünkü gerçek bir aranjör sadelik gereken yerde bundan korkmayan biridir. bunun yanında klavyeden eklediği sesler, şarkının yanıbaşında sanki bir orkestra var gibi. ama heparı, öyle usta bir müzisyen ki tek başına bir orkestra. özellikle şarkının sonu öyle görkemli ki, sözlerle birleşince albümü tüyler diken diken bitiriyoruz. gerisi ise sezen aksu'dan geliyor. hayatta başımıza gelen her şeyin toylugumuzdan geldiğini anlatıyor. bir de zafer sandığımız şeylerin aslında ne kadar küçük, önemsiz, oyuncak zaferler olduğunu. öyle bir nakarat ki yıllarca eskimedi, yıllarca gönül tellerimizi titretti. tüm albüm boyunca söylediği sözlerin hepsi acayip ama bu şarkıda yüzümüze bir ayna tutuluyor. bu aynada kendimize bakıp, yaşadıklarımızı ve yasattiklarimizi düşünürken albümü bitiriyoruz.

    albüm sattı satmasına ama hiçbir zaman gülümse gibi piyasayı sallamadı. ama her satmayan muhteşem albüm gibi bu albüm de kült statüsüne erişti. aksu hayranları, onun hep bu albüm kalitesine dönmesini bekledi. ama dönemezdi. bu albümü oluşturan faktörler sadece bir kez bir araya gelebilirdi. albümden sonra heparı, yavaş yavaş kendisini aksu'nun kanatları altından çıkarmaya başladı. albüm çıktıktan bir süre sonra atıf yılmaz filmi "gece, melek ve bizim çocuklar"da başrol teklifi aldı ve kabul etti. bu sırada modacızeynep tunuslu ile tanıştı ve sene bitmeden evlendiler. yani 1993'te hem aksu hem heparı dünya evine girmişti. aksu, heparı'nın düğününe katılmadı, tebrik de etmedi. artık aksu ve heparı'nın ayrı yollara çıkacakları ortadaydı. bir daha hiçbir zaman oturup bir şarkı yazmadılar.

    uzay heparı, aksu'dan sonra şehrazat ile çalışmaya başladı. yine de başka sanatçılar için aksu bestelerini düzenlemeye devam etti. 1994 yılının başında yayınlanan nükhet duru'nun albümünde iki aksu şarkısı düzenledi. sonra da demet sağıroğlu'nun ilk albümünün aranjelerini tamamladı. daha sonra da sertab erener'in ikinci albümü için üç sezen aksu şarkısının düzenlemesini yaptı: dargın değilim, rüya ve albüme adını verecek la'l. o dönemde yıldız tilbe de ilk albümünü çıkarma hazırlıkları yapıyordu. her şeyin ilacı olan zaman, aksu-heparı-tilbe üçlüsünü de bir araya getirmiş, aksu'nun bir bestesine tilbe'nin söz yazması ve heparı'nın bu şarkıyı düzenlemesi konusunda anlaşılmıştı. ama heparı ne kınalı bebek'i, ne de la'l'i bitirebildi, ne de tilbe ile çalışabildi. mayıs 1994'te geçirdiği bir motorsiklet kazası sonucunda hayatını kaybetti. kısacık hayatına şarkılar ve sezen aksu ile bir albüm sığdırdı. albümü kapayan "küçüğüm" şarkısının kendi hayatı için de bir vedayı simgeleyeceğini asla tahmin edemezdi.

    deli kızın türküsü ve heparı'nın ölümü sonrasında aksu, acısını içine gömüp kariyerine ara vermeden devam etti. geçirdiği acı tecrübeden çok kısa sonra tarkan'a verdiği "hepsi senin mi?" büyük bir hit oldu, tarkan'ı aksu'nun elinden tuttuğu diğer şarkıcıların hepsinden daha büyük bir star yaptı. aksu'nun payının büyük olduğu erener'in la'l'ı da büyük bir başarı kazandı. bu başarılar aksu'nun popüler şarkılar yazıp, elinden tuttuğu gençlere destek olmaya devam etmesine sebep oldu. ufak ufak onno tunç ile arasını da düzeltmeye başladı. levent yüksel'in ikinci kaseti uzun zaman sonra tunç ve aksu eserleri içeriyordu. albümde arka arkaya gelen yas ve karaağaç ise heparı için yazılmış, oldukça kişisel ve acı şarkılardı. aksu, kendi kariyerinde ise hala popüler müzik kurallarının dışında oynamayı tercih etti. üstüne oldukça düşünülmüş bir proje albümü ışık doğudan yükselir ile hayatına devam etti.

    deli kızın türküsü ise aksu'nun özel bir zamanının, özel bir albümü olarak tarihe geçti. türk pop müziğine kendi koyduğu kuralları, kendisi yıktı. bir kuyruklu yıldız gibi kısa bir süre gelip, herkesi hayran bırakan heparı'nın eşliğinde içindeki çocuğa sarıldı ve insanı anlattı. bir "gülümse" değildi, olma iddiası da yoktu. içinden geleni iyisiyle ve kötüsüyle, ama hesap kitap yapmadan, olduğu gibi bu albüme yansıttı. sadece içerdiği şarkılarla değil, yapılış aşamasıyla ve yayınlandıktan sonra yaşananlarla beraber efsanevi bir çalışma oldu.

    4,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: masum değiliz, tenna, dert faslı
  • gülten akın'ın 1955 yılında yazdığı ve rüzgar saati adlı kitabında da yer alan şiiridir aynı zamanda bu türkü. dört vakti vardır aslında ya bana en çok koyan gecenin bir vaktidir...

    /...

    elimi uzatsam tutamasam
    olanca sevgimi yalnızlığımı
    düşünsem hayır düşünmesem
    senin hiç haberin olmasa
    senin hiç haberin olmaz ki
    başlar biter kendi kendine o türkü

    .../
  • abartısız, en iyi sezen aksu albümü. halâ, uzay'ın dehlizlerinde yol aldığı rivayet edilir.
  • sezen aksu 'nun 1993 yılında çıkardığı muhteşem albüme ismini veren şarkı...

    şarkı şöyle cereyan ediyor

    deli kızın türküsü
    söz: gülten akın
    müzik: sezen aksu - bülent özdemir

    yağmur yağar akasyalar ıslanır
    ben yağmura deli buluta deli
    bir büyük oyun bu yaşamak dediğin
    beni ya sevmeli ya öldürmeli

    yitirmeli ne varsa
    başlamalı yeniden

    bu anlamsız bu yağmur
    işlemez karanlıkta
    garipliğine yan
    yan yürek yan
    gitti giden gitti giden

    yitirmeli ne varsa
    başlamalı yeniden

    sana büyük caddelerin birinde rastlasam
    elimi uzatsam tutsam götürsem
    gözlerine baksam gözlerine
    konuşmasak ah anlasan
    elimi uzatsam tutamasam
    olanca sevgimi yalnızlığımı
    düşünsem hayır hayır düşünmesem
    senin hiç hiç hiç haberin olmasa

    haklı walla sezuş aplam... yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden...
    aynı albümde sözlüğe girmiş homini pufidi tumba adlı bir şarkı daha var. de hade hayırlı uğurlu ola...
  • 93 yılında cıkmıs sezen aksunun devrim niteligindeki kaseti. kücügüm, dua, deli kızın türküsü, kalbim egede kaldı, tenna ile birlikte mazhar alansona ait (sanırım rumca) bir sarkının da oldugu benzersiz bir çalışma. gelecek vaadeden aranjör uzay heparının son çalışmaları da yer alır ve kaset cıktıktan bir kaç ay sonra demet akbagın arbasına motoruyla carparak hastanede olmustur. bu kaset bana hep huznu, olumu, yalnızlıgı ve sonbahardaki nemli bahçe topraklarını hatırlatır. (tenna sarkısında gecer) bu kaset için egik atıs guzergahı takip eden insanlardan sezen aksunun hmax'ıdır denebilir.
  • yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
    böcekler gibi başlamalı yeniden
    bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
    yan garipliğine yürek yan
    gitti giden...

    her misrasi ayri guzellikte olan kadina yakisan en derin siirlerden biridir. her kadinin siirin icinden sececegi bir misra si illaki vardir.sarkisi siiri kadar vurucu degildir.cunku kendi icinde her okuyusta ayri bir muzigi barindiran degisik bir ezgiye sahiptir
  • 1993-95 yıllarında yılında küçük bir çocukken, ayvalık'tan hasankeyf'e giderken doğan slx'imizdeki birkaç kasetten biri olan sezen aksu albümü. bende hep garip duygular uyandırmıştır.

    bu albümün tüm şarkıları bana yolculuğu, genelde de yola gece çıktığımızdan güneşin doğuşunu hatırlatır nedense. o zamanların hatıralarını aklıma getirir.

    her şarkısını ayrı ayrı ezbere bilirim. çocukluğuma giderim dinlediğimde. ayvalık nerede, hasankeyf nerde.

    memur çocukları, özelde öğretmen çocukları bilir böyle bilinmezlere yapılan yolculukları. hele ki o kadar küçük bir çocukken. durmadan sorarsın;

    - ne kadar kaldı anne ?

    - çoğu gitti azı kaldı oğlum.

    bu albüm bir daha başa sarardı...
  • "yıldızları koparılmış bir bir
    bu karanlıkta
    çağıl çağıl türküler boşuna
    sana ancak yankım varabilir
    değişmiş genişlemiş sıcaklığını kaybetmiş
    kimseler duymadan yollara düş
    yalnızlığın alıp yürüdüğü bir gün
    inançsız da olsa yaşadığını düşün
    güzün yapraklar bak nasıl
    üstlerinde bir damla su
    nasıl da kokar yaşamla ölüm ortası"

    *
  • yıllar sonra dinlediğimde bile "yitirmeli ne varsa, başlamalı yeniden" sözleriyle günün şu saatinde, şurada beni benden alan, gözlerimi dolduran şarkı.