şükela:  tümü | bugün soru sor
  • (bkz: varolu$ acisi)
  • (bkz: la nausee)
  • kadınları vaginusmus, erkekleri iktidarsız yapar.

    ilacı bangkok'ta 3 haftadır.
  • bazen "yaşıyorum anasını satiym be" diyerekten retoriksiz olarak üzerinde düşündüğüm şey..
  • kafayı yedirtir.
    gerçek ne? ben neyim? neden buradayım? bu dünya; adil bir dünya değil? suçum olmadan geldiğim bu dünyaya, neden uğradım? sorular sorular sorular.
  • dinlerin bu derece sorgusuz sualsiz kabul görmesinin sebebidir. insanın lanetidir.
  • ahh bana sorun siz onu hintçe bir şarkı geliyor aklıma ismini bilmiyorum. bir de mehmet kahraman'ın ben kimim kitabı...
  • varoluş sancısı, okuyan, araştıran, öğrenmeye meraklı, yaşamı sadece insan üzerinden değil, tüm canlılar hatta cansız varlıkları üzerinden anlamaya, anlamlandırmaya çalışan, taşı toprağı, denizi balığı, böceği çimeni merak edip düşünen, empati yapabilen, sorgulayan bünyelerde zuhur eder.
    belli bir bilinç düzeyine ulaşan, belli derecede ekonomik refaha kavuşmuş olan ve bilincini (genelde ruh yerine kullanırım) bilgi gıdası ile besleyen kimselerde bu sancı, standart donanım paketinde gelir.
    genelde bu sancı, yalnız kalındığı zaman ya da başınızı yastığa koyduğunuzda, denizin ya da bir kanyonun azametine bakarken, açık havalarda gökyüzünü ve yıldızları izlerken, bir belgesel seyrederken yalnız ve sonsuz gibi görülen bir savanın ortasında yırtıcı bir canlının diğerini avlayıp beslenirken izlediğinizde ya da insanoğlunun vahşiliğine tanık olduğunuz bir haberde, tezahür edebilir. (sartre, kafka, nietzsche, camus, beckett okuyanları saymıyorum bile) böylece varoluşa ilişkin anlam arayışı ve bilinmezlik en neşeli anınızda bile birden bire bir karabulut gibi üzerinize çökebilir, hayat enerjinizi söndürebilir, kişiyi tutup hiçliğin ortasına savurabilir.

    düşünen bir canlının kendi varoluşunun nedenini düşünmemesi zaten olası değildir. bu gayriihtiyari ancak olağan bir durumdur. insanoğlu binlerce yıldır bu sancının üstesinden gelebilmek anlamsızlığı anlamlandırabilmek için kendine gerekçeler uydurmuş durmuştur. ve bu sonsuza kadar sürecektir.
    başta söylediğim gibi kişinin varoluş sancısı çekmesi için belli ölçüde kendini gerçekleştirmiş olması, her şeyden önce kendini bir "canlı" olarak sayması "birey" olduğunun farkına varması gerekir.
    bütün bunları başaramamış kendini keşfedememiş insan günübirlik yaşam gailesi içinde, geçim gibi, anne babalık gibi, dini-kültürel motiflere beslenen aidiyetler gibi, dünyayı tanımadan, hayatı, kendi ailesi, kendi mahallesi, kendi köyü, kendi şehri, kendi siyasi ideolojisindan mürekkebse elbette böyle bir sancıyı tanımayacak çoğu zaman bunları düşünmeye fırsat dahi bulamadan göçüp gidecektir.
    çünkü hiç tanımadığın bir şeyin yoksunluğunu hissetmen mümkün değildir.
    varoluş sancısı bu nedenle belli bir bilinç düzeyine erişebilmiş kişilerde zuhur eder ancak bunu avantaja dönüştürmek pek tabii mümkündür. varoluş sancısını kişi kendisi açısından bir "gelişim" olarak değerlendirip de entelektüel bilinç düzeyinde level atlamak için aşılması gereken basamak olarak görürse bu sorunun üstesinden gelmiş olur ve bu olguyu da diğer bilgiler gibi her daim aklının bir köşesinde tutarak yaşam serüveninde yeni rotalar çizmesinde bir araç olarak olarak kullanır. mutlu mesut ve elbette bilinçli bir yaşam elde edebilir.
    aksi şekilde kişi kendini, varoluşun manasız derinliklerinde, dipsiz karanlık dehlizlerinde kaybederse bu manasızlıkla başedemez nafile ve çetrefilli bir sancının ağlarında kısacık olan yaşamı da hüzün ve ızdırap deryasında yiter gider.

    oysa yaşam öyle midir?
    yaşam kendine özgü metaforları olan, sürprizlerle dolu ve her zaman spontane takılan bir olgudur. o halde kendini bir kazığa bağlayıp sonrasında hareket alanının kısıtlandığından etrafı göremediğinden dert yanmak anlamsızdır. kişi bu sancıyı yenebilmek için alabildiğine dolu dolu yaşamalı, nefes aldığı her anın keyfini çıkarmalı, canlılık tarihinin geçmişinden geleceğine kadar her neyi deneyimledi, neyi öğrendi ise hepsine vakıf olmak gayretinde olmalıdır. işte o zaman ne sancı kalır, ne hüzün, ne de bir dert.
    ne demiş üstad nef-i hazretleri ;

    "gam çekme hakîkatde eğer ârif isen
    farz eyle ki el'ân yine âlem yoğ imiş..."

    bugüne değin varoluş ve varlık-hiçlik felsefesi üzerine oldukça fazla okuma yaptığım halde oblomov - ivan aleksandroviç gonçarov'daki kadar, varoluş sancısını adı konulmadan bu kadar basit, bu kadar net, bu kadar açık koyabilmiş bir esere rastlamadım.

    varoluş sancısı çeken olga'nın bu durumu stoltz'a anlattığı ve stoltz'un olga'ya söyledikleri sizin için geliyor;

    "- ah! prometheus'un ateşini insan böyle ödüyor işte! bu sıkıntıya katlanmakla kalmayacak, onu seveceksin; içinde doğan kuşkulara, sorulara saygı göstereceksin. bunlar hayatın taşan, fazla gelen kuvvetleridir; en çok da mutluluğun en son sınırına vardığı, bayağı isteklerin sona erdiği zaman ortaya çıkarlar; sıradan bir hayat içinde doğmazlar. ihtiyaç ve dert içindeki insanlar onlarla baş edemezler. halk yığın yığın şüphe bulutlarını, anlamak çabasının verdiği sıkıntıyı bilmez. fakat zamanında cevap arayanlar için bu sorular bir yük değil, tersine bir nimettir." alıntı: oblomov- türkiye iş bankası kültür yayınları, xı. baskı, syf. 581

    o halde varoluş sancısını, elbette agafya matveyevna çekecek değildi (o sadece doğum sancıları çekecekti), elbette olga çekecekti...

    edit: isimlerde yapılan yanlış yazımlar, wittgensteininkendisi rumuzlu nazik ve duyarlı yazarın uyarıları neticesinde düzeltildi.
  • selam sözlük bu başlığın altını içimi dökmek için kullanacağım.

    kendimi bildim bileli bu lanet sancı beynimi kemirip durdu. hiç bi zaman bu farkındalığı/ezikliği tamamen kafamdan atamadım. filmi baştan almak istiyorum. her şey anneme 3-4 yaşlarımda "neden yaşıyoruz, neden varız, madem allah bizi yarattı neden ölüyoruz ? " gibi soruları yöneltmemle başladı. tabi onlar da haliyle o zaman tam bi cevap veremediler. kim o yaştaki cocuga doğru kelimelerle o sorulara düzgün cevap verip onun kafasının bulanıklığını giderebilir ki? yine o yaşlarda aklıma bir şey takıldı, diğer çocukların anneleri benim annemden daha gençti çünkü ben ve tek kardeşim olan ikizim, annemiz ve babamızın evliliğinden 10 yıl sonra doğmuştuk(tüp bebektik) ve ben bi gün anneme "keşke bizi daha erken doğursaydın. seninle 10 yıl daha fazla yaşayacaktık" gibi bir şey söyledim. o zaman bile buna üzülüyordum çünkü. neyse bu cevapsız sorular kenarda dururken. okuma yazma, anasınıfı, ilkokula başlama falan filan olayları aradan baya bi zaman geçmesine sebep oldu. 2. veya 3. sınıfta cennet cehennem olayları din vs işin içine girdi. hiç unutamam bir din hocası bize cennetin güzelliklerini anlattığında sonsuz mutlu yaşamdan bahsettiğinde ben sıramda, sonsuzluğun ne kadar korkutucu olduğunu iliklerime kadar hissederdim. herkes mutlu mutlu cennette kendilerini hayal ederlerken ben üzülürdüm. sadece, cennette ailemle yaşama kısmı benim içimi biraz olsun ısıtırdı. (ulan ne kadar kekoyum daha 7-8 yaşındasın işin ne senin çocuk, ne diye bunları düşünürsün he de 10 dk sevin geç)
    daha kötüsü, yine o yıllarda akşamları yorganın altında, bi gün annem babam kardeşimden ayrılacağım diye ağlardım. annemin elini sıkarak uyurdum sürekli bazen geceleri anne içimde sıkıntı var diyip ağlardım sarılırdık ve içim tümüyle pozitiflikle dolardı. neyse gel zaman git zaman bu sıkıntılar arada olurdu geçerdi o zamanlar beynimde çok sık bulnmazdı bu düşünceler. ama yine de 4, 5 ve 6. sınıfta böyle devam ettim. 7. sınıfta okul değişikliği falan oldu ikizimle bi özel okulu kazandık, oraya adapte olmaya çalış, sbs(tek yıl olan liseye geçiş sınavı)'ye çalış, gaziosmanpaşadan fatihe sabah akşam gel git derken (gopta oturuyoruz. fatihte oturup goptaki bi okula gidecek kadar avel değiliz) o 2 yıl saplantılı düşüncelerden uzak geçti. 8. sınıfta hazırlık sınıfı olan bi liseyi kazandım ve orada okumaya başladım o aralar da sağlığımla ilgili takıntılarım vardı. oramda şu var şuramda bu var, nabzımı her yerde hissediyorum falan fistan. anlayacağınız tam bir anksiyete bozukluğu, tabiki bunun sebebi o saçma saplantılı düşüncelerim ve annemin çok pinpirikli biri oluşudur. neyse o yıl lol oynamaya başladım. artık akşamları ölümü ve varoluşu sorgulamak yerine hangi heroya hangi buildi yapsam diye düşünürdüm. hazırlık bitti 9 da da cs go falan derken 9un sonuna kadar bu oyunlar iyice bi uyuşturucu etkisi yarattı. arkadaşlarla birlikte skypetan konuşup eğlenirken baya bi koptum varoluş sancısından. lakin çok sürmedi bu aptal sancının geri gelmesi. 9 sınıfın sonuna kadar allahın olduğunu fakat ölümün ve sonsuzluğun belirsizliğinden yakınırken 9. sınıftan sonra (yaz tatilinde) adam akıllı oturup tanrının gerçekten olup olmadığı düşüncesini aklımdan çıkaramıyordum. hem bi yandan bunu düşünüp tövbe allahım diyordum hem de sorgulamaktan vazgeçmiyordum. neyse az çok makale kitap okuma derken 10. sınıfta accayip bi şekilde bastırdı bu eski düşüncelerim. tabi artık mantığım ve çevreye bakışım, felsefem de bu eski düşüncelerin ateşini arttırdı. 10. sınıf hayatımda aklıma her ölüm, hiçlik, sonsuzluk geldiğinde bi süre onlarla yüzleşmekten kaçtım o düşüncelerden kurtulmaya çalıştım. ama nafile.. ben onları bastırmaya çalıştıkça bir sonraki dalga daha kötü geldi. hem beynimi hem de kalbimi derinden etkileyen bu düşünceler ile dünyaya bakışımı temelden değiştirdim. tanrının varlığını sayısız gecelerce sorgulayıp bi sonuca varamadım mantığım hiç bi zaman sonsuzluğu, hiçliği, tanrıyı ve ölümü tam anlamıyla kavrayamadı. ama daha kötüsü kalbim onları öyle bir hissediyordu ki.. tanrıya inanıyor musun sorularına "bilmiyorum" gibi kolayca verildiği sanılan aslında aklın yetersizliğini kavramış bir insanın bir şeylerin farkındalığıyla verdiği bu cevabın derinliğini kimse anlamıyordu. 10. sınıftan şuana kadar tüm saplantılı düşüncelerim devam etti/ediyor. şuan lise sonda ve 19. yaşıma 3-4 gün kala bunları yazıyorum. bu yıl aklımdaki düşünceleri her seferinde geri yolluyorum. kaçıyorum onlardan. bi taraftan bir şeylerin farkında olduğum için mutluyken bi taraftan keşke basit düşünen ama kurnaz bir tüccar kafasında olsam diyorum. ama sanırım bi yandan bu korkutuçu düşünceleri aklımın bi köşesinden çıkarmamak üzere bulundurmaktan haz alıyorum. şu aralar felsefeden çok dünyavi sıkıntıları görüyorum. türkiye nin ve dünyanın gidişatından derin bir endişe duyuyorum. varoluşun temelsizliğini temellendirmeye çalışıp benim gibi başarısız olan ve bu yüzden her insanın koca bir tarihin sadece ufacık bir parçası olduğunu görebilen, savaşmayan, kesmeyen, empati kurabilen, herhangi bir ideolojisini diğerlerine zorla empoze etmeye çalışmayan, birbirilerini öldürmeyen, hoşgörülü, anlayışlı insanların dünyadaki sayısının çok çok az olduğunun farkında olmam bu yıl beni biraz öfkelendiriyor, ama bir hayli üzüyor. şuan yazacaklarım bu kadar sanırım. aslında ifade etmek istediklerimin yüzde 20 sini falan söyleyebilmişimdir. yazacak çok şey var ama benlik bu kadar.