şükela:  tümü | bugün
  • deniz olmadığı için içimize simit attığımız bir park. deniz yok evet. kuğu da zaten martı yerine.
    zaten biz ne anlarız denizden. kuğulu park sanal, gerçek değil.

    iyi de yaşadıklarımız ne olacak. hani lisede kaçıp gitmelerimiz, kışın kar, yazın gölge.
    hani ilk buluşmaların değişmez yerlerinden birisi.

    haziran direnişi ne olacak, sabahlayan gençlerimiz.

    kuğulara ne olacak, madem sanal park, onlar da sanal mı sahi?
    gerçekliği yoktur.

    bir hayaldir aklımda ve içimde kuğulu park. gitmeden ölmek istemediğim.
  • benim bildigim kadariyla emlak fiyatlari new york'ta ankaradakinden daha pahali. daha cok insan yasiyor, daha mesgul bir yer ve daha cok araba var. ama o new yorkun ortasinda o ankaranin yarisi kadar bir park var *, kuzeni de londra'da *. san francisco gibi araba icin park yeri bulmanin pek zor oldugu mesgul ve yogun bir sehirin dahi gobeginde, sehrin ortasindan bati yakasina kadar uzanan devasa bir park vardir, icinde hayvanlar oynasir, evrim gerceklesir, yagmur ormanlarinin bir gomlek altidir. simdi gordugum diger sehirleri ve parklari teker teker sayamacak kadar sarhos ve uzgunum, ama surasi acik ki , bir basindan ote basina zil zurna sarhosken dahi bir dakikanin altinda yurunebilen kicim kadar bir parkimiz vardi soktugumun sehrinin ortasinda, o da gitti artik. "e botanik parki var" diyene atakule girsin, baska da birsey diyemiyorum.

    kac kez eve donemedigim icin, sizdigim icin, bir kiz icin sabahladim o ortopedik banklarda, kac kez o sulara ayagimi soktum, kac kez gunun ortasinda cimlerine serilip bir kitap okurken o bok icinde yuzen kugularina yem attim belli degil, herkes gibi benim icin de nostaljik bir degeri vardir. alirsiniz kosedeki bufeden bir bira, malak gibi serilirsiniz ortaliga, abazaniyla olsun, aile saadeti yasamaya geleniyle olsun iki cift laf edersiniz, rahatlayip gidersiniz. ne olacak, her yer yol mu olacak melih efendi ve dadaslari? nobody walks in la diye bir sarki var, bunu ankaraya mi uyarlayacagiz?..

    bu kugulu parkin karsisinda zamaninda airport disco diye cilgin bir yer vardi, sonra milyon kez isim degistirdi ama onundeki o tarla gibi arazi, artik hangi hiyarinsa, hep bos kaldi. simdi dolmus mudur bilmem, yillardir gormedim, ama eger orasi bossa ve yol kugulu parkin ugruna genisletiriliyorsa, onca yapilan gecit, altli ustlu, sagli sollu, emmeli gommeli girsin.. (bu cumlenin gizli oznesini bulunuz, bulunca da essek sudan gelinceye kadar dovunuz)

    edit: zamane airport discosunun onundeki tarla yunanistan elciligine aitmis, geceleri orada elcilik tayfasi olarak toplanip tek kale mac yapabilmek icin araziyi kimseye kullandirtmiyorlarmis, bilgilendiren arkadaslara selam ederim.
  • güya saat dört gibi çıkacaktım evden. beşe çeyrek vardı aptal kutusunun önündeyken hala, ev hali kıyafetlerle. derken bir telaş hazırlanıp çıktım yola. kuğulu park’a doğru. birkaç saat boş boş oturup arkadaşlarımla buluşacağım.

    kuğulu’ya vardığımda in cin çift kale maç. mümkün değil bu, hem de akşam üstü. kimse yok mu, gittiler mi, koca şehir nerede derken recep abi fırlıyor birden. recep abi diyorum ama tanımıyorum aslında. park müdavimlerinden emekli bir beyamcaymış. taksi durağının küçük kulübesinde hamit altıntop’un maçına bakıyor ntv’de. kaç kaç gidiyor derken muhabbet açılıyor, yarım saat hoşbeş ısınma turları. ntv iyi çekmiyor ama, uzun boyum sayesinde anteni düzeltiyor ve taksi durağında prim yapıyorum. taze demlenmiş çay bile ikram ediliyor. derken irfan amcalar da geliyor. recep ağabeyin abisiymiş. ntv’nin haber spikerlerinden dem vuruyor, "ecnebilerle evli bunlar hep" diyor, "ama haberlerine güvenirim, bir bunlar bir de trt".

    havuzun çevresinde tur atıyoruz, gezer ayak muhabbetteyiz. yapraklar dökülmeye başlamış. park görevlisi çöpleri topluyor ama yapraklara ilişmiyor. akşam olacak yine. sıcak, yatan güneşle azalıyor. en sevdiğim saatleri bu parkın..

    bu sırada arkadaşlarımdan biri geliyor, normalden erken. recep abilere vedalaşıp sakin bir banka oturuyoruz (bu arada park kalabalıklaşmış bir hayli). havadan sudan selam fasılları önce, tatilden gelirken iki şişe şarap getirmiş bana, çantasında şişeler. bir yandan konuşuyoruz, bir yandan da getirdiği şarapları tadıyoruz. ilk yarım bardak o kadar yakışıklı değil. hafif koyu kahverengi bir rengi var. pek öyle berrak da değil. ne var ki tadı kavaklıdereyi aratmıyor. ikinci yarım bardak –her zaman olduğu gibi- ilk bardaktan daha güzel. sonra ikinci şieden bir bardak deniyorum. daha koyu morumsu bi rengi var ve daha berrak. ama tadı o kadar güzel değil. alkolü daha az diyor arkadaşım ve ekliyor: "ilk içtiğin nevşehir üzümündendi. hangisi daha iyiydi?".. "tabi ki ilki" diyorum belli belirsiz iç anadolusal milliyetçiliğimle.

    ağır bir koku var bulvar tarafında, adeta park yanıyor. melih’in geçitleri zehirliyor kuğuların asaletini. ağaç yaprakları üstünde ince bir tabaka sis adeta. evet, bir akşam önce park yanmış sanki.

    diğer arkadaşım da geldi biz laklak ederken. biz merhabalaşırken yanımızdaki çim alandan bir yemek muhabbeti geliyor. yaprak sarması ve kabak çiçeği dolması, semiz salatası ki yoğurt altında kalmış, taze fasulye zeytinyağlı, soğan salatası ve ezme salata ve en son patlıcan salatası. diğer teyze de boş değil. tatlılardan laz böreği –ya da tatlısı-, kıvrım börek ve -onun deyimiyle en modern duruyor aralarında- krem şantili armut tatlısı. ve adana kebap yaparken önemli noktalar: sadece kuzu eti kullanılacak, pul biber cezve marifeti ile kaynatılacak suda ve ete karıştırıldıktan sonra bir gün bekleyecek dolapta, ondan sonra tuz atılacak sadece. şişler çok temiz ve soğuk olacak. teyzenin kebap bilgisini sorgulamıyor bilakis birkaç kere teşekkür ediyorum kendisine. iki porsiyona yakın adana muhabbeti acıktığımı anlamama yetiyor.

    üç biz iki de sonradan gelen arkadaşım, beş kişi, parkı gören bir yerde yemeğe oturuyoruz. yemekler gelene kadar eskilerden bahsediyoruz. her şeyin değer kazanıp kaybetmesinden ve yıkılmış şekillerden. ne kadar meyve varmış eskiden, bu sene hiç yokmuş. eski mahallesi ne güzelmiş herkesin. eski ne güzelmiş bence. sessizce dinliyorum. birinin annannesinin annesi şunu yapmış. öbürünün dedesinin dayısı varmış, annesin babannesi, savaş yılları anıları...

    yemeye başlıyoruz nihayet. tabağımı duvardan duvara yemekle dolduruyorum. en tepede közlenmiş domates ve biberler, tatları midye dolmaya benziyor. nefis. yoğurt semiz salatasına karışır gibi. patlıcan salatası bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruyor (patlıcan sevmiyorum, ona fazla dokunmuyorum) patlıcan dışındaki tüm güzellikler için ne yazık ki çok geç artık hepsi mideme gidecek benim tabağıma düştüklerine yansınlar. tavuk kokusu alıyorum. büyük kentliyim ya bio dizel çekiyor canım. tavukları biraz önceki arkadaşlarla beraber depoya yolluyorum. çünkü yemek daha yeni başlıyor.

    tatlıları yerken yemeğin ağırlığını hissetmemem tuhaf. biraz eskiden kalma da olsa muhabbet devam ediyor ve dinliyorum büyük bir keyifle. aç karnına tattığım şaraplardan mı yemeğe fazla kaçırmamdan mı bilmiyorum hafif bir dönme hissi bir keyif bir tokluk. "nasılsın?" diyor arkadaşım, "benden iyisi yok" diyorum. hep beraber ve sağlıklıyız, olabileceği kadar. parktaki teyzelerden duyunca canımızın çekip istediği laz böreği de, kıvrım börek de en güzel baklavayı aratmıyor hatta ortalama baklavalara da beş çekiyorlar.

    makuluz hala, bu kadar güzel şeyin üzerine "çay içelim biz, çay yeter" diyoruz. kuğulu’ya çıkıp birer çay içelim..
  • küçükken evden kaçmaya karar verip, birkaç saat dolasip yorulduktan sonra, içinde yasamaya karar verdigimiz park.
    ördeklerin, insanin poposunu nasil hart diye isirdigini ögrendigimiz park.
    sabaha kadar yayilip, bira içtigimiz park.
    kugu denen muhtesem hayvanla ilk kez tanistigimiz park.
    sevgilimizle el ele dolasip, çay içtigimiz park.
    hizla sallanan salincagin, kafamiza çarptigi ve yere devrildigimiz park.
    cüce aklimizla, havali görünmek için, her gün elde kitapla gidip, "okuyormus gibi" yaptigimiz park.
    simit üstü kagit helva üstü köfte üstü kumpir yiyerek, mide fesadi geçirdigimiz park.
    sarhos olup, çimenlerine kustugumuz ve sonra çok fena utandigimiz park.
    simitçi amcasiyla saatlerce sohbet ettigimiz park.
    ördeklere bira içirmeye çalisip, bekçiden azar isittigimiz park.
    her dakka kugulara simit yedirip "çok kilo aldi bunlar" diye ahkam kestigimiz park.
    güvercinlerin ve serçelerin kafamiza siçtigi park.
    içindeki göle girdigimiz ve annemizden azar isittigimiz park.
    parasiz kalip, gölün içine atilan bozuk paralari topladigimiz park.
    kartopu oynayip, donumuza kadar islandigimiz park.
    ankara'ya kar yagdiginda bambaska olan park.
    buz tutumus gölün üstünde yürüme konusunda iddialara girdigimiz park.
    serçelere, elimizle patlamis misir yedirdigimiz park.
    çocuklugumda ve büyüklügümde koskocaman bir yeri olan park.
    ankara'yi her özledigimde, aklima ilk gelen park...

    ben su anda ne hissediyorsam, umarim bir seyler olur ve o herif ile yalakalari, bunun on yüz bin milyon katini hisseder.
    evet, umarim ve ben umdum mu, iyi umarim.
  • yine bir "ama deniz yok" elestirisine maruz kalmis park. eger yuz milyonuncu kez soylerseniz deniz gelecekmis oyle diyorlar.
  • cocuklugumun en guzel yeridir...

    herhalde 3-5 yasinda felan olmaliyim, o ataturk bulvari tarafindan kugulu gol'e uzanan hafif egimli yokustan asagi yuvarlana yuvarlana indigimi hatirlarim... oyle bir yuvarlanma ki sanki kilometrelerce yuvarlaniyorum da biturlu bitmiyo... cimler var, agaclar var, kikirdiyorum egleniyorum cocuk kafamla...

    sonra bi de kugular var, ordekler var... sanki dortbir yanimda yogun bir trafik akmiyor da ben bir masal diyarinda ordek kovaliyorum. agaclar nasil da kocaman, yapraklarindan nasil da guzel gunes suzuluyor. yok yok, olamaz, orasi kesinlikle perilerin barinagi biryer olsa gerek...

    sonra universitedeyim... bir gece kar yagiyor. cok guzel kar yagiyor, sevgilim var elimi tutmus parkta kar seyrediyoruz. ankara'nin degil, dunyanin hicbiryerinde o kadar guzel yagmiyor kar. her kar yagdiginda yolumuzu uzatip mutlaka kugulu parktan geciyoruz, cunku dunyanin en guzel kari oraya yagiyor, biliyoruz...

    bir de sonbahari vardir kuguluparkin. ankara'nin sonbahari guzeldir zaten. ama kuguluparkin sonbahari en guzeldir. yasli teyzeler amcalar oturur banklarda, agaclara bakarlar kugulara ordeklere bakarlar... kucuk cocuklar kostururlar orttalikta.

    gonlum istiyor, ben 80 yasima geldigimde kugulu park'ta oyle bir bankta oturayim. sevgilim de yanimda otursun. oyle kugulara bakalim, cocuklara bakalim... ben oyle yaslanmak istiyorum...

    belki ankara'da cocukluk gecirmis hemen herkes oyle yaslanmak istiyor...

    sanki hem cocukluk hem yaslilik duslerimi elimden aliyor birileri.
  • yakın zamanda kafama esip icindeki hayvanların kış programlarını öğrendiğim yer. zaman zaman gittiğimde doya doya seyrettiğim ördek, kaz ve kuğu hayvanlarının kışın nasıl takıldıklarını, donup donmadıklarını hep merak ederdim. sonra farkettim ki tam bir holden caulfield vakası olmuş (bkz: the catcher in the rye), (bkz: gönülçelen). çok çabuk bilgiye ulaşmakla övünürüm ya, (bkz: ekşi sözlük) hemen internetten çankaya belediyesinin park ve bahçeler müdürlüğünün telefonunu aldım, aradım. konuşmanın yaklaşık transkripti:

    görevli bayan - alo?
    hilmi - iyi günler...
    g - iyi günler...
    h - bir sorum olacak. kuğulu park ile siz ilgileniyorsunuz galiba?
    g - öyle, evet.
    h - hah, işte o parktaki ördekler falan kışın ne oluyor? yani alıp kümeslerde mi saklıyorsunuz bahara kadar?
    g - yoo, onlar orda duruyorlar. kulübeleri filan var.. ([bu arada neden kadınlar "filan" derken erkekler "falan" der?]
    h - üşümüyorlar mı?
    g - (töbe töbe git sor bi kazlara istersen) yok beyefendi tüyleri var onların.
    h - (kıllandı arkadaş, uzatmayalım, merakımızı giderelim yeter) peki bunların yavruları falan?
    g - evet?
    h - yani nerden geliyor bu yavrular (eyvah eyvah yanlış anlattım, şimdi sapık sanacak beni)
    g - ördeklerin yavruları dışarıdan geliyor. yavrular büyüyünce bakamayan insanlar parka bırakıyor.
    h - (ya onu demek istememiştim ama neyse) öyle mi? çok sağolun teşekkürler.
    g - siz nereden arıyorsunuz? [aha fastbreak'e geçti]
    h - evimden. merak eden bir vatandaşım sadece. [hey ahbap ben vergisini veren hede hödö...]
    g - (ha iyi gazeteci filan değilmiş). peki. iyi günler beyefendi...
    h - iyi günler...

    ...artık geceleri rahat uyuyabiliyorum.
  • gezi olaylarında en çok aklımın kaldığı parktı kendisi. çünkü olayların merkezlerinden bi tanesi de burasıydı, acaba kuğulara ve ördeklere noldu diye.. (kuşlara üzülüyon da insanlara üzülmüyon mu mıyık diyenleri duyar gibiyim, kuğuya ördeğe üzülen biri olarak varın siz düşünün insanlara ne kadar üzüldüğümü)

    neyse ki gönüllü vatandaşların denizdeki martıları, aman göldeki martıları yani göldeki kuğuları,ördekleri topladıklarını uzaklaştırdıklarını öğrenmiştik. cidden olayların en ateşli olduğu zamanlarda etrafta hiç kuğu yoktu, martı hiç olmadı zaten.

    olaylar bitti, kuğular ördekler geri geldi.. ama martılar hiç geri gelmedi.. martı hiç olmadı ki kuğulu parkta... çünkü ankara'da deniz yok. bi ankara'da deniz yok ya la! türkiye'deki diğer 81 ilde deniz var, ama ankara'da yok yahu!

    ankara'da yaşayan kimse denizi olan bi ilde doğmamış, denize nazır evlerde yaşamamış gibi bi muamele... denizi olan yerlerde yaşayanların çoraklarda, iç anadolu'da doğmayıp yetişmemesi gibi tespit s.çmalar... iyki deniz var he yaşadığınız yerde, s.çacak yer kalmadı zira bastığınız yerde...
  • bugün buraya gittiğimde gördüm ki, burası da türkiye'nin son yıllarda yaşadığı iğrenç dönüşümden nasibini almış. ayakkabı boyacılarından, çiçekçilerden, çaycılardan geçilmiyor. öylesine de yüzsüzler ki, boyacı ayağına birkaç fırça vuruyor, sonra parasını istiyor. gül satan çiçekçi, yanınızdakinin kucağına gülü bırakıyor, "siftahımı yapmadım" diyor, en az 5 defa istemediğini belirtmezsen de gülü alıp gitmiyor. okul çağındaki bir çocuk ayağını boyamak isteyip, "abla okul harçlığımı çıkartayım" diye duygu sömürüsü yapıyor. bütün bunlar, tüm bunlara inatla orada mutlu geçirmeye çalıştığınız birkaç saat içerisinde oluyor, en az 10 kez tekrarlanıyor. en sonunda da lanet okuyup kalkıyorsunuz.

    saçma ve gereksiz yerlerde, polisini ve zabıtasını görevlendiren devlet; kuğulu park gibi simgesel ve hatta anıtsal bir yerin asayişini sağlamak, yasadışı ve vergisiz kazanç sağlanmasını önlemek adına bir tane polis veya zabıta bulamıyorsa, ülkemizin nereye gittiği merak konusu olur. devletin halkından beklediği, böyle parklarda, açık havada, sosyal bir ortamda vakit geçirmemesi midir?
  • çankaya belediyesinin yapmış olduğu anlamlı hareket ile seçim zamanı oğlunun ankara/çankaya'dan belediye başkanı olacağını düşünürsek kuğulu park severlerin, semt sakinlerinin, ankaralıların, ahmetin mehmetin çankaya belediyesini i. melih gökçek ve soyuna teslim etmemesi gerekliliğini göstermiş harekettir... öyle ki kuşaklara hatıra malzemesi olmuş kalender mekan kuğulu parka bir kepçe dahi vurulmasın...

    bir ağaç kaç yılda yetişiyor melih...o ağaç neye çevirdiğin hala tasvir edilemeyen ankaraya bir nefes veriyor melih... melih o ağaç kadar büyüyebildin mi? o ağacın gördüklerini görebildin mi? akilli ol melih... gelmiyim oraya melih