şükela:  tümü | bugün
  • özledim lan günlerce evde takılıp arada bi akşam bir iki saatliğine dışarı çıkmayı. okul-iş okul-iş, salın lan beni evde bilgisayarımla, telefonumla başbaşa kalmayı özledim.
  • övülecek veya yerilecek insan değildir... altı üstü evinde vakit geçiriyor. günümüzde teknoloji diye bir şey var. televizyon var, internet var, telefon var, vs. bunlar varken bir insan neden sıkılsın ki? eğer internet veya tv falan olmadan canı sıkılmıyorsa durum o zaman ilginçlik kazanır... ben de sürekli dışarıda, bir yerlerde olan ve sıkılmayan insanları anlamam.
  • kendini seven, kendi kendine yetebilen, bunlara ek olarak da başkalarının ön yargılarını ve art niyetli tiplerin zırvalarını önemsemeyen kişilerdir.
    bu durumları, dışarıda sıkılmadan vakit geçirmelerine engel de değildir.
    mutlulukları, huzurları ve sevgileri daim olsun.
  • benim bu.

    eşim ailesinin yanına gittiği zaman cumartesi işten sonra dışarıda yapılması gerekenleri hızlı hızlı hallederim, hafta sonu yetecek kadar yemek, içecek ve sigarayı almış olurum, eve girerim ve kapıyı kitlerim. pazartesi sabahına kadar 42 saat o evden çıkmam.

    plansız, programsız, hiç bir yere yetişmek zorunda olmadığınız bu kısacık süre gerçekten insanın beynine reset atıyor.
  • (bkz: netflix)(bkz: spotify)(bkz: steam)(bkz: kedi)(bkz: safaribooks)(bkz: kitap) derken bayağı iyi geçiyor valla hatta vakit yetmiyor.

    fakir diyenler olmuş hahaha bu ne dar bir dünya görüşüdür.
  • evde olmak mutluluktur

    kitap okumak
    oyun oynamak
    film dizi
    v s . v s
  • schopenhauer’in dediği üzere “iç dünyası zengin olan insan sıkılmaz” mutluluğu insanlarda veya herhangi bir eşyada arayan bir sığ beyinliyseniz yalnız kaldığınız her an sıkılırsınız.
  • benim gibi insanlardır...

    cumartesi öğlen 3'ten sonra ve çoğunlukla cumartesi hiç çıkmadan, koşarak gidip; pazartesi sabahı 9'dan önce çıkmadığım, ücreti ne olursa olsun aynı keyfi vermeyen, mükemmel bir kale! benim için.

    çayımı demlerim; 11 gibi sabah kalvaltısı sonrası fırına yemeği koyar, aksam 7'de çıkarırım. takip ettiğim dizileri izlerim, belli başlı youtube kanallarını takip ederim. dünya müziklerini, konserlerini dinler podcastlere bakarım. maç varsa; en az 5 çeşit meze yaparım, ara sıcaklar havalarda uçuşur. tam bir detox yani.
  • evde eğlenmek ile dışarıda eğlenmek benim için dengelidir. evde yaparken mutlu olduğum şeyler var. dışarıda yaparken mutlu olduğum. çok şeyetmeyin.
  • yalnızlık bir münzevînin yegâne sığınağıdır.

    yalnızlığın tanımını kanaatimce en güzel şekilde ortaya koyan kişilerden birisi, ünlü psikiyatr carl gustav jung’tır. jung yalnızlığı tam olarak şu şekilde tanımlamıştır: ‘’yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu görüşlere sahip olduğu zaman kendini yalnız hisseder.’’ bu güzel tanımı kendimce biraz genişletmeye çalışacağım.

    öncelikle ilk cümle ile başlamak isterim: ‘’insanın, kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramaması.’’ aristoteles’in dediği gibi insan, gerçekten de politik bir hayvandır. her insan bir toplum içinde yetişir, gelişir ve var olur. o toplumun; fikirleriyle, hayâlleriyle, maddî-manevî anlayışlarıyla şekillenir. daha sonra toplumdan bağımsızlaşmayı başarabilirse kendince; yeni fikirler, düşünceler ve anlayışlar üretir. fakat bu yapıp ettiklerini ve ürettiklerini paylaşacak, onayacak tek bir kişi dâhi bulamadığında muhakkak ki yalnızlığın en acı hallerinden birini tadacaktır. aslında bu durum tanımın ikinci cümlesi olan ‘’başkalarının olanaksız bulduğu görüşlere sahip olma’’ durumuyla bir illiyet bağına sahiptir.

    yaşamış olduğu toplumu fikirleriyle aşan, kültürünü bağımsız kılan; geleneği, akletmenin gücüne hapseden, dünyayı çok daha geniş bir pencereden izleyen insanlar için yalnızlık kavramı genel itibarıyla hayatlarının mihrakındadır. bu konuda; yalnızlık, erdem ve entelektüel beceri arasındaki nedenselliği en güzel şekilde ortaya koyan büyük filozof schopenhauer’ı anmamak, üstada saygısızlık olacaktır. şöyle diyor schopenhauer:

    ‘’yalnızlık, bütün büyük ruhların kaderidir.’’

    esas itibarıyla, jung’ın yapmış olduğu tanımla schopenhauer’ın bu aforizması tam olarak birbirlerini tamamlıyorlar denilebilir. büyük bir ruha sahip insanlar, genel itibarıyla yaşamış oldukları toplumda anlaşılmazlar; fikirleri saçma; dine, geleneğe ve dolayısıyla kültüre aykırı bulunur. tüm bu sebeplerden ötürü kalabalıklar içinde yalnızlaşır veya yalnızlaştırılırlar. hemen her büyük insan çağının ötesinde yaşamaktadır. onların çoğunun gerçek anlamda anlaşılması ve idrak edilmesi genellikle birkaç yüzyıl sürecektir. tabii, geride geleceğin dünyasına meramını anlatacak bir eser yâhut yapıt bırakmışsa.

    sosyal, asosyal; münzevî

    günümüzde, başlıkta yer alan bu üç kavram o kadar sığ ve o kadar akıldan uzak tanımlanıyor ki çoğu insan yanlış şekilde yaftalanıyor ve bu dar kalıpların içine hapsediliyor. sosyal dediğimiz insan genel itibarıyla; toplum içinde var olmaktan hoşlanan, toplumsal konularla alâkadar olan ve karşı taraf ile iletişime geçmekten keyif alan insandır. bu insanlar genellikle yaşamış oldukları toplumla barışıktırlar ve toplum içinde de ‘’sevecen’’ olarak algılanırlar. asosyal insan ise bunun tam tersidir. toplum içine karışmaktan hoşlanmayan, iletişime geçmekte zorlanan ve kolay kolay ilişki kuramayan insanlardır. asosyallik bir tercih değildir, belli bir durumun sonucudur. asosyal insanlar genel itibarıyla iletişim becerileri düşük olduğundan iletişimi başlatmakta yahut devam ettirmekte zorlanırlar. başlattıkları bir iletişimin sonucu olumsuz olursa bundan dâima kendilerine bir pay çıkarırlar. dolayısıyla zaman içinde çekingen bir tavırla toplumdan ve politik yaşamdan uzaklaşmaya başlarlar.

    peki, münzevî dediğimiz kavramı bunlardan farklı kılan özellik nedir? münzevî yaşam tam anlamıyla bir tercih meselesidir. sosyal becerileri çok iyi olan, insanlarla iletişim kurmakta hiçbir zorluk çekmeyen, toplumsal olaylara karşı duyarlı bir insanın münzevî bir hayatı seçmesi pek olasıdır. ve hatta diyebiliriz ki münzevî insanların tamamına yakını bu mâhiyetlerin birçoğuna sahiptirler. onların münzevî hayatı tercih sebebi genel itibarıyla toplum ve şahsı arasındaki ahlâkî, vicdanî ve hemen her entelektüel anlayış arasındaki iflâh olmaz uyumsuzluklardır.

    eğlencelerin bercestesi*

    eğlenmek için yersiz gürültü patırtı ve kalabalıklara muhtaç olmak kanaatimce çağımızın en büyük vebalarından birisidir. günümüzdeki ‘’umumî’’ eğlence anlayışına baktığımızda aklımıza ilk gelenler; partiler, çılgın danslar, konserler, kahvehanelerdeki çılgınlıklar, son ses müzikler vb. durumlardır. otomobillere ilgi duyan kitle genel itibarıyla hemen janti bir müzik sistemi yaptırmakta, egzozdan çıkan ses ile tatmin olmakta ‘’haydi, eğlenmeye çıkalım’’ cümlesinin ardından hemen bir disko, bar, kalabalık arkadaş ortamı vb. gibi şeylerin geleceği anlaşılmaktadır, tabii bunlar akla gelen ilk ve belirgin örnekler.

    --- spoiler ---

    ''melâlimizi avutmak için bin türlü eğlence, bin türlü zevk icat ettik.''

    yahya kemal beyatlı
    --- spoiler ---

    birkaç arkadaşınızla bir kafeye gidip sakince oturmak istediğinizde dâhi kalabalığın sesinden ziyâde anlamsız ritimler ve sözler ile dolu şarkılara maruz kalıyorsunuz. çevrenizde atılan kahkahaların dâhi dozu yok. her şey kuru gürültü ve sesten ibaret. insanlar eğlence seviyelerinin çıkan ses ile doğru orantılı olduğuna dair tuhaf bir yanılgı içindeler. ‘’sâkin eğlence’’ dediğimiz kavrama rastlamak artık çok güç. yalnızca ülkemizde değil, birçok avrupa ülkesinde de durum aynı. romanlardan yâhut filmlerden gördüğümüz o salon muhabbetleri, çin’de bundan yarım asır evvel bir sanat olarak kabul edilen karşılıklı konuşma eğlencelerine vesaire artık günümüzde rastlamak imkânsız bir hale gelmiş durumda.

    er ve hatun kişilerin birçoğu artık entelektüel uğraşlardan maalesef haz alamaz hale geldiler. elbette ki genelleme yapmanın yanlış olduğunun bilincindeyim ve istisnasının bol olduğu bir durum olduğunun da farkındayım. lâkin genel itibarıyla durum maalesef bu halde. yapıp ettiğimiz her şeye bolca gürültü karıştırıyoruz, kafamızın yalnızca bu şekilde dağılacağını düşünüyoruz. oysa kitaplar aracılığıyla geçmiş yüzyılların dehalarıyla sohbet edebilir, arkadaşlar ile derinlikli sohbetlere gark olabilir, otomobilimiz ile geceleri yollarda anlamsızca dolaşabiliriz; bu ve bunlar gibi birçok şey de insan ruhu için muhteşem bir eğlence kaynağıdır aslında.

    oysaki çağımız, sâkin eğlence diye bir kavramın varlığını dâhi tuhaf karşılayacak bir hâlde. eğlenceyi ortaya yazıp bir zihin haritası çıkarmaya karar versek bu kavramın etrafını dolduracak şeylerin birçoğu gürültü ile dolu olacaktır. dolayısıyla entelektüel becerilere sahip insanlar böyle bir toplumdan uzak durmaya çalışacak, eğlenceyi ruhunda ve geçmişte yaşamış büyük dehâların sohbetlerinde arayacaktır. ve bu da kendisini şimdiki zamanda içinde bulunduğu toplumdan bir nevi soyutlayacaktır. yöneleceği şeyler yüksek ihtimalle kitaplar, çeşitli sanat etkinlikleri, nitelik film ve gösteriler gibi seçkin tercihler olacaktır.

    insanın elbette ki coşkuya, heyecana, adrenaline de ihtiyacı var fakat her şeyin dengede olmasının en güzeli olduğunu düşünüyorum. ve yine konuyla ilgili olarak arthur schopenhauer’ın bu konudaki çok beğendiğim bir aforizmasını paylaşmanın yerinde olduğu kanaatindeyim, buyrunuz:

    --- spoiler ---

    “uzun zamandır şuna inanıyorum: insanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında bir ters orantı vardır. kapıyı eliyle yavaşça kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil; aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür.”
    --- spoiler ---

    diyebiliriz ki entelektüel zevklere sahip olan hemen her insan kendisiyle yalnız kaldığında can sıkıntısından daha ziyâde içsel bir huzura kavuşacaktır. toplumun genelgeçer yargılarının hemen hemen tamamını karşısına almış, farklı düşünen ve yorumlayan bir bireyin dışa dönük olmasını beklemek oldukça zordur. dolayısıyla son çare olarak münzevî bir hayatı benimsemesi kaçınılmaz görünmektedir. nietzsche bu konuda oldukça realist bir tavır ile ‘’ bu tür sıra dışı kişilikler başlangıçta inlerler, sonra melankoliye yönelirler, sonra hastalanırlar, en sonunda ölürler.’’ diyerek işi biraz daha yüksek ve felsefî boyutlara götürmüştür (eğitimci olarak schopenhauer, nietzsche f. s.23).

    konuyu, daniel defoe’nun sorgulatıcı, zihin açıcı kezâ konumuzu da bir nevi özetleyici şu muhteşem sözü ile sonlandırarak zihinlerinize bir sual bırakmak istiyorum:

    ‘’bir adamın benden başka herkes aldanıyor demesi güç şüphesiz ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?’’

    hâsılı bizce, evinde izole yaşamında mutlu mesut yaşasın.

    konuyla ilgili sendromlar için:
    (bkz: diyojen sendromu)
    (bkz: dostoyevski sendromu)

    yazıyı medium sayfamdan okumak için şöyle gidebilirsiniz.