şükela:  tümü | bugün
  • datça, reşadiye yarımadasının batı ucunda tekir burnunda yer alan karia kenti. m.ö.4 yy da önde gelen sanat ve kültür merkezi. mavi yolculukların uğrak noktası bir antik kent.
  • odtu cc de bir makine adı
    (bkz: orca)
    (bkz: narwhal)
  • bir zamanlar afrodit heykelinin de bulunduğu harabenin adı,kara yolu ile ulaşılması zordur.
  • deliler anlamina gelen yunanca sozcuk
  • deniz yoluyla da ulaşılması zordur, dalgalarla boğuşur, teknenizin baston kısmını suya sokmak suretiyle tüm tekneyi su altında bile bırakabilirsiniz.
    knidosa gelince, en başta ada olan bu yer, insanlar tarafından yarımadaya çevrilmiştir bu nedenle; biri askeri, diğeri ticari olan iki limanı vardır. zekice planlanmıştır çünkü askeri liman kolay fark edilmeyen, neredeyse kapalı bir daire konumundadır, ticari limansa ulaşımın kolay sağlanacağı, ucu açık konumdadır.
  • buz gibi güzel bir denizi vardır.
  • (bkz: kyndos)
  • mermer ile yapılmış bir şehirdir. surlarına kadar. ama hiçbir şey, knidos afroditinin, kaybolmuş mermer güzelliğiyle boy ölçüşemez.
    "dünyanın meçhul yeri kalmadı derler. anadolu'da knidos adlı bir yer vardır. orasını malum saymak abartmak olur. knidos'a ara sıra balıkçılar uğrarmış. ben bir tanesini yakaladım. adam anlatıyordu: kılavuzumuz hava ve hevesimizdir. su değirmeni dönerken, suları köpürte köpürte arkaya savurduğu gibi, biz de denizleri, kıyıları, kentleri, her günkü usandırıcı yaşamayı, yolu-yöntemi, kuralı hep fırlata fırlata; dümenimizi talihe, provamızı da açık ufuklara havale ederiz. bu denize "ege" ya da "arşipel" denir. çünkü altı yedi bin yıl önce kayığı ilk yüzdüren dalgalar ve dalgalara ilk binen kayıklar hep buralıydılar.
    ege, olağan arzuları uyandıran bir deniz değildir. neden yedi harika'nın dördü, beşi hep ege kıyılarında gün gördüler de, başka yerlerde yükselmediler? kayığın sağından-solundan binlerce uçan balık, exocet denizden havaya fırlar. kayık, deniz serpintisi ve binlerce balığın yeşil yeşil kanatlarının ışıltısı ile birlikte süzülüp açılır. bu ekvator balıklarının burada bulunuşları, iklimin ne kadar tatlı olduğunu gösterir.
    işte bundan dolayı buradaki şekillerin gerek fikri, gerek mimari niteliği doğruluktur; yalan, ikiyüzlülük cici bicileriyle örtünüp gizlenmeyi kabul etmemezliktir. bunun örneği de, knidos kıyılarıdır.
    anadolu'yu bir yere bakar varsaysak, onun ancak denize baktığını düşünebiliriz. anadolu'nun bütün kolları ege denizi'ne açılmıştır. bu kollardan en güneydeki datça yarımadasıdır. sanki anadolu, denize sevgisinden, ege köpüklerine atılmış ve kırk beş mil uzanan datça yarımadası'nı yaratırken, kriyo burnu'nda; "işte arşipel, bak senin koynuna geldim! çünkü ben, senin knidos'unum!"diye bağırmıştır. bundan dolayı datça yarımadası, anadolu'nun knidos'ta şakıyan dilidir. burun pek uzun ve yalnızdır.
    elli altmış metre yükseklere kadar bir çalısı olmayan yalçın kayalara bakılırsa, kışın deniz ya da serpintilerin ta oralara yükseldiği anlaşılır. burun denizle baş başa kalmıştır.
    esintisine göre cebelitarık'tan, trablusgarp'tan ve mataban burnu'ndan gelen dalgalar, gönüllerinin yettiğince kabarıp hızlanmak fırsatını bulduktan sonra,sonunda anadolu'nun bu heybetli burnuna gelirler ve taşkın sevgilerden patlayan bir yürek gibi, knidos'u yupyumuşak köpükleriyle sararlar.
    böylelikle, knidos ege'ye, ege de knidos'a kavuşur. knidos kenti, kriyo(tekir)burnu'nun tam ucunda ve burnun sağlı sollu eğimlerindedir. bir sağda, bir solda dalgakıranlı iki limanı vardır. oraya ilk kez, gurup denizde kızarıp ve menekşe dalgalarda morarırken vardık.
    balık paraketamızın baş şamandırasını kuzey limana attık. o limanda milat'tan dörtyüz yıl önce knidos'lu konan, koca bir lakademon filosunu müthiş bir deniz savaşında yenmişti. yirmi yıl önce bir balıkçı arkadaş, bu limanın dibinden, som altından yapılmış iki şarap kupası çıkarmıştı. bunlar dorik düzende oyulmuş ve işlenmişti.
    oraya ilk vardığım ve gözlerimi çevremde gezdirdiğim zaman şaşkınlığım büyüktü. fakat, şaşkınlığım ne denli büyük olursa olsun, oranın güzelliği daha büyüktü.
    knidos yıkıkdır(harabedir), ıssızdır, yakınlarında ne bir köy, ne de bir insan vardır. fakat yaşayan bir kentten daha canlı;daha anlamlı ve derindir. çağ çağı siler, zaman zamanı söndürür. ama burada çağların silemeyeceği, zamanların söndüremeyeceği bir güzellik var. burası harabe değil cennet yıkıntısı...
    şimdi harabenin çatlak duvarlarının kulelerinin, çökmüş sularının, devrilmiş sütunlarının üzerinde güzellik gururunun, yalnızlığın ışığı parlıyor. kalabalık ev yıkıkları arasından, bembeyaz yollar ağararak yokuş yukarı süzülüyorlar.
    mermerler sanki binlerce yılın gurup ve şafaklarının pembesini eme eme, utanan gelin yanağı gibi kızarmışlardır. buradaki mermerlerin en iyi ve en sağlamlarını sultan aziz, vapurlar dolusuyla istanbul'a taşıtmış, onları kestirip biçtirmiş ve ziyafet pastasına benzeyen dolmabahçe sarayı'nı yaptırmıştır.
    çağlar geçmiş, devletler yükselip yıkılmış, savaşlar kazanılıp yitirilmiş, gürültüler olmuş, fakat knidos bağırmamış, seslenmemiş, hep sessizliğe bürünmüştür. burada ne hayyam'ın kumrusu, ne de firdevsi'nin baykuşuyla örümceği var! ancak bembeyaz bir knidos geniş bir özgürlük ve derin bir sessizlik var...
    tarihçi lusien, "de amoribus"adlı yapıtında knidos'taki afrodit tapınağı'na yaklaşmasını şöyle anlatır: "kutsal bahçenin yanına gelmiştik. güzel kokular bizi sarhoş etti. avlu, afrodit'e yakışır, güzel kokulu ağaçlarla yemyeşildi. daima çiçek açan ve yemiş veren mersin ağaçları, tanrıça'ya saygı sunar gibiydiler. bu avluda defneler ve serviler vardır. buradaki ağaçların hiçbirisi yaşlanmaz.
    her zaman gençtirler, daima yeni dallar sürerler " işte, bugün bile yıkılarda biten çalılar, iki bin yıl önce lusien'in sözünü ettiği defnelerin, mersinlerin yavrularıdırlar. bunlar, iki bin yıl önce lusien'in kokladığı kokunun anısını;eski tarihin kokusunu, sesini bana ulaştırıyorlardı. zaten defnenin asıl yurdu knidos'tur. oradan dünyaya yayılmıştır. her ne kadar bronzdan da olsa; dünyanın her köşesinde şapkaların altlarını, alınları süsleyen çelenkler, zavallı knidos'un özgürlük defneleridirler...
    insanoğlunun, insan imgesinin düşünebildiği en güzel afrodit, praksiteles'in başeseri knidos afroditi idi.
    luvr'daki milo afroditi, etten-kemikten, güzel, dolgun ve tombul bir kadındır. knidos afroditi'nde et yoktur. o yalnız, dişi insan şeklinin güzelliğidir. milo afroditi canlansaydı, yirmi yıl sonra yaşlanırdı. knidos afroditi ise, yalnız güzellik olduğu için yaşlanmaz, ihtiyarlamazdı. milo afroditi, bir eyyam(günler)için bir sinema yıldızı ya da herhangi bir zenginin pehpehlemen karısı olabilirdi. ama knidos afroditi, ancak şairin müziği ve gizidir.
    şair, filozof, düşünür ve kaşif neyi görmüş, neyi bulmuş ve neyi yaratmışsa, dünya da gelişmede oraya varmış demek olacağına göre, işte insan hayali de, knidos'ta, insan gövdesi için o umuda, o aşamaya ermişti. bu afrodit'i, imparator teodosyus bizans'a getirtip losus sarayı'na koymuştu. bu afrodit, sonra bütün sarayla birlikte yandı. o venüs'ün taklidi, knidos sikkelerine basıldı.
    vatikan ve münih müzelerindeki knidos afrodit'leri bu sikkelerden kopya edilmiş olmak dolayısıyla, o venüs'ün gölgesinin gölgesi sayılabilirdi. çiçero, bütün dünyanın knidos afroditi'ne meftun kaldığını; pilinius de bu güzel afrodit'i görmek için dünyanın her yanından knidos'a akın edildiğini yazıyor. yine lusien, kriyo burnu'nun, knidos'un ve triyopiya yarımadası'nın güzelliklerini sayıyor."
    -halikarnas balıkçısı, knidos ve datça hakkında...
    bembeyaz bir şehir... bembeyaz...
  • yıllar boyu datçaya gelmeme rağmen bir türlü gidip görememiş olmanın ezikliğini duyduğum antik kent
  • yere yuksekligi az olan bir arabayla gidilmesi halinde sik¢a altini vurarak varabileceginiz bir yerdir.