şükela:  tümü | bugün
40 entry daha
  • izleyin filmi öyle gelin, aksi durumda heder olursunuz, spoylere boğulur, darmadağın olursunuz!

    böyle aksiyona, bol bol sevişmelere sığınmayan salt allah ne verdiyse ince detaylara, hislere seslenen dönem filmlerini izlerken genelde şunu düşünürüm, söz konusu döneme ait özel bir ilgi yoksa seyirci neden kendini böyle bir filmin başında bulur? seyirci sıkıcı bulmaz mı filmi? evet bulur. bazı istisnalar vardır, mesela george bernard shaw’ın caesar and cleopatra’sını okuyanların aldığı keyif, aynı hikayenin 1945 ‘te gabriel pascal tarafından filmleştirilmiş versiyonundan (http://www.imdb.com/title/tt0038390/) alınacak keyfe eştir, veya uli edel tarafından tv için çekilmiş olan, -çok fazla aksiyonla şişirilmemiş olan- julius caesar’ın (http://www.imdb.com/title/tt0284741/) antikiteye veya özel olarak julius caesar’a ilgi duymamış olan birilerine sıkıcı geleceğini pek sanmıyorum, ha sıkıcı olarak görmek isteyene her şey sıkıcı gelecektir, mesele biraz da önyargıyla alakalı. zira bazı çağlar, bazı çağların dinamikleri bize daha görmeden,etmeden, okumadan ilgimizi hak etmez gelir. kitaplar okumayız, belgeselleri çıkınca kanal değiştiririz. kimi zaman kimileri cizvitleri merak etmez, kimi zaman da kimileri aborjinleri. kimi ortaçağ’a takıktır, kimi antikiteye. kimi 18. ve 19. yy. insanlarını konu alan o sanayileşme ve aydınlanma sisi altında buğulanmış uzadıkça uzayan filmlerden nefret eder (örneğin ben claude berri’nin germinal’inden hep nefret etmişimdir, hatta sinemada ikinci yarısına bile tahammül edememiştim. gerçi genel olarak işçiler ve işçi sınıfı üzerine her türlü yapımdan kaçarım, yılandan kaçmadığım gibi), kimi de son yüzyılın her türlü hikayesini (kitapta, filmde vs.) yozlaşmanın yansıması olarak görür, aşağılar.

    burada üzerine konuşma gereği duyduğum elizabeth’in ingiltere’sine ve yeni çağ kültürünün ada tarafında olup bitenlere, içinde hele bir de sönük bir şekilde anlatılmış özgürlük yanlısı ingiltere ile engizisyonu getireceği söylenen aşırı dindar ispanya savaşını barındırarak anlatan elizabeth the golden age ise benim için tam anlamıyla heyecan verici bir yapımdır, başta söylediğim gibi içinde herhangi bir aksiyon veya ergenlere, erotizmi sanat çerçevesine sokarak pornografiden ayırdığını düşünen ince tiplere bol bol bol “tarih fantezisi“ kapsamında masturbasyon malzemesi içermediğinden, ilgi alanı veyahut akademik alanı yüzünden yolu bir şekilde yeni çağ ingiltere’sine düşmemiş olanlara elbette ki sıkıcı gelecektir. daha detaylı bir şekilde bu hususa değineceğim, zira filmi beğenmemiş olanlardaki asıl eksikliklerden biri de kanımca şu, aslında filmde neye vurgu yapıldığını anlamış değiller, söz konusu zaman diliminde avrupa’nın yaşadığı dönüşümde ingiltere’nin rolünü ve kendisine düşen payını bilmediklerinden kraliçe i. elizabeth ve ispanya kralı ii. philip karakterleri altında ülkeler arası mücadeleyi de de iyi çözememişler. öyle ki yorumlardan birinde “güzel görüntülerin, öyküsüz, arka arkaya sıralandığı film” dendiği bile olmuştur, “içi bomboş bir film..” , “güzel görüntüler ve 1500'lü yillar ingiltere sarayi kiyafetlerini pes pese siralayan ve agir bir havada konuyu anlasilmaz kilmis” , “çok güzel kostümlere sahip olup dünya gerçekleri ile pek de bağdaşmayan, pek çok izleyiciye de haklı sebeplerle sıkıcı gelebilecek film.” , “görsellik olarak çok çok iyi hazırlanmış, ancak konusu dağılmış, kendi ağırlığını kaldıramamış filmdir.” vs. yorumlar ise yine filmin hanesine konu bakımından olumsuz yönde işler niteliktedir.

    oysa dönemin mezhep savaşlarına değinip, ispanya’yı tümüyle bu çatışmaların sebebi olarak gören elizabeth’in ingiltere’sinde bizzat kraliçe’nin, adamlarından gelen her türlü uyarıya rağmen protestan kimliğiyle tebasında bulunan katolikleri de korumak zorunda olduğunu söylemesi filmin sonundaki gerçeği kabullenişiyle alakalıdır: “i am called the virgin queen. unmarried, i have no master , childless, i am mother to my people. god give me strength to bear this mighty freedom. i am your queen. i am myself.” o ülkesinin annesidir, o aynı zamanda mezhep savaşlarının dışında, bunu bahane ederek üzerine gelen koyu dindar cizvitlerin aksine herkesi kucaklayıcı , birleştirici, özgürlükçü olandır. zaten yine filmin bir yerinde bunu dile getiriyor. savaş gerçeği karşısında şöyle diyor: “for then there will be no more liberty in england of conscience or of thought. we cannot be defeated.” her şeyden önemlisi “özgürlük” için yenilmemesi gereken bir ingiltere’nin başında bulunan elizabeth’in, ülkesine uzun sürecek bir refah dönemi getiren yönetiminin arefesinde o tebası tarafından sevildiği için, onlara layık olmaya çabalamaktadır. bu da aslında ingiliz kafa yapısının yeni dünya’ya (amerika’ya) taşıdığı tipik erdemlerinden biridir, zaten filmde de yeni dünya’dan henüz dönmüş olan (sir) walter raleigh yeni dünya’ya kraliçe’nin namını götürmek istediğinden bahsedip, hatta orada bir yere elizabeth’in bakireliğinden hareketlenerek virginia adını vermek istediğini belirtmiştir. şimdi de biraz şu bakirelik ve yalnızlık bahsine geçelim.

    burada aslında ingiliz tarihinin bu dönemiyle alakalı anlatılanlara sadık kalmış film, özellikle de ingilizce ve yeni latince külliyatında francis bacon’ın (elizabeth'in saltanatına yetişmiştir, hatta derler ki, kraliçe küçük bacon'ı öyle severmiş ki, "bu benim gelecekteki bakanım olacak" dermiş: http://en.wikipedia.org/wiki/francis_bacon) prens henry ‘e yazdığı anı yazısıyla (`in henricum principem walliae elogium francisci baconi`) birlikte hatırlanan kraliçe elizabeth’e yazdığı in felicem memoriam elizabethae angliae reginae başlıklı yazısıyla paralellikler söz konusudur. bacon’ın elizabeth’in erkeksizliğine ve çocuksuzluğuna yaptığı vurgu filmde kendine bir hayli yer bulmuş. filmde “i am called the virgin queen. unmarried, i have no master , childless, i am mother to my people.” diyen kraliçemiz, bacon’ın söz konusu yazısında şöyle tanımlanır: “orbe sane fuit, nec stirpem ex se reliquit;” yani tümüyle soyu devam etmeyecek ölçüde ardından birilerini bırakmamıştır. bu açıdan bakıldığında bacon’ın devletin yararını ön plana alan kafa yapısı gereğince, büyük işler başaran büyük insanlara özgü bir yalnızlıktır elizabeth’inkisi, kimler yok ki o büyük insanlar içinde: “quod etiam felicissimis contigit, alexandro magno, julio caesari, trajano, aliis;” büyük iskender, julius caesar, trajanus vs. ama elizabeth'in tek farkı vardır onlardan, kadındır!

    yine bacon, sermones fideles sive interiora rerum adlı eserinin viii. bölümünde de değinmişti, şöyle diyordu: “qui uxorem duxit et liberos suscepit, obsides fortunae dedit. sunt enim magnorum conatuum impedimenta, sive ad virtutem tendat quis sive ad improbitatem.” yani türkçesiyle: “evli ve çocukları olan bir adam artık kaderine tutsak olmuştur. böyle adamların ister erdemle ister kötülükle dolu olsun; büyük işler yapmaları için engelleri vardır.” neyse ki bacon’a göre elizabeth "kaderine tutsak olmuş" birisi değildir. kraliçe elizabeth filmde “i have given england my life. must she also have my soul?” diye sorarken de zaten bundan yakınmaktadır, o sırf bu adanmışlığı yüzünden kendi tutkularına, arzularına, dileklerine sırtını çevirmiş en azından sir walter raleigh’le uzak denizlere yelken açamayacak kadar korkak biridir, her ne kadar bacon onu –yazdığı anı yazısında- gerek talihi gerekse yaradılışı bakımından tüm kadınlar içinde “harikulade”, tüm prensler içinde “hatırlanmaya değer” görse de: “`elizabetha et natura et fortuna mirabilis inter foeminas`, memorabilis inter principes fuit.” zaten tarihin gördüğü ender yönetici kadınlardan biri olduğunu 300’deki latincede “hodie apud inferos fortasse cenabimus” ‘a denk gelen “spartans tonight we dine in hell!” lafını anımsatan bir orduyu gaza getirişle gösteriyor:

    “we see the sails of the enemy approaching. we hear the spanish guns over the water. soon now, we will meet them face to face. i am resolved in the midst and heat of the battle, to live or die amongst you all! ”

    yine filmde kraliçe’nin dilinden “... because, by god, england will not fall while i am queen” veya “...god give me strength to bear this mighty freedom.” vs. şeklinde zikredilen “tanrı’nın bağışı”, “tanrı’nın yönetime sağladığı güç” bahsi kraliçe’nin zamanında ingiltere sık dile getirilen bir olgudur. bunu yine bacon’ın söz konusu yazısında açık bir şekilde görmekteyiz. ona göre methiyeler insanlardan, ülkedeki yönetimden kaynaklı saadet ise tanrı’dan gelir: “nam laudem homines tribuunt, felicitatem deus.” bu aslında hem bu yazıda hem de filmde ayrı bir övgü sebebidir, zira herkes tanrı’nın bu bağışından nasibini alamaz. zaten öyle olsaydı, tanrı ve dini adına yola çıkan koyu dindar ispanyollar –kraliçe’nin deyimiyle- engizisyonu ingiltere’ye getirme girişimlerinde başarılı olurlardı, oysa özgürlükçü ve karşı mezheptekileri de kucaklayıcı olan ingiliz kraliçesi’nin ordusu bizzat tanrı’nın yardımıyla üstün gelmiştir:

    "because, by god, england will not fall while i am queen."

    yine bacon’ın yazısına bakarsak hakiki kraliçe’nin dindar olmasına rağmen, ılımlı ve yeniliklere açık bir niteliği de vardır: “fuit elizabetha in religione pia et moderata, et constans ac novitatis inimica”. (bacon’a göre elizabeth teoloji üzerine okumayı severmiş, kutsal kitapların yanında aziz augustinus başta olmak üzere kilise babalarının kitaplarını da okurmuş: “in scripturis et patrum scriptis [praecipue beati augustini] legendis, multum versata est.”) zaten filmde ispanya kralı ii. philip’in “let god's work begin.” diyerek savaşa girişmeden evvel sarf ettiği "tanrı’nın elizabeth’i terk ettiğine" dair ifade elizabeth’in tanrı bağışından artık yoksun kaldığını düşündüğünü göstermektedir, bu da zaten ona göre tanrı’nın işinin başlaması demektir (gerçi filmin daha başında kraliçe’nin evlenmemiş olmasını “god is showing his displeasure” çıkarımıyla yorumlayanların varlığından söz ediliyor, her ne kadar kraliçe bunu saçmalık [“what nonsense”], hizmetkarı sir francis walsingham ise tehlikeli bir saçmalık [“dangerous nonsense”] olarak buluyorsa da). gerçi batıda hiristiyanlıktan kaynaklanan tanrı'nın elinin kralların üstünde olduğuna dair inanç filmde de gözümüze çarpmaktadır. bunu yine dönemin metinlerinden birinde görmekteyiz, tabi ki kaynağımız elizabeth'in saltanatına yetişmiş olan bacon: "deus autem, regibus favens, etiam spiritus ministrorum excitat et ornat." yani türkçesiyle "“tanrı krallara destek çıkarken, beri yandan hizmetkarlarının ruhunu da canlandırır ve donatır.”" yine bacon'dan bir başka ifade, bu durumun sağlamasını yapıyor görünmektedir: "omnia circa reges praecepta duobus illis monitus clauduntur, memento quod es homo et memento quod es deus, seu vice dei.."; türkçesiyle: "tüm tembihler içinde şu iki tanesi kralları gerçekten sarmalar: ‘insan olduğunu unutma’ ve ‘bir tanrı ya da tanrı’nın vekili olduğunu unutma." (bacon, sermones fideles sive interiora rerum xix. de imperio.) kısacası tanrı, saltanatı ve lideri (kral ya da kraliçe farketmez) gözetir, liderler de bunu bilerek tanrı'nın yeryüzündeki vekili gibi davranırlar. bu dönemde tanrı'yla kral (saltanat) arasındaki bağ böyle kurulur.

    sonuç itibariyle filmle alakalı elbette ki beğeni ölçütleri bile aynı olmayacaktır, beğenebilen veyahut beğenemeyen iki kişi aynı nedenlere sığınamayacaktır, bu doğaldır. ama renklerin ve zevklerin tartışılamayacağına dair o eski kaidenin zemini sağlam olmalıdır, "aslında ne olduğuna dair" bir fikrimizin olabilmesi için, o konuda bir bilgimizin olması şarttır. bilginin ve ona iliştirilmiş fikrin oluşturduğu düz zemin üstünde artık beğeni mekanizmanızı çalıştırarak istediğiniz dansı edebilir, isterseniz bu sağlam pisti terk edip daha kaygan zeminlerde daha iç gıcıklayıcı dvd rip’ler karşısında beklediğiniz aksiyona kavuşarak mutlu olabilirsiniz, öyle ya ne işiniz var kraliçe elizabeth’in içine düştüğü "imperium'un tepesindeki kadın" ile "tutkularıyla sadece bir kadın" arasında kalışıyla? suratı beyazdan bir kadının kendi içinde çeliştikçe yalnızlaştığı, yalnızlaştıkça da uzak denizlere gidemeyip, avrupa’ya ve yeni dünya’ya hükmederek o uzak denizlerin büyük kraliçe’si, büyük kadın’ı olarak anılmasına rağmen mutlu da olamayacağı bir hikaye bu, ortaçağ’la yeniçağ arasında (lisede öğretildiğinin aksine!) kalın bir duvar olmadığından, bu filmde her iki dünya algılayışı birbirinin içine girmiş vaziyettedir. elizabeth’in özünde tanrı’nın bağışı da vardır, insanların özgürlüğü de. bu açıdan bakıldığında da filmin hikayesi bir anlam kazanır, tabi görmek isteyen için bu böyle.

    evet okuduğunuz için teşekkür ederim, izleyin filmi.

    not: francis bacon'ın "in felicem memoriam elizabethae angliae reginae" başlıklı yazısını okumak için linkler:

    latincesini indirmek için:
    http://uploaded.to/?id=4a5gdd

    okumak için:
    http://books.google.com/…fawosjpbdojyyaspv5up&hl=tr

    *

    ayrıca döneme ait okuma önerileri için:

    1- sharon turner, the history of england from the earliest period to the death of elizabeth

    http://getir.net/em6

    2- thomas morell, studies in history; containing the history of england

    http://getir.net/em7
19 entry daha
hesabın var mı? giriş yap